Başka Bir Dünya Değil: Füsun Aymergen’le kendi adaletini kuran kadınları ve hissettiğimiz sessiz kayıpları konuştuk

Başka Bir Dünya Değil: Füsun Aymergen’le kendi adaletini kuran kadınları ve hissettiğimiz sessiz kayıpları konuştuk

"Evlat kaybı, insan hayatının en büyük kaybı. Belki de yaşam döngüsünde en çok yaralayan kırılma bu. Öykülerimde bu tema kendiliğinden dönüp dolaşıp yer buldu; çünkü ölümün, yası en derin yaşatan hâli bu kayıplarda gizli"

Füsun Aymergen
Füsun Aymergen

Pınar İlkiz

Füsun Aymergen’le Alakarga Yayınları’ndan çıkan ilk öykü kitabı “Başka Bir Dünya Değil” üzerine konuştuk. Bazen sessiz bir melankolide, bazen de gündelik hayatın içinde beliren ortaklıkları öykülerine konu eden Aymergen, öykü yazmayı benzettiği yapbozun parçalarını okuyucu ile paylaşıyor.

ABONE OL

- "Başka Bir Dünya Değil” sizin edebiyat dünyasında bıraktığınız ilk iz değil. Daha öncesinde Kafekültür Yayıncılık'tan 2013'te çıkan "Kadın Öyküleri - Kadın Yazarlardan" ve aynı yayınevinden 2015'te çıkan "Kadın Sesleri" kitaplarında birer öykünüz yer alıyor. Yazma yolculuğunuz 2010’ların başında mı başladı?

Yazma yolculuğum, ki aslında başlangıç dönemi için daha çok merakım diyebiliriz, çocukluğumda başladı. O zamanlarda bulduğum her deftere küçük hikâyeler yazardım. Daha kendimi bilen ve disiplinli yazma sürecim ise 2010’ların başına dayanıyor diyebiliriz. Böyle bakınca da epey uzun zamana yayılmış aslında. Yazmak benim için yaşamı biriktirmek gibi; gözlemlemek, saklamak, bazen de vedalaşmak. Bu açıdan, yazmak benim için bir daire çizmek gibi; başı ve sonu yok, sadece biriken, taşınan ve paylaşılan bir süreç.

- Kitapta öyküleri iki ayrı bölüme ayırmaya iten şey neydi sizi?

Öykülerimi iki ayrı bölüme ayırırken aslında onları belli bir tematik düzlemde toparlamak istedim. Yazdıktan sonra fark ettim ki bazı öyküler benzer duyguların, benzer kırılma anlarının etrafında dolanıyor. Bu ortaklık, bazen sessiz bir melankolide, bazen de gündelik hayatın içinde beliriyordu. Bu akrabalık hissini bir araya getirmek, okurun da öyküler arasında daha derin bir bağ kurmasını sağlamasını umdum. İki bölüm, bir bakıma aynı dünyanın farklı yüzlerini göstermek için açılmış iki pencere gibi oldu. Her bölümde, birbirini yankılayan öykülerin yan yana durması, kitabın bütününe daha çok nefes aldırdı diyebilirim. 

- Kitabın açılış öyküsü “Hayıt” şahane ve benim aklıma "şiirsel adalet" kavramını getirdi. Sizin öykülerinizde “adalet” kavramı nerede duruyor? Çünkü ilerleyen öykülerde kendi adaletini tesis eden kadın karakterler de görüyoruz.

Adalet benim öykülerimde çoğu zaman büyük ve soyut bir kavram olarak değil, gündelik hayatın küçük anlarında, ilişkilerde ve bazen de en kırılgan duyguların içinde beliriyor. Çünkü bana göre adalet; insanın kendisine, başkasına ve yaşadığı hayata karşı kurduğu dengede saklı. Yazarken fark ettim ki kadın karakterlerim özellikle bu dengeyi bulmaya çalışıyorlar; kimi zaman kendi adaletlerini kurarak, kimi zaman da sessiz bir dirençle hayata tutunarak.

Benim için adaletin umuttan ayrılması mümkün değil. Umut, hayata yeniden bakabilmenin, yarını düşleyebilmenin yoluysa; adalet de o umudu ayakta tutan en önemli dayanaklardan biri. Belki de benim hayata bakışım biraz böyle. : ) Bu yüzden öykülerimdeki kadınların kendi adaletlerini kurmaları, aslında hayata tutunma biçimleri olarak ortaya çıkıyor.

- Daha ilk öyküden, çoğu insanın aşina olduğu sevgisini gösteremeyen ama bir yandan da koruyup kollama konusunda dünyaya kafa tutan bir karakter görüyoruz. Sizce edebiyat bu tarz karakterlerle yan yana ya da karşı karşıya gelmeyi daha da mı kolay kılıyor?

Edebiyatın bana en çok öğrettiği şeylerden biri, karakterlere tek bir pencereden bakmamayı denemek oldu. Gündelik hayatta belki “sert" ya da “sevgisiz” diyerek geçebileceğimiz insanların ardında bambaşka duygular, başka kırılmalar olabiliyor. Edebiyat, bu farklı yönleri görünür kılma imkânı tanıyor. Bazen bir karakterle yan yana yürümek, bazen de ona karşı durmak mümkün oluyor ama her iki durumda da insanı daha derinden tanıma fırsatı çıkıyor. Bu da empatiyi büyütüyor; başkasının hikâyesine kulak verebilmek için yeni kapılar açıyor.

- “Uzun Boylu İnce Adam” öykünüzde bir vazgeçiş hikâyesi okuyoruz. Aslında çok yavaş bir benlik kaybı da diyebilir miyiz buna?

