Öyle bir şey ki kadın olmak Türkiye’de, durmadan başkalarının gözünde bir kalıba uyum sağlamak zorunda bırakılmaktır.
30 yaşında ama evli değilsindir. “Hâlâ evlenemedi” olur.
BU HABERİ, T24 ABONELERİNİN DE
SAĞLADIĞI KATKIYLA OKUYORSUNUZ.
T24'E ABONE OL,
BAĞIMSIZ GAZETECİLİĞİ DESTEKLE!
Zaten abone misiniz? Üye girişi yapın
Evlenmişsindir ama çocuk yapmamışsındır. “Neden çocuk yapmıyor?” olur.
Çocuk yaparsın, emziriyor mu emziremiyor mu diye konuşulur.
Emziriyorsundur, bu sefer kiloları bir türlü veremedi diye söylenir.
Toplum senin hayatının her aşamasında yorum yapma hakkına sahip hisseder kendini.
İş hayatı da farklı değildir.
Bir erkek fikrini açıkça söyler ve geri adım atmazsa “dominant” olur. Kadın sınır çeker, “sinir problemi vardır.”
Hırslı adam başarılıdır. Hırslı kadın iticidir.
Erkek gezebilir, eğlenebilir. Kadın yaparsa kötü anne, kötü eş olur.
Erkek biraz babalık yapar, “mükemmel eş” ilan edilir. Kadın ise “çok şanslı.”
Halbuki ebeveynlik iki kişilik bir sorumluluktur. Eş “yardımcı” rolünde değil, asli sorumlulardan biridir.
Ama mesele sadece adaletsizlik değil. Mesele aynı zamanda sağlık.
Çünkü bu bitmeyen yorumlar, bu görünmez beklentiler yalnızca moral bozmaz. Sinir sistemini sürekli tetikte tutar.
“Ayıp.” “Yuvayı dişi kuş yapar.” “El âlem ne der?” “Yaşın geçiyor.” “Çok güçlü görünme.”
Ne yaparsan yap eksik kalma hâli.

Bu çifte standart, sinir sistemi için kronik bir tehdit algısı yaratır. Sürekli değerlendirilme ve yargılanma hissi, bedeni “savaş ya da kaç” modunda tutar.
Ve hiçbir beden bu alarm halini sonsuza kadar taşıyamaz.
Tam da burada Gabor Maté’nin işaret ettiği gerçek karşımıza çıkar:
Kadınların daha sık otoimmün hastalıklara yakalanması tesadüf değildir. Depresyon ve anksiyete oranlarının daha yüksek olması tesadüf değildir. Kronik ağrıların, fibromiyaljinin, tiroit hastalıklarının kadınlarda daha fazla görülmesi tesadüf değildir.
Araştırmalar otoimmün hastalıkların yaklaşık yüzde 70–80’inin kadınlarda görüldüğünü gösteriyor.
Bu tabloyu yalnızca hormonlarla açıklamak kolaydır. Ama eksiktir.
Görünmez toplumsal yük, bastırılmış öfke, sürekli “iyi” olma baskısı…Bunların hepsi bağışıklık sistemi üzerinde ölçülebilir etkiler yaratır.
Çünkü zihin ve beden ayrı değildir.
Maté, The Myth of Normal kitabında kadınları “toplumun amortisörleri” olarak tanımlar.
Kadınlar çoğu kültürde duygusal düzenleyici olur. Ailenin tamponu olur. Çocukların psikolojik taşıyıcısı olur. İlişkilerin dengeleyicisi olur.
Öfkesini bastıran, sınır koyarken suçluluk duyan, “iyi” olmak için kendinden vazgeçen kadın profili…
Bu sadece sosyolojik bir gözlem değildir.
Bu durum sinir sistemi üzerinde kronik alarm hâli yaratır.
Kronik stres kortizol dengesini bozar. İnflamasyonu artırır. Bağışıklık sistemini etkiler.
Erkekler öfkeyi daha çok dışsallaştırırken, kadınlar çoğu zaman içselleştirir.
İçeri yönelen öfke ise bir süre sonra bedende konuşmaya başlar.
Maté’nin “bodymind unity” dediği kavram tam da budur:
Zihin ve beden ayrı değildir.
Sınır koyamamak,
“Hayır” diyememek, sürekli başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarının önüne koymak…
Bunlar soyut meseleler değildir. Bağışıklık sistemi üzerinde gerçek ve ölçülebilir etkiler yaratır.
Kadınların daha fazla hastalanması bir zayıflık göstergesi değil; uzun süre taşınan görünmez yüklerin biyolojik sonucudur.
|
Sera Gürsoy Efe kimdir? Sera Gürsoy Efe, 1993 yılında İstanbul’da doğdu. İtalyan Lisesi’nin ardından Babson College’da girişimcilik eğitimi aldı. Türkiye’ye döndükten sonra Lidya Ventures’ta, büyüme aşamasındaki start-up’lar ve yeni nesil iş modelleri üzerine çalıştı. Kendi zihin sağlığıyla ilgili deneyimleri, onu modern tıbbın ötesinde düşünmeye ve alternatif iyileşme yollarını araştırmaya yönlendirdi. Bu süreç, sağlığın yalnızca fiziksel değil; zihinsel, duygusal ve ruhsal boyutlarıyla bir bütün olduğunu fark etmesine vesile oldu. Bu bakış açısıyla 2020 yılında Miboso’yu kurdu. Miboso; bilimsel bilgi ile kadim öğretileri bir araya getiren, bireyleri güvenilir uzmanlarla buluşturan bütünsel bir wellbeing ekosistemi olarak faaliyet gösteriyor. |



