Antik insanın estetik algısı neye benziyordu, cüce filler nasıl Kiklop'a dönüştü, “piramitleri uzaylılar yaptı” miti neden ortaya atıldı; Arkeolog Erman Ertuğrul anlatıyor

Antik insanın estetik algısı neye benziyordu, cüce filler nasıl Kiklop'a dönüştü, “piramitleri uzaylılar yaptı” miti neden ortaya atıldı; Arkeolog Erman Ertuğrul anlatıyor

"Şimdi hayal edin; yazılı hiçbir kaynak kalmamış olsun. Binlerce yıl sonra bir arkeolog bir eve giriyor. Karşı duvarda siyah bir kutu, tam karşısında ise sıralanmış koltuklar... Herkes aynı yöne dönük oturuyor. Bunu gören biri burayı rahatlıkla küçük bir kült alanı ya da ayin mekânı olarak yorumlayabilir. Oysa biz biliyoruz ki insanlar sadece televizyon izliyordu"

erman ertuğrul
Arkeofili'nin kurucularından Dr. Erman Ertuğrul

Arkeoloji denildiğinde akla çoğu zaman kazılar, antik kentler ve binlerce yıllık eserler geliyor. Oysa arkeolog ve Arkeofili'nin kurucularından Dr. Erman Ertuğrul, geçmişi anlamanın aslında insanı anlamak olduğunu söylüyor. Dijital çağda arkeoloji iletişimi üzerine doktorasını tamamlayan Ertuğrul, yaklaşık 12 yıldır Arkeofili aracılığıyla bilimsel arkeoloji bilgisini ücretsiz ve herkesin anlayabileceği bir dille milyonlarca okura ulaştırıyor. Ancak bugün yapay zekâ ve dijital teknolojilerin üretilen içerikleri kaynak göstermeden, bağlamından kopararak hızla tüketebilmesinin emek veren bilim iletişimcileri için yeni bir sorun yarattığını; buna rağmen güvenilir bilginin herkes için erişilebilir olması gerektiğine inandığını vurguluyor.

Ertuğrul'a göre arkeolojinin en büyük problemi yalnızca bilgi kirliliği değil. Kanıtların sınırlı olduğu bir bilim dalında "Henüz bilmiyoruz" demek yerine kesin hükümler kuran, komplo teorileriyle dikkat çeken ya da bilimsel belirsizlikleri görmezden gelen anlatılar çok daha fazla ilgi görüyor. Oysa ona göre bilimin en önemli sorumluluğu, kanıt olmayan yerde kesin konuşmamak ve eldeki verileri şeffaf biçimde paylaşabilmek. "Kesin konuşan insanlar daha çok ilgi görüyor ama bilim böyle işlemiyor" diyen Ertuğrul, arkeolojinin bilinmeyenlerini sansasyonla değil, merak duygusuyla anlatmayı tercih ediyor.

ABONE OL

Arkeoloji Meraklısının El Kitabı ve son kitabı Taşlar, Kemikler, Efsaneler üzerine gerçekleştirdiğimiz bu söyleşi ise kısa sürede kitaplardan çok daha fazlasına dönüştü. Piramitlerden Göbeklitepe'ye, Neandertallerden ateşin insanlık tarihindeki yerine, mitolojiden hayalet hikâyelerine, Troya'dan Taş Tepeler'e uzanan sohbetimiz boyunca aslında geçmişten çok bugünü ve insanı konuştuk. Kitabı okumaya yeni bilgiler öğreneceğimi düşünerek başlamıştım; bitirdiğimde ise elimde cevaplardan çok sorular vardı. Doğru bildiğimi sandığım pek çok şeyi yeniden sorguladım, hiç bilmediğim onlarca ayrıntıyla tanıştım.

Röportaj sırasında da aynı duyguyu yaşadım. Bir ara sohbet öyle keyifli bir hâl aldı ki, kendimi röportaj yaptığımı unutup merak ettikçe soru soran biri olarak buldum. Sanırım söyleşinin en güzel yanı da buydu; arkeolojiyi konuşurken farkında olmadan bugünü, insanı ve hatta kendimizi konuşuyorduk.

Dr. Erman Ertuğrul; Arkeofili'nin kuruluş hikâyesini, dijital çağda bilim iletişiminin dönüşümünü, yapay zekânın bilgi üretimi üzerindeki etkisini, arkeolojide belirsizlikle yaşamanın neden bilimsel bir erdem olduğunu, Anadolu'nun yeterince anlatılmayan hikâyelerini ve insanın binlerce yıldır aslında düşündüğümüz kadar değişmediğini T24'e anlattı.

- Bu kitaba başlarken yeni bilgiler öğreneceğimi düşünüyordum. Bitirdiğimde ise elimde bilgilerden çok sorular vardı. Belki de Taşlar, Kemikler, Efsaneler'in en güçlü yanı bu. Kitap boyunca yalnızca geçmişi değil, bugünkü düşünme biçimimizi de sorgulamaya başlıyoruz. Bugün sizinle sadece kitabı değil, biraz da insanı konuşmak istiyorum.

