Emekli büyükelçiler değerlendirdi: Mekke Anlaşması, Türkiye'yi nasıl etkileyecek, "taraflardan birine saldırı diğerlerine de saldırıdır" vurgusu ne anlama geliyor?

Emekli büyükelçiler değerlendirdi: Mekke Anlaşması, Türkiye'yi nasıl etkileyecek, "taraflardan birine saldırı diğerlerine de saldırıdır" vurgusu ne anlama geliyor?

Mekke anlaşması Melis psd

Orta Doğu’da ABD ve İsrail’in İran’a başlattığı savaş, bölge ülkelerine de sirayet ederken, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan bölgesel güvenlik için Mekke Anlaşması’nı imzaladı. Suudi Arabistan’da imzalanan anlaşma kapsamında taraflardan birine yapılan bir saldırı, anlaşmanın tüm taraflarına yapılmış sayılacak. Bölgede İran savaşından bu yana tırmanan gerilim sürecinde bu maddenin nasıl işleyeceği tartışılırken emekli büyükelçiler, anlaşmanın tam metni görülmeden uygulamanın nasıl işleyeceğinin bilinemeyeceğini vurgularken, anlaşmanın Türkiye’nin mevcut ikili ve çok taraflı anlaşmalarının önüne geçmeyeceğini belirtiyor. 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, Mekke’de düzenlenen Ortak Savunma Zirvesi’nde üçlü savunma anlaşmasını imzaladı. Anlaşmaya ilişkin üç ülkeden yapılan ortak açıklamada savunma anlaşmasının “bölgede ve ötesinde barış, güvenlik ve istikrarı teşvik etmeyi, güvenli ve müreffeh bir gelecek için ortak hareket etmeyi” amaçladığı belirtildi. Kolektif caydırıcılığı güçlendirme amacı taşıdığı belirtilen anlaşmaya ilişkin yapılan ortak açıklamada “Üç devletten herhangi birine karşı gerçekleştirilecek bir silahlı saldırının hepsine karşı yapılmış sayılacağını hükme bağlamaktadır. Anlaşma ayrıca, üç devlet arasındaki savunma iş birliğinin tüm boyutlarıyla geliştirilmesini öngörmektedir,” denildi. 

ABONE OL

Emekli Büyükelçi Cengiz Fırat, T24'e yaptığı değerlendirmede zamanlamaya dikkat çekerek Mekke Anlaşması'nın, İsrail'in genişlemeye yönelik adımlar attığı, Hürmüz Boğazı'nın kapatıldığı ve İran'ın bölge ülkelerine yönelik saldırılar düzenlediği bir dönemde imzalandığını söyledi. Fırat, İran savaşının başlamasından bu yana Suudi Arabistan'ın ABD'nin güvenlik şemsiyesinin yeterli olmadığını gördüğünü belirterek, Washington'ın tüm gücünü İsrail'i savunmaya yönelttiğinin ve bu nedenle Körfez'deki ortaklarına yeterli caydırıcılığı sağlayamadığının ortaya çıktığını ifade etti.

Üç ülkenin de bölgede kritik güç unsurlarına sahip olduğunu belirten Fırat, Pakistan’ın bölgede büyük ve güçlü bir ülke olduğunu, İslam dünyasında nükleer silaha sahip tek ülke konumunda bulunduğunu ve oldukça gelişmiş bir savunma sanayisine sahip olduğunu ifade etti. Suudi Arabistan’ın İslam dünyası açısından önemli, stratejik öneme ve ekonomik zenginliğe sahip bir G20 ülkesi olduğunu belirten Fırat, Türkiye’nin ise hem Doğu hem Batı ile ilişkileri bulunan, NATO üyesi, Avrupa Birliği ile yakın ilişki içinde olan ve bölgenin en güçlü savunma sanayilerinden birine sahip ülkelerden biri olduğunu belirtti. Fırat’a göre anlaşmayla birlikte üç ülkenin birbirini tamamlayan güç unsurları bir araya geliyor.

