Hatay'da ağır yıkıma neden olan 6 Şubat depremlerinin ardından eve kapanıp üç yıl boyunca dışarı çıkmayan, kişisel bakımını gerçekleştirmeyen 23 yaşındaki B.Ö'nün yaşadığı zorluklar basında yer aldı. Özbay'ın bu üç yıl boyunca yaşadıklarına ve Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'nın desteğiyle yapılan kontrollere ve temizlik sürecine dair her gün yeni bir görüntü medya tarafından yayınlandı. Durumu hakkında analizler yapıldı, hastalığına dair tanı konulmaya çalışıldı, eleştirildi ya da yardım çağrısı yapıldı. Peki, bir konunun "haber değeri" sadece onun ilginçliği ile ölçülebilir mi? Travma yaşayan bir insana dair tüm detayların medyada irdelenmesi ne kadar doğru?
Kamuoyuna yansıyan B. Ö. ile ilgili haberler için uzmanlar medyanın etik sorumluluğuna dikkati çekerek, "travma yaşayan insanın teşhir edilmesi" uyarısı yapıyor. Bir haberin dili, seçilen görüntüler ve kullanılan başlıklar, yalnızca izleyiciyi değil, benzer deneyimleri yaşamış kişileri de etkiler. Medya Ombudsmanı Faruk Bildirici, "Gazeteci olarak ilk gözetmemiz gereken insan sağlığıdır, haber değil insan önceliklidir her zaman" derken; Uzman Psikolog Ece Önder de, "Ne anlattığımız kadar, nasıl anlattığımız da önemli" diyerek, medyanın etik sorumluluğuna dikkati çekiyor. Önder, "Medyada yer alan her içerik, yalnızca 'bugün' için değil, gelecekteki etkileri düşünülerek hazırlanmalıdır" uyarısında bulunuyor.
BU HABERİ, T24 ABONELERİNİN DE
SAĞLADIĞI KATKIYLA OKUYORSUNUZ.
T24'E ABONE OL,
BAĞIMSIZ GAZETECİLİĞİ DESTEKLE!
Zaten abone misiniz? Üye girişi yapın
Şengül Hablemitoğlu: Kişi karar verebilecek durumda değilken tıbbi kayıtlarını bilgisi dışında kamuya açıyorsanız bu teşhir etmektir
Aile ve Yas Danışmanı Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu, X hesabından bir paylaşım yaparak konuya dair görüşlerini açıkladı. Hablemitoğlu "Rıza, kavramına dair bomboş bir yerdeyiz. Rıza, kişinin bilinçli, özgür, baskı altında olmadan onay vermesi ile ilgili. Oysa çoğu zaman, Hatay'da evinden 3 yıldır çıkmayan gençte olduğu gibi, o görüntüleri paylaşmaktaki niyetle mahremiyet arasındaki çatışma ve utancın boyutları kimsenin umurunda değil. Kişi karar verebilecek durumda değilken ya da üzerinde toplumsal baskı varsa, tıbbi kayıtlarını bilgisi dışında kamuya açıyorsanız bu teşhir etmektir. Hangi güçle, hangi hakla bunu yapıyorsunuz? İnsanların duyguları, hikâyeleri, hatta travmaları birer tüketim nesnesi haline geldi. Bir gencin 'üç yıl sonra banyoya girmesi' dramatik bir 'öncesi-sonrası hikâyesine' dönüştürülüyor; izleyenlerin duygulanması, ağlaması, paylaşması isteniyor," dedi.
Medya Ombudsmanı Bildirici: Gazeteci olarak ilk gözetmemiz gereken insan sağlığıdır; haber değil insan önceliklidir
Faruk Bildirici
Özbay'a dair haberlerin medyada yer alış biçimine dair görüşlerini sorduğumuz Medya Ombudsmanı Faruk Bildirici, Şengül Hablemitoğlu'nun sözlerine katıldığını söyleyerek, net bir yanıt verdi: "Gazeteci olarak ilk gözetmemiz gereken insan sağlığıdır, haber değil insan önceliklidir her zaman."
