İstanbul’un betonlaşan yüzü içinde var olma mücadelesi veren bitkilere, kaybolmaya yüz tutmuş renklere ve doğanın sessiz direncine tanıklık eden Su Yücel, “Şehrin Gözbebekleri” adını verdiği sergisinde yalnızca bir bitki envanteri sunmuyor; şehre, hafızaya, yaşama ve umuda dair çok katmanlı bir anlatı kuruyor.
Bugün (10 Ekim) Beyoğlu’nda bulunan Galeri Diani’de sanatseverlerle buluşacak ve 1 Kasım’a kadar ziyaretcilerini ağırlayacak olan sergi vesilesiyle Su Yücel ile çocukluğundan bugüne uzanan sanat yolculuğunu, İstanbul’un endemik bitkilerini, şiirle ve bilimle kurduğu ilişkiyi konuştuk.
BU HABERİ, T24 ABONELERİNİN DE
SAĞLADIĞI KATKIYLA OKUYORSUNUZ.
T24'E ABONE OL,
BAĞIMSIZ GAZETECİLİĞİ DESTEKLE!
Zaten abone misiniz? Üye girişi yapın
- Serginiz “Şehrin Gözbebekleri” adını taşıyor. Bu serginin çıkış noktası neydi?
Ben özellikle İstanbul sokaklarında ya da doğada yürürken, gezinirken çevreme dikkatle bakarım. Objeler, renkler, bitkiler, insanları yakından incelerim. Bir gün betonların arasında çok canlı, daha önce hiç bilmediğim bir çiçek gördüm. O çiçekle başlayan macera bana bu resimleri yaptırdı; önüme yeni bir hazine gibi yeni kapılar açtı. Bu sergide İstanbul’un kaybolmaya yüz tutmuş endemik bitkilerini ve endemik olmayan canlılarını resmettim. Yaklaşık üç yıldır endemik bitkiler ve yanı başımızdaki canlılar üzerine çalışıyorum. Bütün bu bitkiler benim için keşfedilmeyi bekleyen birer hazine gibi.
- Bu bitkilerde sizi en çok etkileyen ne oldu?
O kadar sessiz, narince, inatla, sabırla, neşeyle ve canlılıkla yaşamaya, var olmaya devam ediyorlar ki… Bunca yıkıma karşı hayatta tutunmaya çalışmaları bende hem iç sıkıntısı hem de sorumluluk duygusu yarattı. Bu nedenle konuyu yalnızca sanatsal değil, aynı zamanda bilimsel olarak da ele almaya çalıştım. Prof. Ünal Akkemik’in verdiği bilgiler ve yönlendirmeler bu sürecin şekillenmesinde çok önemli rol oynadı.
- “Ben bir botanik ressamı değilim” diyorsunuz. Bu ayrımı nasıl tarif edersiniz?
Botanik ressamı, bitkileri bilimsel doğruluğa uygun biçimde ayrıntılı olarak çizen ve onların yapısını, formunu, rengini belgeleyen sanatçıdır. Bu çalışmalar hem estetik bir değer taşır hem de botanik bilimi için görsel kayıt niteliği görür. Ben ise bitkileri gerçekçi bir botanik belge gibi resmetmedim. Kendimce onların sessizliğini, inceliğini, sabırla ve neşeyle hayata tutunmalarını, devinimlerini hissederek tuvalime aktardım. Duygumu kattım bitkileri resmederken. Ebediyen yaşamalarını dileyerek, insanların “Şehrin Gözbebekleri”yle göz göze gelmelerini istedim. Bu yüzden işlerim bilimsel bir gözlemden besleniyor ama duygusal, sezgisel ve şiirsel bir yerden kuruluyor.
- Sergide geleneksel tuval anlayışının dışına çıktığınızı da görüyoruz. Bu tercihin arkasında ne var?
Sergimi oluştururken sabit, duvara asılan geleneksel tuval fikrinden çıkmak istedim. Tablolarımı taşınabilir hale getirmek istedim. Koltuğunuzun altına alıp götürebileceğiniz, her yerde sergileyebileceğini kitap formunda resimlerim. Bir de yağ tenekelerinin üzerine resim yaptım. Hatırlarsanız eskiden anne ve babalarımız yağ tenekelerinin üzerini boyar onlara çiçek dikerdi. Nereye gidersek yanımızda taşıyabileceğimiz, yaşayan işler gibi düşündüm onları. Bu hareket duygusu, doğanın kendisiyle de çok ilişkili.
- Şiir ve edebiyatın resimlerinizde önemli bir yer tuttuğunu söyleyebilir miyiz?
Evet. Babam Can Yücel’den ötürü şiirden çok etkilendim; bu da resimlerime ayrı bir zenginlik kattı. Erken yaşta sanatla tanıştım. Evimize girip çıkan yazarlar, düşünürler, politikacılar ve sanatla dolu bir çocukluk ve gençlik yaşadım. Böyle bir yaşantının içine doğmak beni derinden etkiledi. Resme olan tutkum dolayısıyla çocukluğumda başladı ve hiç kesilmeden üretme tutkusuyla devam ediyor. Ayrıca annem Güler Yücel’in de ressam olduğunu hatırlatmak isterim.
- Sanat yolculuğunuzda farklı disiplinlerle kurduğunuz ilişki de dikkat çekiyor. Bu ilişki size ne katıyor?
Bu sanat tutkusu beni farklı disiplinlerle ilişki kurmaya da yönlendirdi ve ufkumu açtı. İnsanlarla bir arada olmak, doğada olmak, soru sormak, yeni şeyler keşfetmek beni hayata bağlıyor. Bu nedenle belgesel filmler yapmaya başladım. Belgeselleri çekerken resim yaparkenki gibi yalnız değilsiniz. İnsanlarla tanışıyor, sorguluyor iletişim kuruyorsunuz. Resimi film ile birleştirdim. Tek başınayken yaptığım resimlerden de ekip ile çalıştığım belgesel filmlerden aynı keyfi alıyorum. Benim için üretmek, yalnızca atölyede gerçekleşen bir süreç değil; insanlarla, doğayla, şehirle ve hikâyelerle kurulan canlı bir ilişki.
- “Şehrin Gözbebekleri” yalnızca bir sergi değil, aynı zamanda büyüyen bir kültür projesi olarak tanımlanıyor. Bu projeyi nasıl konumlandırıyorsunuz?
Bu sergi klasik bir resim sergisinin ötesinde, zaman içinde derinleşecek bir proje. Sergi süresince farklı disiplinlerden insanların bir araya gelmesi, konuşması, düşünmesi benim için çok değerli. Çünkü mesele yalnızca resim yapmak değil; doğaya, şehre, yaşam hakkına ve hafızaya birlikte bakabilmek.
- İzleyicinin bu sergiden nasıl bir duygu ya da farkındalıkla ayrılmasını istersiniz?
İnsanların bu bitkilerle göz göze gelmesini istiyorum. Onların sessiz ama güçlü varoluşunu fark etmelerini, şehrin içinde kaybolan renkleri yeniden görmelerini diliyorum. Bu sergi nostaljik bir romantizm değil; canlı, diri ve umut dolu bir farkındalık çağrısı. Bunca yıkıma rağmen yaşamaya devam eden bu küçük canlılar, bana umudu ve sorumluluğu aynı anda hatırlatıyor. İzleyicilerin de aynı şeyi hissetmesini umut ediyorum.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