Kitaba geçmeden önce Arkeofili'yi konuşalım. Sizi Arkeofili'yi kurmaya iten motivasyon neydi?

Arkeofili'yi üç arkadaş kurduk. Çünkü etrafımızdaki insanların arkeolojiye büyük ilgi duyduğunu fark ediyorduk. "Ben de arkeolog olmak isterdim ama iş imkânları nedeniyle olamadım", "İstihdam azdı", "Ülkemizde değer verilmiyor" gibi cümleleri çok duyuyorduk. İnsanlarda doğuştan gelen bir merak vardı ama bu merakı besleyecek bir mecra yoktu. Özellikle dijitalde büyük bir eksiklik hissediliyordu.

Biz de herkesin anlayabileceği bir dilde, akademik makaleleri ağır terminolojiden arındırarak ücretsiz biçimde paylaşabileceğimiz bir platform kurmaya karar verdik.

İlk yıl beklentimiz oldukça mütevazıydı. Günde 20-30 kişi okursa bunun bile büyük bir ilgi olduğunu düşünüyorduk. Ama özellikle ölü dillerin seslendirmeleri ve Türkiye'deki mozaiklerle ilgili içeriklerimiz beklediğimizin çok üzerinde ilgi gördü. Hatta ilk yıl web sitemiz yoğun ziyaretçi nedeniyle çöktü. O an gerçekten insanların arkeolojiye ne kadar meraklı olduğunu gördük.

Bunun üzerine ekibimizi büyüttük, daha fazla arkeoloğu dahil ettik ve sosyal medya içeriklerini de artırdık. 2014'te başladığımız bu yolculuk yaklaşık 12 yıldır devam ediyor ve hâlâ büyük ilgi görüyor.

O dönemde internette arkeolojiyle ilgili içeriklerin önemli bir kısmı komplo teorileri ve yanlış bilgilerden oluşuyordu. Biz ise bilimsel makaleleri herkesin anlayabileceği bir dile çevirerek aktarmaya çalıştık. İnsanların da buna karşılık verdiğini görmek en büyük motivasyonumuz oldu.

Erman Ertuğrul'un ilk baskısı Ağustos 2024'te yapılan Arkeofili: Arkeoloji Meraklısının Elkitabı'nın kapağı

- 2024'te Arkeoloji Meraklısının El Kitabı'nı yayımladınız. Arkeofili zaten büyük bir dijital arşiv sunuyor. Dijital çağda neden basılı bir kitap yayımlama ihtiyacı hissettiniz?

Bu sorunun cevabı aslında doktora tezime dayanıyor. Tezim, Türkiye'de dijital çağda arkeoloji iletişimi üzerineydi. Araştırmamda Arkeofili'nin yaklaşık 33 aylık istatistiklerini inceledim ve insanların bilgiye hangi cihazdan ulaştığının bile okuma davranışını değiştirdiğini gördüm.

Telefondan okuyan biri bir makaleye ortalama 30-45 saniye ayırırken, masaüstünden okuyanların bu süreyi 1,5-2 dakikaya çıkardığını gördük. Tüketim alışkanlıklarımız kullandığımız cihaza göre değişiyor.

Bu yüzden telefon, bilgisayar ve kitap birbirinden tamamen farklı okuma deneyimleri sunuyor. Telefon daha hızlı tüketim için kullanılırken, kitap daha derinlikli bir okuma imkânı sağlıyor.

Kitapta da amacım buydu. Örneğin Mısır piramitleri gibi tek başına kitap olabilecek konuları 5-6 sayfada, bilimsel temelden kopmadan ama herkesin anlayabileceği bir dille özetlemeye çalıştım. Okurun kısa sürede güvenilir ve kapsamlı bilgiye ulaşmasını hedefledim. Bence bilgiye nasıl ulaştığımız da bilgi kadar önemli.

Erman Ertuğrul'un ilk baskısı Haziran 2026'da yapılan Arkeofili: Taşlar, Kemikler, Efsaneler kitabının kapağı

- Arkeoloji Meraklısının El Kitabı ile Taşlar, Kemikler, Efsaneler'i okumak isteyenleri neler bekliyor?

Arkeoloji Meraklısının El Kitabı'nı hazırlarken yine Arkeofili'nin verilerinden yararlandım. O dönemde Arkeofili yaklaşık 10 yıllıktı ve bu süreçte bize en çok hangi soruların geldiğini biliyorduk. "Mısır piramitleri nasıl inşa edildi?", "Göbeklitepe neden önemli?" gibi sorular sürekli karşımıza çıkıyordu.

Sosyal medyadan, e-postalardan ve yorumlardan yüzlerce soru geliyordu. Ben hiçbir zaman "Bu soru saçma" demedim. Tam tersine, soru sorabilmek bile bence önemli. Çünkü insan ancak duyduğu, merak ettiği şeyi sorabilir.

Bu sorulara dijital ortamda her zaman uzun uzun cevap vermek mümkün olmuyordu. Bu yüzden ilk kitapta insanların en çok merak ettiği 22 soruyu bir araya getirip bilimsel temelleriyle ama herkesin anlayabileceği bir dille yanıtladım.

