T24 Haber Merkezi
Yasemin Seven Erangin
Gaye Boralıoğlu’nun Her Şey Normalmiş Gibi adlı romanı, adından başlayarak okuru rahatsız eden bir soru soruyor: Gerçekten normal miyiz, yoksa anormalliğe o kadar alıştık ki artık onu fark etmiyor muyuz? Boralıoğlu, Arda ve Lora’nın hikâyesi üzerinden yalnızca iki insanın hayatına değil, Türkiye’nin giderek ağırlaşan ruh hâline de bakıyor. Suskunluk, çaresizlik, öfke, vicdan ve umut arasında dolaşan roman, “normal” dediğimiz şeyin aslında ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatıyor. Biz de Gaye Boralıoğlu ile romanın karakterlerini, Türkiye’nin bugünkü hâlini, susmanın ve taraf olmanın anlamını konuştuk.
BU HABERİ, T24 ABONELERİNİN DE
SAĞLADIĞI KATKIYLA OKUYORSUNUZ.
T24'E ABONE OL,
BAĞIMSIZ GAZETECİLİĞİ DESTEKLE!
Zaten abone misiniz? Üye girişi yapın
- Türkiye’de yaşayan sıradan bir vatandaşın gözünden baktığımızda kitapta aslında her şey normal. Ben okurken “anormal” olanı aradım okur olarak. Siz bu kitabı yazarken Türkiye’ye de bir teşhis koyduğunuzu düşündünüz mü? “Her Şey Normalmiş Gibi” bir roman adından çok Türkiye’ye konmuş bir teşhis olabilir mi?
Sizin anormaliniz ne bilmiyorum tabii ama bana Türkiye’de olan biten neredeyse hiçbir şey normal gelmiyor. Siz de herhalde ironik bir yorum yaptınız. Adaletsizliğin, haysiyetsizliğin, utanmazlığın, duyarsızlığın bunca yaygınlaştığı ve normal olduğu bir iklimde neyin anormal olduğunu tespit etmek de güç hakikaten. Daha iyi bir dünyada yaşama fikrinin soluk bir arzu olarak bizden uzaklaşması, olan bitenlerle ilgili hissettiğimiz çaresizlik ve umutsuzluk duygusu, geleceksizlik hâli, bizi hareketsiz kılıyor. Romanın kahramanı Arda’nın içinde bulunduğu durum tam olarak bu. Roman, buradan çıkış var mı? Ne yaparsak haysiyetimizi koruyabiliriz, nasıl bir umut bizi ayakta tutar, bunun izini sürüyor. Sorunuzun son kısmına gelince, Türkiye’ye teşhis koymak fazla büyük bir iddia olur, ben bir durumu, bir ruh hâlini ve çıkış imkânlarını sorgulamak istedim.
- Lora yalnız, Kürt ve kadın. Bu üç kimlik onun karakterini kurarken sizin için nasıl bir ağırlık taşıdı? Lora’nın “bencilliği” – kardeşi buna dair konuşuyor – bir savunma mekanizması mıydı; yoksa onu bütün bu kimliklerin mağduru olmaktan özellikle mi çıkarmak istediniz?
Bu üç kimlik önemli olsa da bence Lora’yı tarif eden asıl unsurlar bunlar değil. Lora sonunda bir kazanımı olmayacağını bilse de belli bir mücadelenin içinde olmayı yaşamın anlamının kendisi olarak gören, kendisini anlatmayı değil hikâye etmeyi seven – mitlere dayalı hikâyelerini kastediyorum – Arda’nın şefkatinde dinlenen ama ona adapte olmayan, isyankâr bir kadın. Kardeşi Lorin’in ablası ile ilgili söylediği cümlede de aslında özel bir bencillik hâlinden söz ediliyor, kendi çıkarlarını başkalarınınkinin önünde tutan biri değil o, daha çok kendi yoluna, kendi doğrusuna başkalarını da davet eden biri. Bu noktada bazen fazla talepkâr ya da sorgulayıcı olabiliyor, etrafındaki insanların şikâyeti daha çok buralarda beliriyor.
- Çürük bir topluma dönüştüğümüzü düşünüyor musunuz? Son 25 yıldır sürekli “eskiden daha iyiydik” duygusuyla bugünü kıyaslıyoruz. Bir yazar olarak baktığınızda gerçekten geçmiş daha mı iyiydi, yoksa geçmişi hatırlama biçimimiz mi değişti?
