Türkiye’de kültür savaşı: Sanat kime ait, kültür kimden geri alınıyor?

Türkiye’de kültür savaşı: Sanat kime ait, kültür kimden geri alınıyor?

'AKP’nin Kültür Savaşı: İmha ve İnkâr Kıskacında Sanat' kitabının yazarı Şenay Aydemir: Kültür sanat muhabiri ve servisleriyle sanat eseri/ yaratıcısı arısındaki mesafe kayboldu. Eleştiri ve haber mesafesinin kaybolması kültür sanat haberlerini giderek birer tanıtım rehberine dönüştürdü. Elbirliğiyle o işin parlatıldığı tuhaf bir habercilik hakim. Üstelik yalnızca sanatçılarla değil, belli sanat kurumlarıyla da benzer bir ‘PR’ ilişkisi kuruldu

şenay aydemir
Şenay Aydemir

T24 Haber Merkezi

Türkiye’de kültür alanında çalışan herkesin çok iyi bildiği ama yüksek sesle söylemekte hâlâ zorlandığı bir gerçek var: Sanat artık yalnızca estetik bir mesele değil. Bir serginin açılıp açılmayacağı, bir filmin gösterilip gösterilmeyeceği, bir tiyatronun ayakta kalıp kalamayacağı; bunların hiçbiri yalnızca “beğeni”, “kalite” ya da “izleyici talebi” ile açıklanmıyor. Bu kararların arkasında politik tercihler, ideolojik sınırlar ve çoğu zaman adı konulmayan ama herkese hissettirilen bir baskı dili var.

Bu baskı her zaman açık yasaklar biçiminde işlemiyor. Aksine, çoğu zaman sessiz, dolaylı ve alıştıra alıştıra ilerliyor. Bir festival programından çıkarılan filmle, destek alamayan bir tiyatro oyunu arasında görünürde büyük farklar var. Ama sonuç aynı: Kültür alanı daralıyor. Sesler azalıyor. İtiraz yalnızlaşıyor.

ABONE OL

Peki bu noktaya nasıl geldik? Kültür ne zaman bu kadar kırılgan, bu kadar denetlenen, bu kadar “riskli” bir alan hâline geldi?

Şenay Aydemir’in AKP’nin Kültür Savaşı: İmha ve İnkâr Kıskacında Sanat adlı kitabı, bu soruların doğrudan içine giriyor. Kitap, Türkiye’de kültür alanında yaşananları “yanlış uygulamalar”, “kişisel kararlar” ya da “dönemsel gerilimler” olarak değil; uzun vadeli, ideolojik ve sistemli bir kültür savaşı olarak ele alıyor.

Kültürel iktidar olmak ya da olamamak

Şenay Aydemir kitabın ilk bölümlerinde “büyük resim”e bakıyor. Burada kültür, iktidar açısından tali bir alan olarak değil; toplumu dönüştürmenin, yeniden biçimlendirmenin ve kalıcılaştırmanın ana araçlarından biri olarak ele alınıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın aynı çatı altında toplanması, kültürün turizmle birlikte bir “marka”, bir “ekonomi” ve aynı zamanda bir “ideolojik temsil” meselesine dönüştürülmesi bu bakışın parçası.

Bu bölüm, okuru şu soruyla baş başa bırakıyor: Kültür gerçekten destekleniyor mu, yoksa yalnızca belirli bir kültür mü destekleniyor? Çünkü kitap boyunca açıkça görülen şey şu: Kültür alanı nicelik olarak büyürken, içerik olarak daralıyor. Mekânlar çoğalıyor ama sesler azalıyor. Bütçeler artıyor ama risk alan üretimler giderek dışarıda bırakılıyor.

Kitabın en kritik kavşaklarından biri, iktidarın yıllardır tekrarladığı “kültürel iktidar olamadık” söylemi. Aydemir bu cümleyi masum bir serzeniş olarak okumuyor. Tam tersine, bu söylemin kültür alanında daha sert müdahaleleri meşrulaştıran bir baskı dili yarattığını gösteriyor.

“Kültürel iktidar olamama söylemi, kültür alanındaki tüm özerk ve muhalif üretimleri potansiyel bir tehdit olarak kodlayan bir siyasal zemin yaratıyor.”

Bu noktada mesele artık estetik değil; doğrudan siyasal. Kim konuşabilir? Kim susmalı? Kim kamusal alanda yer bulur, kim sistemli biçimde dışarıda bırakılır? Kültür alanında “makbul” olan kimdir?

Sektörler: İtaatin ekonomisi

Kitabın sektörlere odaklanan bölümleri, kültür savaşının soyut bir kavram olmadığını, doğrudan hayatın içinden geçtiğini gösteriyor. Dizi sektörü bunun en açık örneği. Küresel pazarlara açılan, uluslararası başarı hikâyeleri anlatılan bir sektör; ama aynı anda artan denetim, senaryo müdahaleleri ve görünmez kırmızı çizgiler. Bu çelişki, kültür savaşının temel mantığını açığa çıkarıyor: Dışarıya güçlü, içeride disiplinli bir kültür. Aydemir bu noktada, kültür üretiminin bir yandan teşvik edilirken diğer yandan sürekli hizaya sokulmasını, bir itaat ekonomisi olarak okuyor.