İkinci kitapta ise biraz farklı bir yol izledim. Yine merak edilen sorular var ama bu kez antik hikâyelere ve anekdotlara daha fazla yer verdim. Çünkü ilk kitaptan sonra gelen yorumlarda insanların bu hikâyelere büyük ilgi gösterdiğini fark ettim.

Mesela Herodot, Mısır piramitlerini ziyaret ettiğinde çevresindekilere "Bunlar nasıl yapıldı?" diye soruyor ve ona Keops hakkında bugün bize oldukça ilginç gelen efsaneler anlatılıyor. Aslında bugün "Piramitleri uzaylılar yaptı" anlatısı neyse, o dönemin de kendi efsaneleri vardı. İnsanların bilinmeyeni hikâyelerle açıklama çabası hiç değişmemiş.

Bu yüzden ikinci kitapta antik dünyanın ilginç hikâyelerine daha çok yer verdim. Çünkü bu anekdotlar yalnızca bir olayı anlatmıyor; insanların inanışlarına, gündelik yaşamına ve dünyayı nasıl anlamlandırdığına dair ipuçları veriyor.

Örneğin ilk kadın çıplak heykelinin yapılışıyla ilgili hikâye beni çok heyecanlandırıyor. Bir tanrıça heykelinin çıplak yapılması, büyük ilgi görmesi, insanların onu görmek için akın etmesi, hatta bazı gençlerin gizlice tapınağa girip heykele sarılması... Bunlar aslında antik dünyanın dedikoduları. Bence geçmişi canlı kılan da tam olarak bu hikâyeler.

Piramitleri uzaylılar mı yaptı?

-  Peki hemen onu sorayım, piramitleri gerçekten uzaylılar mı yaptı? Piramitler ve benzeri örneklerde gizemi küçümsemiyorsunuz. Sizce insanlar gerçekten komplo teorilerine mi inanıyor, yoksa hayran kalmak istedikleri için mi bu hikâyeleri seviyor?

Arkeolojinin diğer bilim dallarına göre büyük bir avantajı var: İnsanlar arkeolojiye doğal olarak ilgi duyuyor. Bunun nedeni de bilinmeyenin hâlâ çok fazla olması. Geçmişe ne kadar gidersek cevaplanmamış sorular da o kadar artıyor.

Piramitler de bunun en iyi örneklerinden biri. Binlerce yıldır efsanelere ve teorilere konu oluyorlar. Ama aslında bugün piramitlerin nasıl inşa edildiğini büyük ölçüde biliyoruz. Tartışmalar daha çok ayrıntılar üzerine; taşlar dış rampayla mı taşındı, iç rampayla mı, su yoluyla mı getirildi gibi...

Bunun dışında işçilerin günlük kayıtlarını, nerede yaşadıklarını ve nasıl çalıştıklarını bile biliyoruz. Bu kadar bilgiye sahipken "Piramitleri uzaylılar yaptı" demek, o yapıları inşa eden insanlara haksızlık olur.

Üstelik Göbeklitepe'de 10 bin yıl önce tonlarca ağırlıktaki taşların nasıl taşındığını da biliyoruz. İnsan örgütlü hareket ettiğinde çok büyük yapılar inşa edebiliyor. Göbeklitepe için uzaylıları konuşmuyorsak, piramitler için de konuşmamalıyız.

Bence burada biraz hayran kalmak istediğimiz şeye inanma eğilimimiz devreye giriyor. Bunun bir de tarihsel ve ideolojik tarafı var. Uzun yıllar Mısırlıların, Afrikalıların ya da Amerika yerlilerinin böylesine gelişmiş yapılar inşa edemeyeceği yönünde önyargılar vardı. Uzaylı teorilerinin bir kısmı da aslında bu bakış açısından besleniyor.

TIKLAYIN | İtalyan araştırmacılar duyurdu; Mısır Piramitleri'nin altında, piramitlerden 10 kat daha büyük bir yapı keşfedildi!

- Taşlar, Kemikler, Efsaneler'i bitirdiğimde aklımda kalan ilk şey arkeoloji değil, insandı. Bir noktadan sonra geçmişi değil bugünü okuyormuşum gibi hissettim. Bu bilinçli bir tercih miydi? Arkeolojiyi biraz da bugünü anlamanın bir yolu olarak mı görüyorsunuz?

Kesinlikle. Ben arkeolojiye büyük bir tutkuyla başlamadım. İlk yıllarda dönemler birbirine giriyor, kronoloji kafamda oturmuyordu. Ama zamanla arkeolojinin bana kattığı en önemli şeyin, insanın aslında hiç değişmediğini görmek olduğunu fark ettim.

Bugün teknolojimiz gelişmiş olabilir ama temel ihtiyaçlarımız, korkularımız, arzularımız ve davranışlarımız binlerce yıl önceki insanlardan çok farklı değil. Arkeoloji bana, insanın doğadan kopuk ya da diğer canlılardan üstün bir varlık olmadığını gösterdi.

- Geçmişi araştırdıkça aslında yeni insanlar değil, kendimizi yeniden tanıyoruz diyebilir miyiz?