Zamanın akışı ister istemez bize bir nostalji duygusu taşır. Eskiyi yâd etmek, güzel anıları hafızanın daha parlak yerlerinde saklamak doğal bir içgüdü, ama serinkanlı bir şekilde baktığımızda bugünle geçmiş arasında temel insani değerler açısından epeyce farklar olduğunu görürüz. Belli bir zümreye mensup olmayan hemen herkes, sadece etnik kimlikler, inanç farklılıkları olanlar değil, yoksullar, sanatçılar, gazeteciler, öğrenciler, esnaflar hatta stand-up’çılar bile ötekileştiriliyor. Ya biat edeceksin ya yok olacaksın. Bu kadar keskin ve topyekûn bir kutuplaşma Türkiye’nin başka döneminde olmamıştı. Yamuk yumuk da olsa bir hukuk sistemi, öyle böyle işlevini sürdüren birtakım kurumlar vardı, bugün bunlardan söz edemeyecek hâle geldik. Ve tabii ekolojik felaketleri, rantın boyutunu burada uzun uzun anlatmıyorum. Ayrıca dünya da büyük bir hızla başka tarafa doğru gidiyor. Bir yandan teknolojik olarak inanılmaz bir hızla yeni keşifler hayatımıza giriyor, diğer yandan muhafazakârlaşma bütün coğrafyaların temel meselesi hâline geldi. Yine de ben eskiyle kıyaslamak ve nostaljik bir bakış oluşturmak yerine, bugünün örüntülerini anlamaya çalışmaya ve gelecekte neler olabileceğini tahmin etmeye çalışıyorum.
- Arda, babasıyla ve geçmişiyle ilgili travmalarının ardına saklanan, suskun bir adam. Muhalif tarafını da Lora’ya duyduğu aşkla görünür kılıyor. Sizce susmak da bir politik tercih olabilir mi?
Politik tercih olamaz, insani bir durum olabilir. Susmak politikanın anlamına ters. Politika en temel anlamıyla, fikir üretmek, vaatlerde bulunmak, bunları gerçekleştirmek için neler yapabileceğinizi bir programa oturtmak demektir. Ama biz bireyler olarak zaman zaman muhtelif nedenlerle susmak durumunda kalıyoruz ve bu suskunluk kitapta da belirtildiği gibi bazen en iddialı cümleden daha etkili olabiliyor. Arda’nın suskunluğunun ardında aslında büyük bir çaresizlik var, o farkında olan ama değiştirmek için gereken kuvvetten, inattan yoksun birisi. Lora ise tam tersi, aslında çaresiz olan o, ama bunu aşmak için bulabildiği yolda inat ediyor.
- Karakterler susmayı seçebilir. Peki ya yazarlar? Bir yazarın bugün tarafsız kalması gerçekten mümkün mü? Yoksa tarafsızlık, güçlüden yana sessiz kalmanın başka bir biçimi mi?
Edebiyat her şeyden önce bir görme biçimidir. Dünyanın gizli örüntülerini, dile gelmemiş sırları, kıyıda köşede kalmış kelimeleri, anlamları görme sanatıdır. Eğer bakışınız böyle geniş bir coğrafyaya yayılıyorsa, kitapta tavşan dudağın yaptığı gibi taşın dilini okuyorsa o zaman sessizlik zor zaten, o zaman kendi ontolojinizde içkin bir diğerkâmlık var demektir, oradan yazmaya başlarsınız, hikâyelerinizi, karakterlerinizi yalnızca aklınız ve sezgilerinizle değil vicdanınızla da oluşturursunuz. Edebiyatçı olarak tarafsız olmak ne demek, sahiden bilmiyorum.
- Kitaba dair bir itirazım da var: Lora’yı daha fazla okumak isterdim. Hatta zaman zaman Arda yerine Lora’nın gözünden bakmayı, özellikle onun dünyasını daha derinlemesine görmeyi arzuladım. Arda Diyarbakır’a gittiğinde başka bir fotoğraf görüyoruz; ama Lora’nın gözünden Diyarbakır’ı, Kürt kimliğini ve bugünün politik atmosferini daha fazla okuyabilseydik nasıl bir hikâye çıkardı? Lora’yı neden biraz daha geride tuttunuz?
wBen bu romanı 30 yaşlarında bir genç adamın gözünden yazdım, romandaki her şey onun meselesi olarak, onun gördüğü açıdan var. Lora da Arda’nın gördüğü kadar yer alıyor kitapta. Roman her ne kadar Arda’nın gözünden yazıldıysa da akışın lokomotifi, teknik terimle söylersek hikâyenin dram kişisi Lora’dır. Lora’ya olan merakın kitap bittikten sonra da devam etmesini sağlamak benim için önemli bir karardı. Okuyucunun Lora’yı zihninde merak etmesini, dolayısıyla onun hayat biçimine, hikâyesine ilgi duymasını istiyordum. Çünkü buradan ulaşılabilecek, görmezden geldiğimiz pek çok hakikat var. Ama buradan sonrası okurun kendi vicdani yolculuğu olacaktır. Tabii ki Lora ana karakter olsaydı bambaşka bir roman çıkardı ortaya, belki bir gün o da yazılır ama onun yazarı ben olamam gibi geliyor.
- Ve son olarak: “Her Şey Normalmiş Gibi”yi bugün yeniden yazsaydınız, Türkiye’de değişen tek bir şeyi kitaba eklemek zorunda kalsaydınız, neyi eklerdiniz?
Bizi güldürdüğü için şu anda hapis yatan o genç adamı, Deniz Göktaş’ı dahil ederdim belki. Onda da Arda’dan izler görüyorum.
Çok teşekkürler Yasemin.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