Bildirici şu değerlendirmede bulundu:
"Ben de Şengül Hablemitoğlu'nun sözlerine katılıyorum. Bu olayda belli ki, annesi çare olarak gördüğü için gazeteci çağırmış. Ama gencin psikolojik açıdan sorunlu olması nedeniyle serbest ve özgür bir rızasının varlığından söz edilemez. Her ne kadar valilik ve bakanlık duruma el koymuş, gencin sağlığına kavuşması ve sosyal yaşama yeniden dönmesi için çaba harcamışlarsa da bu gençle ilgili haber ve paylaşımlar bundan sonra yaşamı boyunca onu takip edecek. Biz gazetecilerin de katkısıyla oluşan bu dijital ayak izi, ona gelecek yaşamında yük olacak; bu gecmişten bir türlü kurtulamayacak. Bunun da ilerde psikolojisini nasıl etkileyeceğini bilemeyiz. Gazeteci olarak ilk gözetmemiz gereken insan sağlığıdır, haber değil insan önceliklidir her zaman."
Uzman psikolog Ece Önder: Bir kişinin yaşadığı zorlukların kamuoyuna taşınması, yalnızca "bilgilendirme" değil, aynı zamanda etik bir sorumluluktur
Ece Önder
Travma ve Afet Ruh Sağlığı alanında uzman psikolog Ece Önder'le de konuyu daha ayrıntılı biçimde ele aldık. Önder, hem sahada psikososyal destek projelerinde çalışıyor hem de ofiste yetişkinlerle bireysel olarak terapi görüşmeleri yürütüyor. Önder aynı zamanda Travma ve Afet Ruh Sağlığı Çalışmaları Derneği (TARDE) Yönetim Kurulu üyesi.
Önder, bu konunun medyada yer alış biçimine ve nasıl olması gerektiğine dair önemli değerlendirmelerde bulundu:
- İki yıldır evinden çıkmayan ve temel bakımlarını dahi yerine getirmeyen gence dair haberlerin medyada yer alış biçimini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu tür haberler, toplumun ruh sağlığına yönelik farkındalığını artırmak açısından önemli elbette. Ancak travma yaşamış bireylerin hikâyeleri, haber diliyle buluştuğunda çok dikkatli bir denge gözetilmeli.
Bir kişinin yaşadığı zorlukların kamuoyuna taşınması, yalnızca "bilgilendirme" değil, aynı zamanda etik bir sorumluluktur.
Medya dili, kişinin zorluklarını anlatırken onu teşhir etmeden, mahremiyetine zarar vermeden ve toplumsal merakla kişisel acı arasındaki çizgiyi koruyarak kurulmalıdır.
"Bazı durumlar görünürlük değil, sessizlik ve özen ister"
- Bazı haberlerde ve sosyal medyada gencin "zorla evinden çıkarıldığı" yönünde ifadeler kullanıldı. Ancak elimizde bu sürecin psikiyatrik gerekçelerine dair net bir bilgi yok. Böyle durumlarda medyanın hangi sınırlar içinde haber yapması gerekir? Müdahale "istem dışı yatış" kapsamında değerlendirilebilir mi?
Bu tür durumlarda aceleyle bir kanaate ulaşmamak gerekir çünkü dışarıdan gördüğümüz, sürecin yalnızca küçük bir parçası. Şu anda elimizde bu müdahalenin psikiyatrik gerekçelerine veya tıbbi değerlendirmesine dair resmi bir veri bulunmuyor. Dolayısıyla kesin olarak "zorla çıkarıldı" ya da "istem dışı yatış uygulandı" demek doğru olmaz.
Bununla birlikte, genel olarak bazı ruhsal durumlarda -örneğin ağır depresyon, psikotik belirtiler veya kendine zarar verme riski olan tablolar- bireyin rızası aranmaksızın koruyucu müdahale yapılabilir.
Bu tür uygulamalar, kişinin özgürlüğünü kısıtlamak için değil, hayati güvenliğini sağlamak için devreye girer. İstem dışı yatış kararı da bu çerçevede, hekimlerin ve ilgili kurumların değerlendirmesiyle alınır.