Bence kesinlikle öyle. İnsan her zaman insan. Dertlerimiz, ihtiyaçlarımız ve kaygılarımız temelde aynı.

Biz hâlâ homo sapiens'iz ve iki bin yıl önce yaşamış insanlardan sandığımız kadar farklı değiliz. Kitapta da bunu göstermek için çok sayıda anekdota yer verdim. O insanların neye üzüldüğüne, neyi merak ettiğine baktığınızda bugünden çok farklı olmadıklarını görüyorsunuz.

"Bildiğimiz bunlar, şimdi birlikte düşünelim"

- Kitabı okurken sık sık "Bunu da yanlış biliyormuşum" dedim. Bu kitabı yazarken okura cevap vermeyi mi, yoksa doğru soruları sordurmayı mı hedeflediniz?

Kitap zaten sorular üzerine kurulu. Ama benim amacım yalnızca cevap vermek değildi.

Örneğin mağara duvarlarındaki el izlerinin parmakları neden eksik? Bunun kesin cevabını arkeologlar da bilmiyor. Ben de bunu dürüstçe söylemeyi tercih ettim.

Bilim, bilmediği yerde tahmin yürütmek değil; eldeki tüm bulguları ortaya koymaktır. Bu konuda hangi teoriler var, hangi mağaralarda görülüyor, etnografik örnekler ne söylüyor... Hepsini bir araya getirdim.

Sonunda da "Kesin cevap bu" demek yerine, "Bildiğimiz bunlar, şimdi birlikte düşünelim" dedim. Çünkü bence bilim böyle ilerliyor.

İnsanlara elimizdeki verileri şeffaf biçimde sunarsak herkes kendi yorumunu geliştirebilir. Yeter ki bunu kanıtlara dayanarak yapsın; komplo teorilerine sığınmadan.

Çünkü bilim bazen kesin cevap vermek değildir. Arkeolojide elimizde bulgular, teoriler ve ipuçları var. Buna rağmen kesin konuşan insanların daha fazla ilgi çektiğinin farkındayım. Oysa bana göre en dürüst yaklaşım, kanıt olmayan yerde "Henüz bilmiyoruz" diyebilmektir.

- Kitapta beni ilk durduran bölüm ateşti. Bir an şunu düşündüm: Belki de ateş insanı yalnızca hayatta tutmadı, aynı zamanda bugünkü toplumun ilk temellerini de attı. Böyle söyleyebilir miyiz?

Bence evet. Yuval Noah Harari de Sapiens kitabında buna değiniyor. Dünyada bir zamanlar birçok insan türü vardı ama sonunda yalnızca Homo sapiens kaldı. Bunun kesin cevabını bilmiyoruz ama elimizde bazı teoriler ve ipuçları var.

Bunlardan biri, mitler yaratabilmemiz. Bayraklar, dinler ya da ortak semboller gibi bizi bir araya getiren anlatılar sayesinde birbirini tanımayan insanlar ortak bir amaç etrafında birleşebildi. Çünkü belli bir sayının üzerine çıktığınızda herkesi tek tek tanımanız mümkün olmuyor. O noktada toplumu bir arada tutan ortak hikâyelere ihtiyaç duyuyorsunuz.

İşte bu mitlerin ortaya çıkışını ateş başındaki sohbetlere bağlayan bir teori de var. Ateş sayesinde yalnızca hayatta kalmadık; geceleri de yaşamaya devam ettik. Hava karardıktan sonra mağaralara çekilmek yerine ateşin etrafında oturup hikâyeler anlatmaya başladık. Belki de ortak anlatılar, ortak kimlikler ve sonunda medeniyet dediğimiz yapı böyle oluştu.

Elbette bunlar teori. Kesin olarak "Böyle oldu" diyemeyiz. Ama ateşin, insanı bugün olduğu noktaya taşıyan en önemli dönüm noktalarından biri olduğu güçlü biçimde tartışılıyor.

- Bir diğer konumuz Neandertaller. Onları okurken yıllardır zihnimde çok farklı canlandırdığımı fark ettim. Sizce onlar hakkındaki en büyük ön yargımız ne?

Bence en büyük ön yargımız, onları sadece "mağara adamı" olarak görmek.

Aslında bu yalnızca Neandertaller için değil, tarih öncesi insanlar için de geçerli. Çoğu kişi onların tek amacının hayatta kalmak olduğunu düşünüyor. Oysa durum hiç de öyle değil.

40 bin yıl önce de insanlar sanat üretiyor, mağara duvarlarına resimler çiziyor, heykelcikler yapıyordu. Avrupa'daki Venüs figürleri bunun en güzel örneklerinden biri.

Etnografik araştırmalar da avcı-toplayıcı toplumların düşündüğümüzden çok daha fazla boş zamana sahip olduğunu gösteriyor. İnsan yalnızca hayatta kalmaya çalışan bir canlı değil; üretmeye, anlatmaya ve estetik arayışına da ihtiyaç duyuyor.