“Zamanla başka ülkeler de katılabilir”

Suudi Arabistan ile Pakistan arasında daha önce de benzer bir anlaşma bulunduğunu hatırlatan Fırat, Mekke Anlaşması’nın herhangi bir gruba ya da ülkeye karşı yapılmadığının altını çizdi. Anlaşmanın Türkiye’nin mevcut ikili ve çok taraflı anlaşmalarının önüne geçmeyeceğini vurgulayan Fırat, anlaşmanın diğer ülkelerin katılımına da açık olduğunu ve zaman içinde bölge ülkelerinin de katılmasını beklediğini söyledi.


“Metninin tamamını görmeden uygulamayı bilemeyiz”

Bölgede güç dengelerinin değiştiğini ifade eden Fırat, Suudi Arabistan’ın son dönemde Husiler tarafından uğradığı saldırılar göz önüne alındığında Mekke Anlaşması’nın “Üç devletten herhangi birine karşı gerçekleştirilecek bir  saldırının hepsine karşı yapılmış sayılacağı” vurgusunu değerlendirirken anlaşmanın tam metninin görülmediğini vurguladı. 

Şu aşamada yalnızca ortak açıklamanın görüldüğünü belirten Fırat, anlaşmanın tam metni görülmeden uygulamanın nasıl olacağının bilinemeyeceğini söyledi. Suudi Arabistan ile Pakistan’ın bir süredir benzer bir anlaşma içinde olduğunu hatırlatan Fırat, daha önce Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarında Pakistan’ın devreye girdiğinin görülmediğine dikkat çekti.

Fırat'a göre; mevcut bilgiler, anlaşmanın caydırıcılık, hava savunması ve silah sistemleri ile askerî eğitim ve işbirliği gibi başlıklar üzerine şekilleneceğini gösteriyor. Üç ülkeden birinin başka bir devletin saldırısına uğraması hâlinde tarafların nasıl hareket edeceğine ilişkin ise henüz bir bilgi bulunmuyor. Bunun nasıl düzenlendiği ancak anlaşma metninin yayımlanmasıyla netlik kazanacak.

"Dünya çok büyük bir değişim yaşıyor"

Emekli Büyükelçi Engin Soysal, Mekke Anlaşması’nı değerlendirirken öncelikle dünyanın içinden geçtiği değişime dikkat çekti.

“Birincisi ve en önemlisi, bu anlaşmaya bakmadan evvel bir hususu vurgulamak lazım. Herkes zaten buna dikkat çekiyor: Gözlerimizin önünde dünyamız çok büyük bir değişim yaşıyor” diyen Soysal, kesinlik taşıdığı düşünülen hususların ve tasarlanan politikaların artık eskisi gibi bir zemine oturtulamadığını söyledi.

Soysal, bu durumun birçok ülke ve dünya jeopolitiği açısından geçerli olduğunu belirterek, dünyanın “çok daha karmaşık, istikrarsız ve okunması zor”, tek kelimeyle “kaotik” bir dönemden geçtiğini ifade etti.

Pakistan’ın dış politikasını değerlendirirken öncelikle komşularıyla ilişkilerinin ve komşuluk sınamalarının dikkate alınması gerektiğini söyleyen Soysal, daha geniş çerçevede ise ülkenin Çin ve ABD ile ilişkilerini nasıl yürüttüğüne bakılması gerektiğini belirtti. Soysal, bu değerlendirmeye Avrupa Birliği’nin de eklenebileceğini ifade ederek, AB’nin son dönemde özellikle İran boyutu nedeniyle bir aktör konumunda bulunduğunu söyledi.

Pakistan’ın son dönemdeki konumunu değerlendirirken Hindistan ile Pakistan arasında 2025’te yaşanan “kısa ama çok önemli savaşı” da dikkate almak gerektiğini belirten Soysal, Afganistan ile Pakistan arasında yaşanan gelişmelerin de dikkat çekici olduğunu söyledi. Pakistan’ın İran ile ilişkilerinde her zaman büyük bir dikkat içinde hareket ettiğini belirten Soysal, ülkenin arabuluculuk rolünün de buna bağlı olduğunu ifade etti. Soysal, “İran tarafında belli bir güven ilişkisini sağlayamazsa bunu yapması mümkün olmazdı” dedi.

