Yetişkinlik kaosunu anlatan ‘Her Şey Mümkün’ün yaratıcıları: Kadın karakterleri ‘sevilebilir’ olmaya zorlamadık; derdimiz “Doğru hayatı mı yaşıyorum” hissi

Yetişkinlik kaosunu anlatan ‘Her Şey Mümkün’ün yaratıcıları: Kadın karakterleri ‘sevilebilir’ olmaya zorlamadık; derdimiz “Doğru hayatı mı yaşıyorum” hissi

her şey mümkün

20’li yaşlarının sonunda İstanbul’da hayatta kalmaya, yetişkinlik beklentilerini karşılamaya ve “doğru hayatı” kurmaya çalışan iki kadın: Meriç ve Deniz. Zar zor buldukları kiralık daireden çıkarılmamaya, “elalem ne der” baskısını duymamaya, ekonomik sıkışmışlık ve gelecek kaygısı arasında kendilerine alan açmaya çalışıyorlar.

TOD’da izleyiciyle buluşan Mine Özgüle ve Miray Karabulut’un birlikte kaleme aldığı, başrollerini de üstlendiği Her Şey Mümkün, adını 20’li yaşlarda hem umutla hem de hafif bir ironiyle tekrarlanan o cümleden alıyor.

ABONE OL

Günlük hayatın küçük krizleri, iki yakın arkadaşın absürt konuşmaları ve erkek egosuyla baş etmek için geliştirdikleri taktikler üzerinden ilerleyen Her Şey Mümkün, izleyiciye tanıdık anlar ve sohbetleri yeniden yaşatmayı amaçlıyor.

Sosyal medyada paylaştıkları videolarla tanınan Mine Özgüle ve Miray Karabulut, kısa video formatında kurdukları mizah dilini bu kez bir dizi hikâyesine taşıyor. İkili, “mükemmel kadın” ya da “kusursuz dostluk” portresi çizmek yerine; hataları, zıtlıkları ve kırılganlıkları olan bir arkadaşlık anlatısı kurmayı önemsediklerini söylüyor.

Sosyal medyadan ekranlara uzanan hikâyenin çıkış noktasını, modern kadının 'metropol mücadelesini', 'Her Şey Mümkün'ün -aynı zamanda başrolleri de olan- yaratıcılarıyla konuştuk.

Birlikte bir dizi yazma yolculuğunuz nasıl başladı? Yollarınız nasıl kesişti?

Mine Özgüle: Bana Instagram’da yaptığım videoların üzerine bir yapımcıdan dizi teklifi geldi. Ben de bu süreci tek başıma yaşamak istemediğime karar verdim. Beraber yazabileceğim bir arkadaşım hayatımda yoktu. Kim olabilir, kimin vizyonuna güvenebilirim derken aklıma Miray geldi ve ona ulaştım. 

Miray Karabulut: Tesadüfen karşılaştığımız ve sadece selamlaştığımız bir etkinlik sonrası, Mine’nin kendi sözleriyle “sadece içindeki sesi dinleyerek” bana sosyal medya üzerinden mesaj atması ve dizi yazmayı teklif etmesiyle başladı.

Yazma süreciniz nasıl ilerledi? Meriç ve Deniz’i oynamak da hep aklınızda mıydı yoksa süreç içinde mi gelişti?

M.Ö: Biz aslında başka bir dizi yazmıştık. Onun içindeki arkadaşlık hikayesini alıp Her Şey Mümkün’e çevirdik. En başta hayallerimizdeki Meriç ve Deniz değildi. Süreç içinde bizimle beraber oluştular, büyüdüler. Yazar olarak biz geliştikçe onlar da gelişti.

M.K Yazdığımız senaryoyu canlandırmak, ikimizin de hayatı boyunca büyük bir hayal ve hedef olmuş. Bu süreçte de bu hayaller ortak oldu diyebiliriz. Başka bir hikâyeyle başladığımız yazım süreci, daha sonra Tarkan gibi “değişerek ve gelişerek” kendini Meriç ve Deniz’in hikayesine evriltti.

İki arkadaşın birlikte bir yaratıcı süreçte yer alması nasıl bir deneyim? Birlikte yazarken birbirinizi en çok hangi konuda tamamladığınızı düşünüyorsunuz?

M.Ö: Arkadaşlığımız dizi yazarak başladı. Yazma süreci boyunca arkadaş olduk. Miray’la beraber çalışırken kendimi inanılmaz anlaşılmış hissediyorum. Bu sanırım en keyifli tarafı. Ne yapmak istediğimi hemen anlıyor ve üzerine bir de ekleyerek yeni bir şey üretiyor. Karşılıklı bir hemen anlama ve anlatma hâli var. Onu çok seviyorum. Çok farklı kişiler olmamıza rağmen beynimizin bir kısmı baya aynı çalışıyor.