Neandertaller için de durum farklı değil. Yas tuttuklarını, hastalarına ve yaşlılarına baktıklarını, sanat ürettiklerini, mağara duvarlarına resimler yaptıklarını ve deniz kabukları gibi nesneleri biriktirdiklerini biliyoruz. Bunların hepsi onların da en az bizim kadar "insan" olduklarını gösteriyor.


Neandertal

TIKLAYIN | Neandertal DNA'sı taşıyor olabileceğinizin 6 işareti

TIKLAYIN | Neandertaller ile Birçok Yerde Birçok Kez Çiftleştik | Arkeofili

"Benim atalarım burada yatıyor"

- Ölü gömme ritüellerini okurken ölülerden çok yaşayanları tanımaya başladım. Sizce ölü gömme ritüeli nasıl ortaya çıktı? Mezar buluntuları bize aslında ne anlatıyor?

Önce şunu söylemek isterim: Ölü gömmek aslında ölüler için değil, yaşayanlar için yapılan bir davranış.

Bugün de binlerce yıl önce de yaptığımız ritüeller yaşayanların ihtiyaçlarına cevap veriyor. Ölü için değil, geride kalanlar için anlam taşıyor.

Bunun nedenlerinden biri toprak sahipliğini göstermek olabilir. İnsan da diğer birçok memeli gibi alanını sahiplenen bir canlı. Yerleşik hayata geçmeden önce bile belirli bölgelerde yaşıyor ve dolaşıyorduk. Ölüleri gömmek, belki de "Biz buradayız" demenin bir yoluydu.

Bir başka neden ise sağlık olabilir. Çürüyen bedenlerin hastalık yaymasını ya da yırtıcı hayvanları çekmesini engellemek gerekiyordu. Gömme, yakma ya da akbabalara bırakma gibi farklı yöntemler de bu ihtiyaca cevap veren uygulamalardı.

Dolayısıyla ölü gömme ritüeli tek bir nedene bağlanamaz. Ama ortak nokta şu: Bunların hepsi yaşayanların hayatını düzenlemeye ve korumaya yönelik davranışlar.

- Bir de şu dikkatimi çekti. Bir insan ölüsünü gömerek aslında "Benim atalarım burada yatıyor" diyerek o toprakla bağ kuruyor, onu sahipleniyor. Peki mezar buluntuları bize yalnızca ölüm ritüellerini değil, o toplumun yaşam biçimini de anlatıyor diyebilir miyiz?

Kesinlikle. O dönemin insanı açısından baktığımızda, ölünün yanına eşyalar bırakılması ölümün bir son olmadığına duyulan inançla ilişkili olabilir. Çünkü ölümü kabullenmek insan için her zaman zor. Bu yüzden birçok inançta ölümden sonra başka bir yaşam olduğu düşüncesi var.

İnsanlar da ölen kişinin öteki dünyada ihtiyaç duyacağını düşündükleri eşyaları mezarına bırakıyorlardı. Erken dönem mezarlarında bunun örneklerini görüyoruz. Çanak çömleklerin içine yiyecek konuluyor ya da hayvan parçaları bırakılıyor. Bunlar hem ölümü kabulleniş biçimini hem de dönemin inançlarını yansıtıyor.

Arkeologlar açısından ise bu buluntular çok daha fazlasını anlatıyor. İnsanların günlük yaşamını, kullandıkları eşyaları, neye değer verdiklerini ve nasıl bir toplum olduklarını anlamamızı sağlıyor.

Yazılı hiçbir kaynak kalmasaydı, binlerce yıl sonra televizyon izleme bir ayin olarak yorumlanabilirdi

- Bugün yaptığımız hangi davranışın binlerce yıl sonra yanlış yorumlanabileceğini düşünüyorsunuz?

Aklıma ilk televizyon geliyor. 

Bugün artık eski öneminde olmasa da 20-30 yıl öncesine kadar neredeyse her evin en özel köşesinde televizyon vardı. Çatalhöyük gibi Neolitik yerleşimlerde de bazı odalarda boğa başlarının hep aynı noktaya yerleştirildiğini görüyoruz ve bunların özel bir anlam taşıdığını düşünüyoruz.

Şimdi hayal edin; yazılı hiçbir kaynak kalmamış olsun. Binlerce yıl sonra bir arkeolog bir eve giriyor. Karşı duvarda siyah bir kutu, tam karşısında ise sıralanmış koltuklar... Herkes aynı yöne dönük oturuyor.

Bunu gören biri burayı rahatlıkla küçük bir kült alanı ya da ayin mekânı olarak yorumlayabilir. Oysa biz biliyoruz ki insanlar sadece televizyon izliyordu.

Bu da aslında arkeolojinin en önemli hatırlatmalarından biri: Elimizde ne kadar çok buluntu olursa olsun, geçmişi yorumlarken her zaman ihtiyatlı olmak zorundayız.

Truva Atı

Troya nasıl bulundu?

- Efsaneleri konuşurken biraz da arkeoloğun iç dünyasını tanımak istiyorum. Kitaptaki sözlü gelenekler bölümü bakış açımı değiştirdi. Bir bilim insanı olarak sizi daha çok ne heyecanlandırıyor? Bir kazıda ortaya çıkan yeni bir buluntu mu, yoksa binlerce yıldır anlatılan bir hikâyenin gerçek bir olaya dayanabileceğini görmek mi?