“Riskleri yönetme becerisini göstermek gerekiyor ”

Türkiye’nin dış politikasında çok yönlülüğün sürekli güncel tutulması ve bu konuda tetikte olunması gerektiğini belirten Soysal, bunu başarabilmek için Atatürk’ün dış politika ilkelerinin temel dış politika boyutu olarak korunması gerektiğini söyledi.

Soysal, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki anlaşmanın barış, istikrar, refah ve bölgesel sahiplenme açısından güçlü bir mesaj verebilmesi hâlinde olumlu olacağını belirtti. Ancak bölgedeki değişim sürecinde nasıl manevralar yapılacağının da görülmesi gerektiğini söyleyen Soysal, “Riskler her zaman mevcut. O riskleri yönetme becerisini göstermek çok önemli” dedi.

“Karşıtlık ya da cepheleşme içinde değerlendirilmemeli”

Soysal, anlaşmanın amacının barışı kuvvetlendirmek, bölgesel sahiplenmeyi artırmak, kapasite bakımından caydırıcılığı geliştirmek ve savunma sanayisi alanında ülkelerin karşılıklı üstünlüklerinin bulunduğu noktalarda ortak bir yol çizmek olması halinde bunun bir karşıtlık ya da cepheleşme içerisinde değerlendirilmemesi gerektiğini vurguladı. 

“Detay verilmedikçe uygulanabilirliği tartışmalı”

Emekli Büyükelçi Şafak Göktürk de, X hesabından paylaştığı değerlendirmesinde, anlaşmada yer alan “birine silahlı saldırı, üçüne yapılmış sayılır” ifadesinin güçlü görünmesine karşın, bunun pratikte nasıl işleyeceğinin henüz belirsiz olduğuna dikkati çekti. Anlaşmanın tam metninin bilinmediğini hatırlatan Göktürk, NATO’nun 5. maddesini çağrıştıran bu hükmün, hangi ortak varlıkların korunacağı ve saldırı halinde nasıl bir mekanizmanın devreye gireceği açıkça belirlenmediği sürece uygulanabilirliğinin tartışmalı kalacağını belirtti.

5. madde nedir?

NATO'nun ortak savunma ilkesi olan ve müttefiklerden birine yapılan saldırının tüm müttefiklere yapılmış sayılacağı temeline dayanan Kuzey Atlantik Antlaşması'nın 5. maddesinde şu ifadelere yer veriliyor:

"Taraflar, Kuzey Amerika'da veya Avrupa'da içlerinden bir veya daha çoğuna yöneltilecek silahlı bir saldırının hepsine yöneltilmiş bir saldırı olarak değerlendirileceği ve eğer böyle bir saldırı olursa Birleşmiş Milletler Şartı'nın 51. maddesinde tanınan bireysel ya da toplu öz savunma hakkını kullanarak, Kuzey Atlantik bölgesinde güvenliği sağlamak ve korumak için bireysel olarak ve diğerleri ile birlikte, silahlı kuvvet kullanımı da dahil olmak üzere gerekli görülen eylemlerde bulunarak saldırıya uğrayan Taraf ya da Taraflara yardımcı olacakları konusunda anlaşmışlardır.

"Böylesi herhangi bir saldırı ve bunun sonucu olarak alınan bütün önlemler derhal Güvenlik Konseyi'ne bildirilecektir.