Sinema ve tiyatro bölümlerinde ise tablo daha çıplak. Festivallerden çıkarılan filmler, iptal edilen yarışmalar, geri istenen destekler… Bunlar kitabın sayfalarında tek tek sıralanmıyor; bir örüntü olarak gösteriliyor. Bu örüntünün merkezinde ise yalnızlık var.

Mekân: Kültür nereden sürülüyor?

Kitabın en toplumsal, en can yakıcı bölümlerinden biri kültür mekânlarına ayrılan bölüm. Emek Sineması’nın yıkımı, Taksim Sahnesi’nin kapatılması, bağımsız tiyatroların kent merkezinden dışlanması… Bunlar yalnızca kapanan binalar değil.

“Kültür mekânlarının ortadan kaldırılması yalnızca bugünü değil, geçmişi de denetim altına alma girişimidir.”

Bu cümle, kitabın kalbi. Çünkü mekân dediğimiz şey yalnızca fiziksel bir alan değildir; karşılaşmadır, hafızadır, itirazdır.

Emek Sineması

Sansürün yeni yüzü: Belirsizlik

Aydemir’in sansür ve otosansür bölümleri, bugünün Türkiye’sini anlamak için kilit önemde. Sansür artık çoğu zaman açık yasaklarla işlemiyor. Yerini belirsizliğe, öngörülemezliğe bırakıyor.

“Sansür artık ‘yapamazsın’ demek değil, ‘yaparsan yalnız kalırsın’ demektir.”

Bu yalnızlık, sanatçının omzuna bırakılan bir kader değil; bilinçli olarak üretilen bir iklim. Yayıncı risk almıyor, festival programcısı geri çekiliyor, sanatçı başına gelecekleri önceden hesaplıyor. Böylece sansür, kimse doğrudan müdahale etmeden kendi kendini yeniden üretiyor.

Şenay Aydemir'le söyleşi...

Bu çerçeveden hareketle, AKP’nin Kültür Savaşı: İmha ve İnkâr Kıskacında Sanat kitabının yazarı Şenay Aydemir’le, Türkiye’de kültür alanının nasıl bu kadar kırılgan ve denetlenir hâle geldiğini konuştuk. Kültür-sanat gazeteciliğinin eleştiriden tanıtıma dönüşmesini, “kültürel iktidar” söyleminin yarattığı baskı dilini, sektörler üzerinden işleyen itaat mekanizmalarını ve mekân kaybının bir hafıza siyaseti olarak nasıl çalıştığını ele aldık. Sansürün bugün açık yasaklardan çok belirsizlik ve yalnızlık üzerinden nasıl yeniden üretildiğini, bu iklimin yalnızca sanatçıları değil, izleyicileri ve okurları da nasıl etkilediğini sorduk.

- 1997'den beri gazeteci ve film eleştirmeni olarak çalışıyorsun. Bu 29 yıllık süreçte kültür-sanat gazeteciliğinin en büyük dönüşümü ne oldu sence?

Türkiye’de medyanın geldiği yer, aldığı biçim ve iktidar ile ilişkilenme biçimi gerçeğini herkesin bildiğini varsayarak bir kenara bırakalım. Bu ağır dönüşüm koşullarında ilk gözden çıkarılan alanın kültür-sanat servisleri olduğunu da yanına koyalım. Kültür sanat gazeteciliği bütün bu süreç boyunca sanatçı, sanat eseri ve sanat kurumuna olan mesafesini giderek kaybetti. Eleştiri, hala bir kurum olarak iyi kötü hayattaydı ve okurun eserle ve sanatçıyla kurduğu ilişki üzerine düşünmesi için bir kapı aralıyordu. Röportajlarda sanatçıya ‘can sıkıcı’ sorular sormak, onların da bu soruları cesaretle cevaplaması gayet sıradandı. Ancak son 10-15 yılda bu ilişkilenme biçimi hızla değişti.

"Kültür sanat gazeteciliği PR faaliyetine düşürüldü"

Kültür sanat muhabiri ve servisleriyle sanat eseri/ yaratıcısı arısındaki mesafe kayboldu. Eleştiri ve haber mesafesinin kaybolması kültür sanat haberlerini giderek birer tanıtım rehberine dönüştürdü. Artık sanatçıyla didişen, eserini onunla birlikte deşip anlamaya çalışan röportajlar göremiyoruz. Elbirliğiyle o işin parlatıldığı tuhaf bir habercilik hakim. Üstelik yalnızca sanatçılarla değil, belli sanat kurumlarıyla da benzer bir ‘PR’ ilişkisi kuruldu. Bazı sanat kurumları/ merkezleri/ müzeleri ne yapsa “övgüye değer, yılın sanat olayı” payesi verildi. Bugün artık (kuşkusuz işini iyi yapanlar var) ama kültür sanat gazeteciliği PR faaliyetine düşürülmüş durumda maalesef.