Kesinlikle ikincisi.

Bir kazıda toprağın altından çıkan bir esere binlerce yıl sonra ilk kez dokunmak elbette çok heyecan verici. Ama binlerce yıldır anlatılan bir hikâyenin gerçekliğine dair bir kanıt bulmanın verdiği heyecan bambaşka.

Bunun en güzel örneklerinden biri Troya. Homeros'un yazdığı İlyada ve Odysseia, yaklaşık 3 bin 200 yıl önce yaşandığı düşünülen olayları anlatıyor. Homeros bunları yaklaşık 400 yıl sonra yazıya geçiriyor. Ardından yüzyıllar sonra biri bu metinlerdeki coğrafi ipuçlarını takip ederek gerçekten Troya'nın yerini buluyor.

Bence asıl heyecan verici olan tam da bu. Binlerce yıldır anlatılan bir hikâyenin gerçek bir zemine oturduğunu görmek.

Aslında bugün Türkiye'deki kazılarda da benzer bir yöntem uygulanıyor. Kazıya başlamadan önce ekipler yüzey araştırması yapıyor, ardından bölge halkıyla konuşuyor. Çünkü çoğu zaman yerel halkın kuşaktan kuşağa aktardığı bilgiler arkeologlar için önemli ipuçları taşıyor.

Elbette "Burada altın varmış" gibi abartılı efsanelerden söz etmiyorum. Ama "Nenem buranın eski bir yerleşim olduğunu söylerdi" gibi anlatılar çoğu zaman araştırmanın yönünü belirleyebiliyor. Aslında bunlar da küçük ölçekte sözlü gelenekler.

Bu yüzden binlerce yıldır anlatılan hikâyelerin tamamen hayal ürünü olduğunu düşünmüyorum. Elbette insan hayal gücünün payı var ama çoğu zaman gerçek bir olaydan yola çıkıyorlar. Arkeoloğun görevi de o gerçekliği araştırmak.

Mesela beni en çok heyecanlandıran teorilerden biri Kiklop Efsanesi. Bir dönem Sicilya'da yaşayan cüce fillerin kafataslarının ortasında hortum boşluğu bulunuyor. Canlı fil görmemiş biri bunu rahatlıkla tek gözlü bir devin kafatası sanabilir.

Belki de insanlar gördüklerini nesilden nesile anlattı ve zamanla bu hikâye Kiklop Efsanesi'ne dönüştü. Bence efsanelerin nasıl doğduğunu anlamak da en az onları doğrulamak kadar heyecan verici.

Kiklop

- Mitolojiyi artık uydurulmuş hikâyeler değil, dünyayı anlamaya çalışan insanların dili olarak görüyorum. Sizce bilim ile mitoloji gerçekten birbirine zıt mı, yoksa aynı gerçeğin farklı anlatımları mı?

Bence kesinlikle zıt değiller.

Eskiden mitoloji daha çok hayal ürünü olarak görülüyor, bilimsel açıdan ciddiye alınmıyordu. Ama özellikle son yüzyılda bu bakış değişti. Troya'nın keşfi ya da Avustralya Aborjinleri'nin sözlü anlatılarının gerçek olaylarla örtüştüğünü gösteren araştırmalar, mitolojinin aynı zamanda önemli bir veri kaynağı olduğunu ortaya koydu.

Bugün gökyüzünde ateş püsküren bir ejderhadan söz eden eski bir anlatıyla karşılaştığımızda bunu yalnızca hayal gücü olarak değerlendirmiyoruz. Belki de anlatılan şey büyük bir volkanik patlamaydı diye düşünmeye başlıyoruz.

Özellikle Avustralya ve Yeni Zelanda gibi uzun süre izole kalmış toplulukların sözlü anlatılarında bunun çok güçlü örnekleri var. Yazılı kültürün olmadığı toplumlarda hikâyeler yalnızca eğlence için anlatılmıyor; sonraki kuşakları tehlikelere karşı uyarmanın da bir yolu oluyor.

Bir yanardağ patlamasını gelecek nesillere aktarmanın en etkili yolu bazen onu "ateş püsküren bir yaratık" hikâyesine dönüştürmek olabiliyor. Bu yüzden mitoloji, bana göre gerçeğin karşısında duran değil; onu anlamaya çalışan insanın dili.

- Kitaptaki estetik bölümü ise beni bugüne getirdi… İlkel yöntemlerle yapılan estetik uygulamalar bugünün güzellik anlayışını düşündürdü. Sizce binlerce yıl önce yaşayan insanlarla günümüz insanının estetik algısı arasında gerçekten büyük bir fark var mı?

Bence yok.

Keşke o döneme ait saç ve sakal stillerini de ayrıntılı biçimde bilebilseydik. Çünkü moda yalnızca kıyafetle ya da insan bedeniyle ilgili değil. Bir çömlek biçimi, bir bezeme ya da bir taş alet bile binlerce yıl önce moda hâline gelip çok uzak coğrafyalara yayılabiliyordu.