Medyaya düşen sorumluluk ise bu süreçleri sansasyonel biçimde yansıtmak yerine, saygılı, travmaya duyarlı ve bilgilendirici bir dil kullanmaktır. Çünkü bazı durumlar görünürlük değil, sessizlik ve özen ister.
"Bir kişinin yaşadığı süreci teşhir etmeden, insani bir mesafeyle aktarabilmek, etik haberciliğin en temel göstergesidir"
- Medya kısmına dönersek, travma alanında çalışan bir uzman olarak size özellikle sormak istiyorum: Medya travma yaşamış kişilere dair haber yaparken nelere dikkat edilmeli? Neler yapılmamalı? Haber yapılacaksa gözetilmesi gereken hassasiyetler neler olmalı?
Medyada travma yaşayan kişilerin hikâyelerine yer verilirken, sadece haberin içeriği değil, o haberin kişide ve toplumda nasıl bir etki bırakacağı da düşünülmelidir. İşte tam bu noktada, travmaya duyarlı habercilik devreye girmeli.
Travmaya duyarlı habercilik, yalnızca bilgi vermek değil, toplumdaki bireyleri yeniden travmatize etme olasılığını önleme sorumluluğudur.
Bir haberin dili, seçilen görüntüler ve kullanılan başlıklar, yalnızca izleyiciyi değil, benzer deneyimleri yaşamış kişileri de etkiler. Bu nedenle "ne anlattığımız" kadar, "nasıl anlattığımız" da önemlidir.
Bir kişinin yaşadığı süreci teşhir etmeden, insani bir mesafeyle aktarabilmek, etik haberciliğin en temel göstergesidir.
Travmaya duyarlı yaklaşım, sadece bireysel bir etik tercih değil, medya kurumlarının kendi çalışma kültürlerine entegre etmesi gereken bir çerçevedir.
Bu yaklaşım; haberi hazırlayan ekipten editöre, kameramandan başlık atan kişiye kadar herkesin, kırılgan gruplarla ilgili haberlerde özel bir farkındalıkla hareket etmesini gerektirir. Bu sebeple ekip içinde travma konusunda deneyimli uzmanlara yer verilmesi de önemlidir.
Yani mesele sadece duyarlı haber yazmak değil, duyarlılığı haberciliğin bir standardı haline getirebilmek.
"Etik habercilik, 'göstermeden gösterebilme' becerisidir"
- "Ailesi basına haber vermese ve gündem olmasa çocuk o şekilde hayatına devam edecekti," yorumları da yapılıyor. Haberlerin olumlu yönde katkısının da olabileceğini düşünürsek, sizce medyada bu tarz haberler ele alınırken haber değeri, etik ve insan sağlığı dengesi nasıl kurulmalı?
Bu tür durumlarda haberin varlığı değil, sunuluş biçimi belirleyicidir. Bir haber, toplumsal farkındalık yaratabilir; ancak bu farkındalık, kişinin onuruna zarar vererek değil, onu koruyarak sağlanmalıdır.
Etik habercilik, "göstermeden gösterebilme" becerisidir. Yani asıl mesele, haberin yapılması değil, nasıl bir dil ve niyetle yapıldığıdır.
Medyada bu tür konular işlenirken "haber değeri" ile "insan onuru" arasındaki denge mutlaka gözetilmelidir. Çünkü bir yandan toplumu bilgilendirirken, diğer yandan kişiyi yeniden incitme riski vardır. Travmaya duyarlı yaklaşım, tam da bu dengeyi kurmanın yoludur.
"Medyada yer alan her içerik, yalnızca 'bugün' için değil, gelecekteki etkileri düşünülerek hazırlanmalıdır"
- Bu tür yayınların gencin iyileşme ve sosyal yaşama dönme olasılığını zorlaştırdığını söyleyebilir miyiz? Çünkü dijital ayak izi artık hayatı boyunca onunla birlikte olacak.