- Kitapta yazdığın her şey yalnızca sanatçıların değil, izleyicilerin ve okurların da gündelik hayatına değiyor. Sence bu kültür savaşını toplumun geniş kesimleri gerçekten hissediyor mu, yoksa “sanat çevrelerinin meselesi” gibi mi?

Kitaba konu olan alanların büyük bir kısmı tarih boyunca zaten ‘sanat çevreleri’nin meselesi olarak kaldı. Ancak, edebiyat, dizi, film gibi alanların toplumun geniş kesimleri tarafından da takip edildiği gerçeğini de atlamayalım. İyi edebiyata hasret kaldığından, televizyonda yıllardır düzgün diziler izleyemediğinden, eskiden anlatılan hikayelerin artık anlatılamamasından dem vuran insan sayısı da az değil. Belki ‘sanat çevreleri’ kadar bilince çıkarmış, günlük hayatlarının meselesi haline getirmemiş olsalar da, içgüdüsel olarak biliyorlar bence.

- "Un var, şeker var, yağ var ama helva yok" metaforu çok çarpıcı. Kültürel iktidar olmak için hangi malzeme eksikti gerçekten?

Eksik olan şey ‘usta’. Yani yaratıcı ufuk. Elinizdeki malzemeyi en uygun şekilde değerlendirebilmek için o malzemenin hakkını verecek deneyime ve ustalığa da ihtiyacınız var. Hele mesele sanat olduğunda iktidar entelektüellerinin alana bakışında sorun vardı her zaman. Un, şeker, yağ olduğunda ortaya helva çıkacağını düşünüyorlardı. Oysa mesele helvanın kanlı canlı karşımızda olması değil ki, sanat biraz da bizi herhangi bir şeyin helva olduğuna ikna etmesi değil midir?

"Artık ne sanat dünyası ne de sanat gazetecileri sorguluyor"

Kültür mekânlarının kapanmasını, taşınmasını ya da işlevsizleştirilmesini bir hafıza siyaseti olarak okuyorsun. Bugünden geriye baktığımızda, önümüzdeki yıllarda “keşke korusaydık” diyeceğimiz hangi kültürel boşluklar oluşuyor?

Öncelikle mekânlar tabii ki. Hızla kaybolmaya devam ediyorlar. Kadıköy’de Rexx, Ankara’da Kızılırmak sinemaları son örnekler örneğin. Sanatın sokakla bağı kopartılıp dar alanlara hapsediliyor. Ama asıl olarak belki şöyle diyeceğiz kendimize “keşke buraları meşrulaştırmasaymışız”... Bugün sanat eserlerinin sergilendiği mekanların bir kısmı kent suçları üzerine inşa edildi ve buralar ‘sanatın kalbi’ haline getiriliyor. Sanat bu alanların meşrulaştırılması için işlevli bir aparata dönüştü maalesef. Ve artık ne sanat dünyası ne de sanat gazetecileri bunu sorguluyor.

- Yüksek sesle konuşmadığımız gerçekleri yazıya dökmüşsün. Zorlandın mı ya da seni zorlayan konular oldu mu yazarken?

Yazma irademi zorlayan bir şey olmadı. Ancak, sektörde ‘herkesin bildiği sırlar’ var. Yani yazılamamış, haber olamamış mevzular. Bildiğim halde açık kaynaklarda olmadığı için yazamadığım, biraz dolayımlı biçimde ima etmek zorunda kaldığım şeyler oldu. En çok zorlandığım şey buydu açıkçası. Bir süredir, özellikle de son on yılda. Çoğunlukla büyük sermaye gruplarının himayesinde olan kültür kurumlarında yaşanılan bazı gelişmelerin, ‘muhalif belediyeler’in sanat alanına dair iktidardan geri kalmayan kimi hassasiyetlerinin,  sektör tarafından bilindiği ama haberlere konu olamadığı bir gerçek.

- Bu kitabı okuyan genç bir sanatçıya veya sanat eleştirmenine ne söylersin?

Kimseye kitaptan çıkaracağı sonuçlar hakkında ders verme haddini kendimde bulmuyorum tabii ama umarım okuyan herkes alanın nasıl bir cenderenin içinde olduğunun biraz olsun farkına varır.

- Peki ya bugün yetişen kültür sanat gazetecilerine?

Genç meslektaşlarımızın işleri çok zor. Çünkü mecralar çok daralmış durumda ve sorumlusu olmadıkları bir ‘ilişkilenme’ biçiminin ortasına düştüler. Haber öznesiyle mesafenin kaybolduğu, kurumlarla gazeteci arasındaki ilişkilerin bulanıklaştığı bir dönemde hem iş bulup hem de bu biçime itiraz etmek çok zor.

İlgili İçerikler