İnsan bedenine baktığımızda ise en güzel örneklerden biri Ötzi. Vücudundaki dövmelerin tıbbi amaçlarla yapıldığı düşünülüyor ama bence estetik yönü de vardı. İnsanlar dövmenin yanı sıra aşı boyasıyla yüzlerini ve bedenlerini boyuyor, farklı süsleme biçimleri kullanıyordu. Kafatası şekillendirme de bunlardan biri.

Bunun pratik bir faydası yoktu. Daha çok kimlik ve aidiyet göstergesiydi. Dövmeler de kafatası şekillendirme de muhtemelen saç ve sakal biçimleri de insanın hangi gruba ait olduğunu gösteriyordu.

Bugün de durum çok farklı değil. Dövmeler, küpeler, piercingler ya da estetik operasyonlar da büyük ölçüde moda ve toplumsal eğilimlerle şekilleniyor. Birileri yapıyor, başkaları görüyor ve zamanla yaygınlaşıyor.

Bu yüzden estetik kaygısı, aidiyet duygusu ve moda yalnızca bugüne ait değil. Binlerce yıl önce de vardı. Bence bu da insanın düşündüğümüz kadar değişmediğinin en güzel kanıtlarından biri.

Ötzi

- Hayaletler bölümünü okurken korkudan çok yas ve özlem hissettim. Bir noktada kitabın aslında hayaletleri değil, insanın geride bırakamadığı duyguları anlattığını düşündüm. Siz o bölümü nasıl bir duyguyla yazdınız?

O bölüme başlarken insanların hayalet korkusunun ve ölü gömme ritüellerinin kökenine bakmak istedim. Yanılmıyorsam girişte Genç Plinius'un bir mektubundan söz ediyorum. Plinius, bir arkadaşına "Hayaletler hakkında ne düşünüyorsun?" diye soruyor ve aslında kendisinin de duyduğu hikâyeler yüzünden inanmaya başladığını söylüyor. Bu bana çok tanıdık geliyor. Bugün de insanlar benzer şekilde duydukları hikâyelerden etkileniyor.

Asıl dikkat çekici olan ise bu korkunun yeni olmaması. Roma'da da Antik Yunan'da da Mezopotamya'da da gömülmeyen ölülerin yaşayanları rahatsız edeceğine dair anlatılar var.

Bunun güzel örneklerinden biri Odysseia. Odysseus'un ölülerle konuştuğu sahnede gömülemeyen arkadaşlarından biri ona sitem ediyor; geride bırakıldığı için huzur bulamadığını söylüyor. Benzer anlatıları başka antik yazarlarda da görüyoruz. Ortak nokta hep aynı: Ölülerin mutlaka gömülmesi gerektiği, aksi halde yaşayanlara musallat olabilecekleri düşüncesi.

Bu yüzden bölümde yalnızca hayalet hikâyelerini anlatmak istemedim. Daha çok, bu inancın ne zaman ortaya çıktığını ve binlerce yıl boyunca nasıl yaşamaya devam ettiğini araştırmaya çalıştım. Okuyucuyu da bu araştırmanın bir parçası yapmak istedim.

Genç Plinius'un mektubu

Genç Plinius, M.S. 1. yüzyılda arkadaşı Licinius Sura'ya yazdığı mektupta, Atina'daki ünlü bir "hayaletli ev" hikâyesini anlatır. Rivayete göre geceleri zincir seslerinin duyulduğu evde, elleri ve ayakları zincirli bir hayalet dolaşmaktadır. Filozof Athenodoros, hayaletin gösterdiği noktayı kazdırdığında zincirlere bağlı bir iskelet bulunur. İskelet usulüne uygun şekilde gömüldükten sonra hayalet bir daha görülmez.

Bu anlatı, yalnızca antik dünyanın en eski hayalet hikâyelerinden biri değil; aynı zamanda gömülmeyen ölülerin huzura kavuşamayacağına ve doğru defin ritüelinin önemine dair inancın da en bilinen örneklerinden biri kabul edilir.

"Kesin konuşan, iddialı cümleler kuran insanlar daha çok ilgi görüyor. Ama bilim böyle işlemiyor"

- Hem söyleşinin başında hem de kitabın sonunda sık sık altını çizdiğiniz bir ifade var: "Henüz bilmiyoruz…" Bir bilim insanı için "Bilmiyorum" diyebilmek neden bu kadar değerli?

Çünkü aslında en dürüst cevap bu.

Özellikle arkeolojide geçmişe gittikçe bilinmeyenler artıyor. Bu yüzden kesin hükümler vermenin doğru olduğunu düşünmüyorum. Elbette iddialı cümleler daha çok ilgi çekiyor ama bilim böyle ilerlemiyor.

Bizim elimizde bulgular, ipuçları ve teoriler var. Ben bunları okuyucuyla paylaşmayı ve onu da araştırma sürecine dahil etmeyi daha değerli buluyorum.

