Edebiyatın ve sahne sanatlarının en bilinen kadın karakterlerinden Carmen, İspanyol dansının dünyaca ünlü yıldızı Aída Gómez’in koreografisiyle İstanbul izleyicisiyle buluşuyor.
14 yaşında Ballet Nacional de España’ya katılan, üç yıl içinde başdansçılığa yükselen ve 30 yaşında kurum tarihinin en genç sanat yönetmeni olan Gómez; Carmen’in hikâyesini flamenko ve İspanyol dansı formlarıyla sahneye taşıyor. Georges Bizet’nin müziklerini, flamenko gitaristi ve besteci José Antonio Rodríguez’in bu yapım için hazırladığı bestelerle bir araya getiren gösteri, İstanbul Kültür Yolu Festivali kapsamında bu akşam (4 Ekim) Atatürk Kültür Merkezi’nde (AKM) sahnelenecek.
BU HABERİ, T24 ABONELERİNİN DE
SAĞLADIĞI KATKIYLA OKUYORSUNUZ.
T24'E ABONE OL,
BAĞIMSIZ GAZETECİLİĞİ DESTEKLE!
Zaten abone misiniz? Üye girişi yapın
Gómez temsil öncesinde; geleneksel İspanyol dansı ile çağdaş estetik arasındaki dengeyi, yönetmen Carlos Saura ile çalışmanın vizyonuna etkilerini, sahnelediği Carmen koreografisinin 20 yıllık değişim sürecini ve iki ülke arasındaki kültürel bağları T24’e anlattı.
TIKLAYIN | Bestecisini önce öldüren sonra yücelten bir opera: Carmen

- Geleneksel İspanyol dansı ile çağdaş estetik arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz? Koreografinizde Carmen’in özgürlük tutkusu sahne diline nasıl yansıyor?
Benim için bu bağın temelinde hakikat var. Flamenko saklanmanıza izin vermez; aşkı, arzuyu, acıyı ve ölümü süslemeden anlatır. Carmen de aynı şekilde yaşar; hayatla doğrudan yüzleşir ve sonuna kadar gider. Bu nedenle flamenko bu esere sonradan eklenmiş bir unsur değil, Carmen’in ruhuna girmenin doğal bir yoludur.
Benim Carmen yorumum bir kadının bakış açısından doğuyor. Onun özgürlüğü, kendi kararlarını verebilmesi ve aynı zamanda çelişkileri ilgimi çekiyor. Onu bir kalıba sokmak ya da yargılamak istemiyorum. Yoğun yaşayan, hata yapan, istediği zaman seven ve seçimlerinin sonuçlarını kabul eden bir kadını anlatmak istiyorum.
Sahnede ise seyircinin, hikâyeyi anlamadan önce atmosferi hissetmesini istiyorum. Işık, müzik, kostümler ve bedenler birlikte bir tehlike ve özgürlük duygusu yaratmalı. Ardından her bir unsur seyirciyi yavaş yavaş Carmen’in iç dünyasına taşımalı.

- Carlos Saura gibi ustalarla çalışmak, sinemanın o görsel dili; sahnede beden, mekân ve ışık kullanımınızı nasıl etkiledi
Kariyerim boyunca Antonio Gades, Maurice Béjart gibi çok büyük ustalarla çalışma şansım oldu. Onlardan aldığım düzeltmeleri, tavsiyeleri ve çalışma disiplinini bugün hâlâ taşıyorum. Carlos Saura ile çalışmak ise dansa başka bir gözle bakmamı sağlayan çok özel bir deneyimdi.
Salomé’de sahne ile sinemanın iki farklı anlatım biçiminin nasıl buluşabildiğini çok yakından deneyimledik. Beden tek başına değil; müzik, ışık, kostüm ve mekânla birlikte bir atmosfer yaratıyor. Benim için koreografi de yalnızca adımlardan oluşmuyor. Bütün bu unsurlar bir araya geldiğinde anlatmak istediğiniz duygu ortaya çıkıyor. Sinemanın görsel bakışı da bu bütünlüğü çok daha güçlü biçimde görmemi sağladı.

- Bu koreografiyi ilk kez sahnelediğiniz 2006’dan bugüne geçen yıllar içinde sizin Carmen karakterine bakışınızda neler değişti? Ayrıca 20 yılda sizin sahnelediğiniz Carmen temsili nasıl bir dönüşüme uğradı?
Çok şey değişti. İnsan gençken Carmen’e dışarıdan bakabiliyor, hatta onu yargılayabiliyor. Olgunlaştıkça onun hem aydınlık hem de karanlık taraflarını anlamaya başlıyorsunuz. Bugün beni yalnızca onun gücü değil; kırılganlığı, yalnızlığı ve kendi kurallarıyla yaşamanın karşılığında ödediği bedel de ilgilendiriyor.
Hayat insana direnmek, yeniden ayağa kalkmak ve devam etmek zorunda olduğunu öğretiyor. Yıllar içinde Carmen’in, kimliğinden ödün vermeden hayatta kalma ihtiyacını çok daha iyi anlamaya başladım. Bugün onu daha az dürtüsel ve kendi özgürlüğünü savunmanın ne gerektirdiğinin daha fazla farkında olan bir kadın olarak görüyorum.
Dolayısıyla yıllar içinde yalnızca benim Carmen’e bakışım değil, sahnedeki Carmen de değişti. Artık onun kırılganlığına, seçimlerinin sonuçlarına ve özgürlüğü uğruna ödediği bedele daha fazla alan açıyorum.

- Geçmiş yıllarda Ankara, Mersin ve Bodrum’da Türkiye seyircisiyle buluştunuz. Son dönemde ise İspanya ve Türkiye arasında çok güçlü bir kültürel ve vicdani yakınlaşma yaşanıyor; öyle ki Başbakanınız Pedro Sánchez’in politik duruşu Türkiye’de büyük bir sevgi ve takdir topluyor. İki Akdeniz ülkesi arasındaki bu özel bağın yarattığı atmosferde, yıllar sonra İstanbul’da sahneleyeceğiniz Carmen temsilinde, izleyicinin salonda çok daha farklı/özel bir enerjiyle yer alacağını düşünüyor musunuz?
Evet, öyle düşünüyorum. Türk ve İspanyol toplumlarının müzikle çok fiziksel ve duygusal bir ilişkisi var. İki kültürün birbirinde tanıyabileceği ritimler, melismalar; acıyı ve sevinci ifade etme biçimleri bulunuyor. Aynı kültürler olduğumuzu söylemiyorum ama birbirimizi çok derin bir yerden dinlemeyi bildiğimize inanıyorum.
İstanbul da farklı dünyaların bir arada varoluşunu çok iyi anlayan bir şehir. Carmen de zıtlıklardan oluşuyor: gelenek ve başkaldırı, güç ve kırılganlık, duyusallık ve trajedi. Bu kadar çok farklı hafızayı ve duyarlılığı bir araya getiren bir şehirde, bu karşıtlıkların özel bir karşılık bulabileceğine inanıyorum.
İstanbul seyircisinin Carmen’i uzak bir hikâye olarak değil, son derece insani bir çatışma olarak görmesini umuyorum. Carmen özgürlükten, arzudan, kıskançlıktan ve kaderden söz ediyor; bunlar herhangi bir ülkeye ait olmayan duygular. Seyircinin kendisini müziğe ve bedenlere bırakmasını ve kendi Carmen’ini bulmasını diliyorum.
TIKLAYIN | OPERA VE BALE SAHNESİ
Aída Gómez kimdir?
|
Aída Gómez