M.K: Gerçekten Mine ile bu süreci yaşamak benim için büyük şanstı. Hiç tanımadığım bir insanla, hiç tecrübem olmayan bir yolculuğa bu kadar uyumlu çıkabileceğimi ben de bilmiyordum. Gerçekten birbirimizi tamamlayan bir üretim sürecimiz olduğunu gördük. Beynimizin eşleşip, bir düşündüğü anlar çok oldu. Bunun be kadar zor bulunan bir şey olduğunu bildiğimiz için kıymetini bilmeye çalıştık.

Komedi dizileri Türkiye’de ana akımda çok sık yapılmıyor; yapıldığında da çok seviliyor çünkü özlenen  ve sevilen bir tür. Sizin için komedi, kültür sanatta nasıl bir yer tutuyor?

M.Ö: Komedi benim en sevdiğim tür. Keşke ülkemizde daha çok komedi dizisi yapılsa, bakıldığında çok evrensel bir komedi anlayışımız olduğunu düşünüyorum. Neyle dalga geçtiğimiz, neye gülemediğimiz, neyi absürtleştirdiğimiz aslında yaşadığımız dönemi çok iyi anlatıyor. Belki de bu yüzden az yapılıyor ama iyi yapıldığında çok sahipleniliyor. 

M.K: Komedi zaten bizim kültürümüzün çok önemli ve büyük bir parçası. Konuşma dilimizden, mimiklerimize, tavırlarımıza aslında çok bizim insanımıza yakışan ve ait bir tür. Sonucunda da çok güzel ve değerli işler başarıldı zaten. Günümüz koşulları maalesef hem sektörü hem de insanlarımızı komediden ve gülmekten mahrum bırakıyor. Umuyorum ki bu durum tekrar bir değişim sürecine girer ve birçok şeyle beraber, komedi içerikleri de hak ettiği, ait olduğu yere döner. 

Dizide mizahı kurarken “şununla dalga geçebiliriz ama şununla geçemeyiz” dediğiniz sınırlar oldu mu

M.Ö: “Bunu söylersek şuraya çekilebilir” gibi düşündüğümüz şeyler oldu. Özellikle sosyal medya bu anlamda bir şeylerin çok kolay yanlış anlaşılabileceği bir yer.

M.K: Tabi ki, mecburen. Çok hassas zamanlarda ve durumlarda yaşıyoruz. Söylemek istediğiniz şeyler, hiç olmadık şekillerde yorumlanıp, hiç olmadık sonuçlar doğurabiliyor. Özellikle sosyal medyanın tehlikeli gücüyle. O yüzden tabi ki yer yer dikkat etme ihtiyacı duyduk. 

Kadınlar komedi ürettiğinde hâlâ ayrı bir başlıkla konuşuluyor. Bu sizi yoruyor mu, yoksa hâlâ vurgulanması gereken bir mesele olduğunu düşünüyor musunuz?

M.Ö: Keşke vurgulanmak zorunda olmasa. Yoruyor, çünkü ideal dünyada komedinin cinsiyeti olmaması gerekir. Kimsenin bir erkeğe ‘erkek mizahı yapıyorsun’ diye yaklaşmaması gibi, kadınların da sadece ürettikleri işle konuşulması güzel olurdu. 

M.K: Sadece komedi değil, birçok sektörde ve dalda bu vurgu devam ediyor ve tabi ki yoruyor. Cinsiyetlerden bağımsız; üretimlerin, emeklerin eş değer gördüğü bir düzende olmak için uğraşıyoruz. 

Türkiye’de komedide kadın karakterlerin temsili sizce nasıl bir yerde duruyor? Meriç ve Deniz’i yaratırken bu alandaki hangi kalıplarla oynamak ya da hangi kalıpların dışına çıkmak istediniz?

M.Ö: Meriç ve Deniz’i yaratırken bizim en çok istediğimiz şey, onları ‘sevilebilir kadın karakter’ olmaya zorlamamaktı. Hata yapan, kıskanan, komik derecede yanlış kararlar veren, bazen çok haklı bazen inanılmaz sinir bozucu olabilen karakterler olsun istedik. İzleyenlerin arkadaşı gibi hissetmesi bizim için çok önemliydi. Kalıpların dışına çıkmaktan çok, günlük hayatın absürdlüğünün komedisini yapmak istedik. Gözlemlerimiz, yaşadıklarımız, yaşasak çok güleceğimizi hayal ettiğimiz ne varsa yazdık.

M.K: Meriç ve Deniz doğruları ve iyiliklerinin yanı sıra; hatalarıyla, ayıplarıyla da karşımıza çılan iki kadın. Bunları birbirleriyle çelişirken de, desteklerken de  tecrübe ettiklerini göreceğiz. Bizim için önemli olan gerçek karakterler ve gerçek bir arkadaşlık izlemekti.  

Dizideki mizahın seyircide nasıl bir karşılık bulmasını umuyorsunuz?

M.Ö: Arkadaşlarını izliyorlarmış gibi hissetmelerini çok isterim.

M.K: İnsanların kendinden bir yer bulmaları, en önemli duygulardan biri diyebilirim. 

Meriç ve Deniz birbirine zıt iki karakter ama aynı zamanda çok ortak bir kaygı alanında buluşuyorlar. Bu ikiliği kurarken çıkış noktanız neydi? Nasıl bir arkadaşlık hikâyesi izleyeceğiz?

M.Ö: Karakter olarak çok zıtlar. Meriç daha duygusal, dürtüsel ve romantik; Deniz daha kontrollü, mantıklı ve inatçı. Ama ikisinin de dertleri aynı. Yetişkin olma baskısı, ekonomik sıkışmışlık, yalnızlık, aşk, gelecek kaygısı ve ‘doğru hayatı mı yaşıyorum?’ hissi. Çıkış noktamız günlük hayatlarımızın meselelerinden geliyor. 

M.K: Sadece iyi veya sadece kötüden ibaret olmayan; dürüst bir arkadaşlık hikayesi bekliyor diyebilirim.

Meriç ve Deniz’in arkadaşlığında sizin en çok göstermek istediğiniz duygu neydi? 

M.Ö: Sanırım en çok göstermek istediğimiz duygu şu: Birinin seni tamamen anlamasa bile yanında kalmak istemesi. Meriç ve Deniz her konuda anlaşan insanlar değil; birbirlerini yargıladıkları, delirttikleri, hatta bazen istemeden yaraladıkları oluyor. Gerçek arkadaşlık buna rağmen birbirinin yanında olmak istemek gibi geliyor. 

M.K: Zıtlıklarını, farklılıklarını kabul etmiş ve birbirini bunlarla sevip, destekleyen dürüst bir arkadaşlık hikayesi izletmek istiyoruz. 

20’li yaşların sonu, kadınlar için biraz “artık her şeyi çözmüş olman gerekiyormuş” hissinin arttığı bir dönem. Siz bu yaş aralığını yazarken nerelerden beslendiniz? Dizinin adı umutlu bir ruh hâlinden mi geliyor yoksa ironi mi?

M.Ö: ‘’Her şey mümkün’’ün hem umutlu hem negatif bir anlamı olmasını çok seviyorum. Bunu tabii ki bilerek istedik. Kendi yaşadıklarımızdan oldukça beslendik. Her Şey Mümkün aynı zamanda bir büyüme hikayesi.

M.K: Kendi “büyüme, yaşlanma, yetişkin olma” sancılarımızdan, kaygılarımızdan elbette çok beslendik. “Her şey mümkün” tam olarak iyi-kötü iki durumu da karşılayan bir isim olarak seçtik. Umuyoruz ki izleyici en az birine ait parçasını bulur kendinden, bir yerde. 

Her Şey Mümkün’de 20’li yaşlarının sonundaki iki kadının hikâyesini izliyoruz. Sizce komedide kadınların hangi yaş dönemleri, hangi hayat evreleri yeterince temsil edilmiyor? Siz başka hangi evreleri sunmak isterdiniz?

M.Ö: Kadınların gerçek hayatın içindeki en gerçek ve basit dertleri çok fazla izlediğimiz hikâyeler değil. Kıllarını almak istemeyen bir kadın karakter görmüyoruz pek fazla. Bu yüzden büyüme hikayeleri çok fazla ilgimi çekiyor. Büyüme sancısı kadar ortak bir dert olamaz bence.

M.K: Her dönemin kendine ait malzemesi, kaygısı, güzellikleri, maceraları var. Sadece isimleri değişiyor. Büyüme kaygısı, yetişkinliğe; yetişkinlik kaygıları yaşlanmaya. İlerde bunların hangisine ait hissedeceğimi ya da yepyeni bir duyguya bürünüp bürünmeyeceğimi bilmiyorum. O yüzden merakla bekliyorum bu sorunun cevabını ben de diyebilirim. 

İlgili İçerikler