Mesela Göbeklitepe'de yerleşik bir yaşam mı vardı, insanlar göçebe miydi? Bunun kesin cevabını bugün de bilmiyoruz. Ama elimizde bazı veriler var. Ben o verileri ortaya koyuyorum; ardından herkes kendi yorumunu geliştirebilir.

Bilginin yalnızca arkeologlara ait olduğunu düşünmüyorum. Bilgiye herkes eşit şekilde ulaşabilmeli. Elbette yorumlarımız farklı olabilir ama bu yorumların ortak ve şeffaf verilere dayanması gerekir.

Bilim bana göre tam da bu: Elimizdeki bilgiyi paylaşmak, bilmediğimiz yerde de rahatlıkla "Henüz bilmiyoruz" diyebilmek.

Çünkü aslında gerçek bu. Özellikle arkeolojide geçmişe gittikçe bilinmeyenler artıyor. Evet, kesin konuşan, iddialı cümleler kuran insanlar daha çok ilgi görüyor. Ama bilim böyle işlemiyor. Kanıt olmayan yerde kesin konuşmak yerine 'Henüz bilmiyoruz' diyebilmek bana göre bilim insanının en önemli sorumluluklarından biri.

- Aslında toplumu toplumla çözebilmek istiyorsunuz ve bu çok kıymetli. İş birliği yapabilmek istiyorsunuz… Taşlar, Kemikler, Efsaneler'i yazarken sizi en çok şaşırtan ya da fikrinizi değiştiren şey ne oldu?

Kitaptaki konuları seçerken "Herkes bunu bilmeli" diye düşünmedim. Daha çok benim en çok merak ettiğim ve heyecan duyduğum soruları seçtim.

Araştırma yaparken fark ettiğim en önemli şey ise Anadolu'nun ne kadar büyük bir hikâye birikimine sahip olduğu oldu. Antik Yunan'dan Roma'ya, Helenistik Dönem'den tarih öncesine kadar neredeyse her konunun bir yerinde Anadolu'ya uzanan bir bağlantı var.

Sonra şunu düşündüm: Neden bunları daha önce popüler bilim kitaplarında okumadım?

Bence bunun en önemli nedeni, Türkiye'de okuduğumuz popüler bilim kitaplarının büyük bölümünün çeviri olması. Doğal olarak Batılı yazarlar kendi coğrafyalarına odaklanıyor. Anadolu'nun hikâyeleri ise çoğu zaman arka planda kalıyor.

Mesela Neolitik Dönem denildiğinde aklımıza çoğunlukla Stonehenge geliyor. Oysa Neolitik'in başlangıcı Mezopotamya'da, Göbeklitepe'de, Karahantepe'de, Çatalhöyük'te. Stonehenge çok daha geç bir dönem ve bambaşka bir coğrafya.

Aynı durum dünyanın yedi harikası için de geçerli. İkisinin Anadolu'da olduğunu biliyoruz ama çoğumuz bu yapılarla ilgili hikâyeleri tanımıyoruz. Çünkü bunlar popüler bilim anlatılarında yeterince yer bulmuyor.

Bu yüzden yalnızca arkeolojide değil, bütün bilim alanlarında daha fazla yerli popüler bilim kitabına ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Kendi coğrafyamızın hikâyelerini de aynı ölçüde anlatabilmeliyiz.

Aslında kitapta yer verdiğim hikâyeler bile buzdağının görünen kısmı. Anadolu'nun anlatacak çok daha fazla hikâyesi var.


Stonehenge | Fotoğraf: Faruk Ekici/T24

- Son soruyu kitabın ruhuna uygun sormak istiyorum. Eğer geçmişe gidip yalnızca tek bir ana tanıklık etme şansınız olsaydı, hangi dönemi seçerdiniz?

Hiç düşünmeden Taş Tepeler* dönemini söylerim.

Bugün Taş Tepeler Projesi beni en çok heyecanlandıran çalışmaların başında geliyor. Bunun yanında henüz çok bilinmeyen ama ileride adını daha sık duyacağımız yerleşimler de var. Bence önümüzdeki yıllarda büyük keşiflere tanıklık edeceğiz.

Ama geçmişe gidebilseydim yine Taş Tepeler'e gitmek isterdim. İnsanlar nasıl örgütleniyordu? Toplumsal yapı nasıldı? Ne düşünüyorlardı? O dev taşları nasıl diktiler, duvarları nasıl boyadılar?

O dönemde yaşamak zor olurdu belki ama en azından uzaktan izleyebilmeyi çok isterdim. Sanırım bunu yalnızca ben değil, bütün arkeologlar isterdi.

*Taş Tepeler, Türkiye'nin güneydoğusunda Şanlıurfa ili çevresinde yer alan, yaklaşık 200 kilometrekarelik bir alana yayılmış 12 Neolitik döneme ait arkeolojik sit alanından oluşan bir projedir.

(Göbeklitepe, Karahantepe, Sayburç, Sefertepe, Harbetsuvan Tepesi, Gürcütepe, Çakmaktepe, Taşlıtepe, Kurttepesi, Ayanlar, Yoğunburç, Yeni Mahalle)

 


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler