Japonya
Hepi topu 5-10 saniyeye sığan bir yaşanmışlıktan bir yazı çıkar mı? Sayısız insan için hayat ile ölümün arasında köprü oldu bu sekans, kalanlar için de sonsuz bir acının sebebi. Sadece o 5-10 saniye hiç yaşanmamış olsa ne çok canı geri getirirdik, heyhat...
BU HABERİ, T24 ABONELERİNİN DE
SAĞLADIĞI KATKIYLA OKUYORSUNUZ.
T24'E ABONE OL,
BAĞIMSIZ GAZETECİLİĞİ DESTEKLE!
Zaten abone misiniz? Üye girişi yapın
Geçen hafta Kobe'deydim. 17 Ocak 1994'de 7 büyüklüğündeki depreme 6 bin 500'e yakın kurban veren Japon şehrinde. "Bifteğiyle meşhur" dense hemen biliriz, ama "hafıza-i beşer, nisyan ile maluldür" demeleri boşa değil, depremi ben de unutmuştum.
1995 Büyük Hanshin Depremi diye kayda geçmiş. Can kaybı çok daha fazla olabilirmiş. Ölenlerin çoğu eski binalarda yaşayanlar ya da deprem sonrası çıkan yangında enkazlar ile alevler arasında sıkışıp kalan insanlarmış. Hatalardan ders çıkarılan Japonya'da inşaatlar için depreme direnebilecek statik standartlar 1981'de yürürlüğe girmiş. O sayede kayıplar azalmış. Bugün de Japonlar 1981'i milat sayıyor, bu tarihten sonra yapılan evi korkmadan satın alıyor.
Sosyal medyada sıkça paylaşılan, Japon sokaklarında direklerden salkım saçak sarkan elektrik kablolarına "Bu ne çirkinlik" diye bakanlara da bir hatırlatma. Evet bu yöntem aslında 2. Dünya Savaşı yıkımı sonrası evlere ucuza, bir an evvel elektrik bağlayabilmek için tercih edilmiş. Ama bugün "güzellikten önce güvenlik" diyerek, deprem ülkesinde yangın riskini azaltmak uğruna kablolar yeraltına indirilmiyor.
1995 Kobe felaketinden sonra, yakın tarihte Japonya'nın yaşadığı çok daha yıkıcı trajedi 11 Mart 2011'deki 'Doğu Japonya Depremi' idi. 9 büyüklüğüyle ülke tarihinin en şiddetli sarsıntısıydı. Ama Fukuşima nükleer kazasını da tetikleyen bu felakette 20 bini aşan kayıpların çok büyük kısmı deprem sarsıntısından değil, ardından gelen devasa tsunami dalgalarından kaynaklandı. Sonrasında deprem önlemleri daha da arttı Japonya'da. Ama Almanya'nın yolundan gitmediler ve nükleer enerji santrallerinin kapısına kilit vurmadılar; o ayrı bir yazı konusu.
Öğleden sonra, 14. kattaki otel odasında kestiriyordum. Burada sabahın körüne denk gelen Türkiye'deki akşam maçlarını izlemek uğruna, 'taktiksel bir şekerleme'ydi bu. Bir sarsıntıyla gözlerimi araladım, deprem olduğunu anlamam birkaç saniye sürdü. Kendimi yokladım, bir korku, panik aradım. Ama Türkiye'den aşina olduğum, kolonların, kirişlerin gürültüyle titrediği, eşyaların sarsılıp tıkırdadığı, yüreğimi saran korku anı nedense gelmedi. Bir salıncakta ya da bir sandalda usulca sallanır gibi hissediyordum. Ne uğultu, ne gürültü, ne binadan ve eşyalardan gelen tıkırtı. Yataktan bile kalkmadım. Zaten korku değil belki biraz kaygıya meyyal ruh halinde beklerken sarsıntı de bitti. Sonra internetten baktım, 5,7 büyüklüğünde bir deprem olmuştu.
Kahve içip olan biteni düşündüm. Deprem, önlem, Japonya, güvenlik vs diye, zaten acılı bir deprem ülkesine maalesef içi boşalmış lafları tekrarlamaya niyetim yok. Sadece şunu anladım: En zor anınızda korkuyu yenecek tek güç 'güven' duygusu imiş. Tıpkı babası havaya, boşluğa fırlatırken korku çığlığı yerine gülen bir çocuğun duyduğu güven duygusu gibi. Biliyor ki babası muhakkak tutacak, kılına zarar gelmeyecek. Biliyorum ki bu bina sağlam ve depreme yenilemeyecek.
Japonya'da yaşadığım ilk -ve umarım son- depremde beni sükunetin kollarında sarıp sarmalayan işte bu muazzam güven duygusuydu. Ve o güveni veren de kof vaatler, boş laflar değil, gözümle gördüklerim, bildiklerimdi. O devasa gökdelenlerin, apartmanların her görüşte merakla ve şaşkınlıkla seyre daldığım muazzam teknoloji arenası inşaatları... Müstakil evlerin depremde altında kalsanız kemiğinizi bile kırmayacak hafif, özel malzemeleri... Hiç gevşemeyen kesintisiz deprem önlemleri... Uzak bir diyarda esamesi okunmayan güvenlik önlemleri...
Eşek çok, yular yok, kazık yok; eşeklik ve emanetçilik baki. Tanrı bu işin neresinden tutsun?