Evet, dijital çağda görünür hale gelen her bilgi, kişisel tarihin bir parçası haline geliyor. Bu da travma yaşayan biri için ikinci bir yük oluşturabiliyor. Kişi ileride iyileşse bile, geçmişteki görüntüleri ya da haber içerikleri onunla yaşamaya devam ediyor. Bu durum, iyileşme sürecini yavaşlatabilir, toplumsal etkileşimini zorlaştırabilir. Bu nedenle medyada yer alan her içerik, yalnızca "bugün" için değil, gelecekteki etkileri düşünülerek hazırlanmalıdır.
Haber geçici, dijital iz kalıcıdır. İyileşmenin mümkün olabilmesi için, görünürlük kadar koruyuculuk da önemlidir.
"Rıza, sadece 'izin verilmiş' olması anlamına gelmez"
- Gencin ve ailenin rızası ile çekim yapılması bu haberlerin etik açıdan doğru olduğu sonucunu doğurur mu? Bu durumundaki birinin "rıza" gösterebileceğinden / karar alabileceğinden" söz edebilir miyiz?
Rıza, sadece "izin verilmiş" olması anlamına gelmez. Kişinin o anda karar verebilme kapasitesi, ruhsal durumu ve farkındalık düzeyi de değerlendirilmelidir. Ağır depresif ya da psikotik süreçlerde birey, kendi yararına karar verebilecek durumda olmayabilir. Dolayısıyla etik yaklaşımda asıl ölçüt, kişinin korunmasıdır. Rızanın varlığı kadar, bu onayın kişinin yararına sonuç doğurup doğurmayacağı da etik değerlendirmenin bir parçasıdır.
"Önemli olan, 'Bu kişi ne yaşıyor?'dan çok 'Biz bu duruma nasıl daha duyarlı yaklaşabiliriz?' sorusudur"
- Bunların yanı sıra yine basında ve sosyal medyada gencin yaşadıklarına dair "tanı koymaya çalışma" gibi durumlarla da karşılaştık. Buna dair ne söylemek istersiniz?
Bir kişinin kısa bir görüntüsünden ya da davranışından yola çıkarak tanı koymak doğru değildir. Tanı, kapsamlı bir klinik değerlendirme ve uzun süreli gözlem gerektirir.
Sosyal medyada yapılan bu tür yorumlar, farkında olmadan kişiyi etiketleyen bir dile dönüşür. Bu da hem o bireyin hem de benzer süreçlerden geçen kişilerin toplumsal algı açısından zarar görmesine yol açar.
Oysa önemli olan, "Bu kişi ne yaşıyor?"dan çok "Biz bu duruma nasıl daha duyarlı yaklaşabiliriz?" sorusudur.
"Adil hizmet dağılımı, etik medya dili ve toplum temelli dayanışma bir araya geldiğinde iyileşme gerçekten başlar"
- Sonuç olarak neleri vurgulamak istersiniz?
Büyük afetlerden sonra sadece yapılar değil, aileler ve toplumsal bağlar da dağılır. Parçalanmış aileler, bakım yükü artan yaşlılar, kayıp yaşamış çocuklar derken sağlık sisteminin en kırılgan halkaları görünür olur. Bu yüzden afet sonrası süreç, yalnızca psikolojik değil, ciddi bir halk sağlığı sorunudur.
Afet sonrası hem sağlık hem ruh sağlığı gereksinimleri artarken, bu hizmetlere erişim çoğu zaman azalır. İnsanlar barınma, güvenlik, geçim gibi temel ihtiyaçlara yöneldikçe ruhsal destek ertelenir; bu da yoksulluk ve yoksunluğu derinleştirir. Bu nedenle sağlık hizmetleri planlanırken "herkese eşit" değil, ihtiyaca göre adaletli bir dağılım hedeflenmelidir.
Afetten etkilenen bölgelerde koruyucu ruh sağlığı çalışmaları güçlendirilmeli, toplum tabanlı destek mekanizmaları yaygınlaştırılmalıdır.
Yerinde değerlendirme, erken müdahale ve güven temelli hizmetler, sorunların kronikleşmeden çözülmesini sağlar. Sonuçta afet sonrası ruh sağlığı bireysel değil, kamusal bir sorumluluktur.
Adil hizmet dağılımı, etik medya dili ve toplum temelli dayanışma bir araya geldiğinde iyileşme gerçekten başlar.