Evet, “Uzun Boylu İnce Adam” bir vazgeçiş hikâyesi ama yalnızca tek bir eşyadan ya da tek bir kimlikten değil, aslında parçalar halinde kendinden vazgeçişin hikâyesi. O vazgeçişler, bir bakıma görünmezleşmenin, yavaş yavaş silinmenin ifadesi oluyor. Çünkü benlik kaybı her zaman dramatik bir patlama anıyla değil, gündelik hayatta çok küçük şeylerden başlayarak yaşanıyor. O küçük kayıplar üst üste biriktiğinde, geriye kalan da aslında yarım kalmış bir hayat oluyor. Benim için bu öykü biraz da görünmeyeni görünür kılma, okura o sessiz kaybı hissettirme çabasıydı. 

- Kitapta yine çeşitli öykülerde oldukça trajik ve bununla beraber sebebi bilinmeyen "evlat kayıpları” okuyoruz. Bu temanın öykülerinizde dönüp dolaşıp kendine yer bulmasının bir sebebi var mı?

Evlat kaybı, insan hayatının en büyük kaybı. Belki de yaşam döngüsünde en çok yaralayan kırılma bu. Öykülerimde bu tema kendiliğinden dönüp dolaşıp yer buldu; çünkü ölümün, yası en derin yaşatan hâli bu kayıplarda gizli.

Bir yandan da bu benim kendi hayatımda içinden geçmeye çalıştığım bir yas dönemiyle de örtüşüyor. Yas, insanın hem kendisine hem de hayata dair bakışını dönüştüren çok güçlü bir deneyim. Yazmak, bu dönemde benim için hem kendimle yüzleşmenin hem de o kaybı anlamlandırmaya çalışmanın bir yoluna da dönüştü. Belki de bu yüzden evlat kaybı, öykülerimde bir motif gibi tekrar tekrar belirdi. Çünkü en büyük kaybı anlatmaya çalışırken aslında en çok yaşamın kırılganlığına ve değerine tutunuyor insan.

- Kitabı okuyup bitiren birisine kitaptan hangi cümle kalsın isterdiniz?

“İnsanın kötüsü dışarıya çıkmaya çok hazır, iyi insan olmak kötüyü içeride tutabilmekten geçiyormuş.” 

- Yazma rutininiz nasıl peki? Bir yandan iş hayatı, bir yandan yazmak nasıl dengeleniyor ya da dengeleniyor mu?

Doğrusunu söylemek gerekirse yazma rutini diye özenle kurulmuş bir düzenim yok. İş hayatı ve gündelik koşturma arasında o dengeyi kurmak çoğu zaman mümkün olmuyor. Daha fazla vakit ayırmayı çok isterim ama bazen daha çok okuma ve izlemeyi tercih ettiğim dönemlerden, bazen de hayatın temposundan yazıya yeterince alan açamıyorum. Yine de hikâyeler bir şekilde kendilerini hatırlatıyor; not defterimin kenarına, bir kahve molasına, bazen de uykusuz bir gecenin ortasına sızıyorlar. Belki bu düzensizlik de yazının kendine özgü bir ritmi oluyordur, kim bilir.

- Peki bu notlardan henüz gün yüzü görmemiş, bize bir sonraki kitabı müjdeleyecek bir yığın oluştu mu?

Küçük çalışmalara başladım, bir yandan yazıyorum, bir yandan ‘okurlar ne diyecek?’ diye kendi kendime bakıyorum. 

- “Başka Bir Dünya Değil”in içindeki 16 öyküden herhangi birini yazarken “Sanırım bu hiç bitmeyecek” dediniz mi?

Öykü yazmayı hep bir yapboza benzetiyorum. Günlerce farklı parçaları toplayıp masama seriyorum; kimi zaman o parçalar hemen birbirine kavuşuyor, kimi zaman da uzun süre birbirini bekliyor. Özellikle de bir karakterlerle vedalaşmam zorlayıcı oluyor… Ama hiç "Bu hiç bitmeyecek” dediğim bir öyküm olmadı sanırım. Yapboz tamamlandığında ise içimde hem bir rahatlama hem de küçük bir boşluk kalıyor.

- Kitabın girişindeki notunuzda “... hikâyemde kendinden bir parça bulan tüm okurlara...” demişsiniz. Şu ana kadar geri dönüşler nasıl oldu? “Ya sen resmen beni yazmışsın!” diyen biri oldu mu mesela çevrenizde?

Henüz kitap epey yeni sayılır, bu yüzden çok geniş bir geri dönüş aldığımı söyleyemem. Ama bazı okurlar öykülerin sonunu merak ettiklerini söylüyor, kimi zaman da karakterlerin ne yapacağını soruyorlar. “Ya sen resmen beni yazmışsın!’” diyene henüz rastlamadım; belki de zamanla öyküler, okurların kendi hayatlarında yankı buldukça böyle cümleler de duyacağım. Şimdilik en çok sevdiğim şey, öykülerin okurların kafasında sorular ve düşünceler uyandırması.

- Son okuduğunuz kitaplar arasında “Bunu kesin bir arkadaşıma hediye etmeliyim” dediğiniz bir kitap oldu mu?

Evet, bu benim çok sık tekrarladığım ve sevdiğim bir duygu. Son zamanlarda böyle hissettiren kitaplar arasında Dört Ayak Üstünde (Miranda July), Annem Öldü mü (Vigdis Hjorth) ve Tirza (Arnon Grunberg) var.

İlgili İçerikler