Anlaşmanın yalnızca metindeki güvenlik taahhütleri üzerinden değil, imzalandığı siyasi süreç ve bölgesel bağlamla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini belirten Göktürk, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ABD ile müttefiklik ilişkilerine rağmen Washington’ın sunduğu güvenlik güvencelerinin yeterliliğine ilişkin soru işaretlerinin arttığına işaret etti. Göktürk’e göre anlaşma, üç ülkenin güvenliklerini tek bir müttefike dayandırmak yerine farklı işbirlikleriyle destekleme, yani “katmanlı güvenlik” arayışını ortaya koyuyor. Bunun anlaşmanın askeri boyutunun yanı sıra siyasi niyetini de öne çıkardığını belirten Göktürk, Ortadoğu’nun uzun süreli bir “barışsızlık” dönemine girebileceğini ve bu süreçte diplomasiyle güç gösterisinin iç içe ilerleyeceğini ifade etti.

BM’nin 51’inci maddesi vurgusu

Anlaşmayla ilgili Anadolu Ajansı’na değerlendirmelerde bulunan yetkiler, anlaşmanın herhangi bir ülkeyi hedef almayan, külfet paylaşımı ve ortak güvenlik anlayışı temelinde bölgesel ve küresel barış, istikrar ve refahın korunmasına yönelik taahhütleri güçlendirmeyi amaçladığının altını çizdi.

Yetkililer, anlaşmanın, taraflardan birine yönelik silahlı saldırıyı tümüne yapılmış sayarak Birleşmiş Milletler Şartı'nın 51. maddesi uyarınca ortak savunma, meşru müdafaa ve karşılıklı güvenlik taahhüdünü teyit ettiğini bildirdi.

51. madde nedir?

"İşbu Antlaşmanın hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletler Üyelerinden birinin silahlı bir saldırmaya hedef olması halinde, Güvenlik Meclisi milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazası için lüzumlu tedbirleri alıncaya kadar, tabii olan münferit veya müşterek meşru müdafaa hakkına halel getirmez. Bu meşru müdafaa hakkını kullanarak Üyelerin aldığı tedbirler derhal Güvenlik Konseyi'ne bildirilir ve Konsey'in, işbu Antlaşmaya dayanarak milletlerarası barış ve güvenliğin muhafaza veya iadesi için lüzumlu göreceği şekilde her an hareket etmek yetki ve ödevine hiçbir veçhile tesir etmez".

Yetkililer, bu anlaşmanın, yalnızca üç imzacı devletin birbirlerinin savunmasını destekleme taahhüdüyle değil, aynı zamanda savunma sanayi işbirliğini ve birlikte çalışabilirliği artırma taahhütleriyle de tamamen savunma niteliğinde olduğunu dile getirdi.

Uzgel: Oldukça riskli bir hamle; neden ve şimdi gerek duyuldu?

CHP Dış Politika Koordinatörü İlhan Uzgel de X hesabından yaptığı paylaşımda anlaşmayı "oldukça riskli bir hamle" olarak nitelendirerek "Türkiye ile Suudi Arabistan ve Pakistan arasında savunma sanayiinde işbirliği, ortak projeler, askeri eğitim programları zaten vardı. Buna itiraz eden de yok. Peki ama 'birine yapılan saldırı hepimize yapılır' diyen, ülkemizi çok ağır taahhüt altına sokan bir anlaşmaya neden ve şimdi gerek duyuldu?" diye sordu. 

Anlaşmanın "bölgesel sahiplenme" değil, "çatışmaları sahiplenme" olduğunu savunan Uzgel, "Nereden bakarsanız bakın bu anlaşma, İran'ı çevreleme hamlesinin bir parçasıdır. Üç ülke de İran'ın karadan ve denizden komşusudur. Tahran da bölge ülkeleri de dünya da bunu böyle okuyacaktır," diye devam etti. 

"Suudi Arabistan'a İran ve Yemen'den halen füze ve drone saldırıları devam ediyor. Yarın Suudi Arabistan vurulsa, Türkiye vurulmuş sayılıp karşılık mı vereceksiniz?" diye soran Uzgel, şöyle devam etti: 

"Ocak 2024'te İran ile Pakistan birbirlerine füze saldırısında bulundu.

Mayıs 2025'te Hindistan ve Pakistan arasında sınır çatışması yaşandı. Yeniden çatışma olursa ve Pakistan'a bir füze düşerse ne yapacaksınız?

Afganistan'da Taliban yönetimi Pakistan'a saldırsa, anlaşmaya göre Türkiye'ye de saldırmış olacak. İdeolojik olarak yakın da bulduğunuz Taliban'a karşı, Pakistan'ın yanında savaşa girmeyi düşünüyor musunuz?

Dünyada hangi ülke, fiilen savaş halindeki bir ülkeyle bu tür bir ittifak anlaşması imzalar?"

"AKP iktidarı bu imzayla, Trump ve Barrack'ın Türkiye'yi iç, dış ve güvenlik politikaları açısından bir Ortadoğu ülkesine dönüştürme politikasına hizmet etmiştir. Ukrayna savaşında Gönüllüler Koalisyonu'na katıldıktan sonra, şimdi de Suudi Arabistan ve Pakistan ile ittifak anlaşması yaparak Batı'yla sıkı sıkıya uyumlu bir politika hattına girmiştir." diyen Uzgel, Türkiye'nin tek bir hamleyle Rusya, İran ve Hindistan'ı karşısına aldığını savundu.

"Türkiye, hiçbir küresel veya bölgesel gücün taşeronu olmamalıdır. Bağımsız, öngörülebilir ve çok boyutlu bir dış politika izlemelidir," diyen Uzgel, "Bölgesel çatışmalara angaje olmak yerine, uzlaştırıcı, dengeleyici ve barış kurucu bir rol üstlenmelidir. NATO ve Batı ittifakı içinde yer alırken, Rusya, Çin, Hindistan ve İran gibi aktörlerle de ilişkilerini dengeli ve stratejik bir zeminde yürütmelidir. Dış politika, şahsi çıkarlara değil, kurumsal akla ve milletin uzun vadeli çıkarlarına dayanmalıdır." ifadelerini kullandı. 

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Yılmaz: Birilerine karşı oluşturulmuş bir yapı değil

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, bugün CNN Türk yayınında Mekke Anlaşması'na ilişkin soruları yanıtladı. Yılmaz, anlaşmayı herhangi bir tarafa, kişiye ve kuruma karşı bir tehdit olarak görmemek gerektiğini vurgulayarak, "Bu birilerine karşı oluşturulmuş bir yapı değil. Tam aksine belli konularda gerilimler ortaya çıkmasın diye caydırıcılığı güçlendirmek için oluşturulmuş bir yapı. Dolayısıyla esas itibarıyla caydırıcı bir mekanizma. Bir taraftan da savunma sanayisi başta olmak üzere işbirliğini artırıcı bir mekanizma. Bu bizim NATO'ya veya içinde bulunduğumuz herhangi bir ittifaka alternatif bir yapı değil. Bunun da altını çizmemiz lazım." diye konuştu.

Yılmaz, milli muharip uçak KAAN'ın olgunlaşma sürecine Suudi Arabistan'dan ortaklık veya bir finans katkısı olup olmayacağı sorusu üzerine "Kesinlikle olabilir, neden olmasın" yanıtını verdi. ABD'nin F-35 üretim sürecine başka ülkeleri de kattığını hatırlatan Yılmaz şöyle devam etti:

"Bu tür yüksek maliyet, geniş pazar, ciddi bir katkı gerektiren projelerde platformlar oluşturmak ve olabildiğince çok dost ve kardeş ülkeyi bu sürece dahil etmek çok anlamlı. Teknolojik olarak da ekonomik olarak da pazarlama imkanları bakımından da Türkiye de bu noktada belli bir eşiğe gelmiş durumda. KAAN da başka projeler de olabilir. Ürün bazında birçok ülkeyi işin içine katan, sorumlulukları paylaşan, aynı zamanda hepsinin de katkısını alarak projelerin niteliğini artıran bir çabanın çok doğru olacağını düşünüyorum."

İlgili İçerikler