Haziran ayında Avrupa Komisyonu, dijitalleşme gündemine ilişkin art arda iki önemli belge yayımladı: “Avrupa Birliği için Uluslararası Dijital Strateji” (5 Haziran 2025) ve “Dijital On Yıl: 2025 Durum Raporu” (16 Haziran 2025).
Belgelerin hazırlanış bağlamları ve hedef kitleleri elbette farklı. İlki, Avrupa Birliği’nin üçüncü ülkelerle dijitalleşme alanında kurmayı planladığı iş birliklerini şekillendiren diplomatik bir çerçeve sunarken; ikincisi, AB’nin dijital alandaki performansını ABD ve Çin’le karşılaştıran ve dijital geçişteki zorluklara dikkat çeken bir iç değerlendirme niteliğinde. Ancak bu bağlamsal fark, belgeler arasındaki söylemsel asimetriyi açıklamakta yetersiz kalıyor. Zira aynı dijitalleşme gündeminin parçası olan ve birbirini tamamlaması beklenen bu iki metin, birbirinden belirgin biçimde ayrışan iki yaklaşımı temsil ediyor: biri ortaklık ve açıklık, diğeri ise savunmacı bir egemenlik çerçevesi öneriyor.
* * *
5 Haziran 2025 tarihinde, henüz Dijital On Yıl Raporu duyurulmamışken kamuoyuna sunulan ilk belge, yani Uluslararası Dijital Strateji metni, AB’nin ‘stratejik özerklik’ söylemini eleştirenler tarafından belirli bir iyimserlikle karşılanmıştı.
AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisiyle ortaklaşa kaleme alınan bu strateji, AB’nin, dijitalleşme meselesinde çözümü ABD ve Çin’in dışında kalan dünyanın tamamıyla birlikte hareket etmekte bulduğunu ima ediyor gibiydi. Belgede Hindistan, Japonya, Güney Kore isimleri sıklıkla zikrediliyor; Afrika’dan Güney Amerika’ya, yerkürenin tamamının farklı ağ ve araçlarla entegre hâle geldiği, adeta üçüncü bir küresel kutup olarak kurgulanan bölgelerarası bir şebeke ya da kendi ifadeleriyle ‘ortak değerler alanı’ tarif ediliyordu.
Bu güçlü ve yer yer süslü ‘paydaşlık’ retoriği ve normatif zarafet, özellikle geleneksel güneye yönelik bir tür dijital vesayet rejimi ülküsünü gizleyebilmiş değildi. Yine de stratejide, AB’nin son beş yılına hâkim olan stratejik özerklik söyleminin dışarıda bırakılmış olması, olumlu anlamda şaşırtıcıydı. Belgede stratejik özerklik ifadesi hiç yer almazken ‘teknolojik/dijital egemenlik’ yalnızca üç yerde geçiyor; bunlardan ikisi ise, AB dışı aktörlerin alanlarına gönderme yapıyordu. Nitekim Tech Policy Press yazarı Mark Scott, belge yayımlanır yayımlanmaz kaleme aldığı değerlendirmede, AB’nin bu stratejiyle “küresel teknoloji ortaklıklarına iki katı ağırlık verme” niyeti taşıdığını ileri sürmüş; stratejiyi iş birliği odaklı dijital diplomasiye dönüş olarak yorumlamıştı. Aynı yazıda Scott, dijital egemenlik nosyonu içinde türeyen ‘Make Europe Great Again’, ‘Önce Avrupa’ gibi söylemlerin bu yeni açılımı sekteye uğratmasından yana endişelerini de dile getirmişti.
Bu stratejiden yalnızca on bir gün sonra yayımlanan Dijital On Yıl Raporu, Scott’ın endişelerinden yana ne kadar haklı olduğunu gösterirken Uluslararası Dijital Strateji’yle oluşan iyimser havayı da ters yüz etti. Tam, acaba Komisyon stratejik özerklik ve teknolojik egemenlik diskurunu terk mi ediyor, diye düşünülmeye başlanmışken bu rapor, geçmiş yıllardaki Dijital On Yıl raporlarından farklı olarak “AB’nin egemenliğini ve dijital geleceğini inşa etmeye devam et” başlığıyla kamuoyuna sunuldu. ‘Önce Avrupa’ söylemi ortadan kalkmamış; bilâkis raporun omurgasına yerleşmişti.
* * *
Peki AB, dijital geleceğini ‘özerklik’ ve ‘egemenlik’ söylemleri etrafında kurgulamaya neden, ne zaman başladı? Bu kavramların içleri nasıl dolduruldu?
Stratejik özerklik kavramı ilk olarak Fransız savunma doktrini içinde, ulusal savunma kapasitesi ile uluslararası hareket kabiliyeti arasındaki dengeyi tarif edecek şekilde kullanılmış. AB literatürüne de savunma alanından giriyor. 2016 tarihli Küresel Strateji metni, stratejik özerkliği Birlik’in güvenliği açısından bir ön koşul olarak ilân ediyor. Pandemi Avrupa’nın dışa bağımlılıklarını net biçimde görünür kılınca da özerklik söylemi, yalnızca stratejik değil, aynı zamanda pratik bir zorunluluk olarak kabul görmeye başlıyor: askerî bağlamın ötesine geçiyor ve hammadde tedarikinden sağlığa, dijitalleşmeden enerjiye, hayatın her alanında dayanıklılığı ve sürekliliği sağlamaya yönelik bir kapasite çağrısına dönüşüyor. Kavramın korumacı eğilimler taşıdığı yönündeki eleştiriler üzerine Avrupa Komisyonu, 2021 tarihli Ticaret Politikası İncelemesinde kavramı ‘açık stratejik özerklik’ şeklinde revize etse de, bu eklemenin özerklik vurgusunun ağırlığından ne kadar eksilttiği tartışmaya açık.
2010'ların sonlarında, bu çerçeveye -birçok kez birbiri yerine de kullanılan- iki kavram daha eklendi: ‘teknolojik egemenlik’ ve ‘dijital egemenlik’. Enteresandır, aslında egemenlik kavramı, Avrupa entegrasyonu tarihinde, uzun süre neredeyse tabu olarak görülmüştü. Yirminci yüzyılın son çeyreğinde, çoğunlukla toprak bütünlüğüne dayalı mutlakiyetçilikle, yürütme erkine bağlı bir tür keyfîlikle ya da içe kapanmacı milliyetçilikle özdeşleştirilmiş; Avrupa bütünleşmesinin önünde durduğu varsayılan anakronik bir kalıntı olarak kodlanmıştı. Ursula von der Leyen’in 2019’da ‘teknolojik egemenlik’i bir siyasi öncelik olarak duyurması, bu dönüşümün ilk işaretlerindendi. Bir yıl sonra Avrupa Parlamentosu, Avrupa’nın veri kontrolü, yenilik üretimi ve düzenleme yetisini kaybetme riskiyle karşı karşıya olduğunu açıkça ifade etti. 2020’den başlayarak yayımlanagelen sayısız belgeyle birlikte ‘teknolojik/dijital egemenlik’, inovasyon politikalarının ve dijital geçişin temel ekseni olarak tanımlandı.
Bugün artık teknolojik ya da dijital egemenlik yalnızca bir savunma refleksi değil, aynı zamanda küresel bir iddia. Bu iddia, bireysel verilerin korunmasının çok ötesinde, Avrupa’nın dijital dünyada norm koyan, yön belirleyen ve standart ihraç eden bir aktör hâline gelmesini savunuyor. Stratejik teknolojilerin gelişimini kamu yatırımlarıyla yönlendirme, platform ekonomisini düzenleyici ilkelerle şekillendirme ya da dijital alanın yönetişim kurallarını evrenselleştirme çabaları, bu iddianın farklı yüzlerini oluşturuyor. GDPR, Dijital Hizmetler Yasası, Dijital Piyasalar Yasası, Yapay Zekâ Yasası, Çip Yasası gibi düzenlemeler ise bu vizyonun yalnızca hukukî değil, aynı zamanda jeopolitik boyutlar taşıyan kurumsal izdüşümleri.
İşte 16 Haziran 2025 tarihli Dijital On Yıl Raporu, bu iddiayı korumakla kalmıyor; detaylı göstergelerle kurumsal biçimde genişletiyor. Raporda, Avrupa’nın küresel dijital rekabetteki konumunu koruyabilmesi için, kritik dijital kapasitelerde ‘kendi kendine’ yeterlilik düzeyini artırması gerektiği tekrar tekrar vurgulanıyor. Raporda, “Avrupa’nın teknolojik egemenliği ve dayanıklılığının güçlendirilmesi, stratejik çıkarların korunması ve küresel liderliğin pekiştirilmesi açısından kilit önem taşıyor,” deniyor. Aynı bağlamda, AB’nin yalnızca “küresel teknolojinin pasif bir tüketicisi” olarak kalamayacağı, dijital ve sanayi dönüşümü yoluyla aktif bir güç haline gelmesi gerektiği vurgulanıyor. Bu ifadeler, iş birliği söyleminin arkasında gittikçe belirginleşen bir kapanma iradesini ve içe dönük kapasite inşasına dayanan bir dijital korumacılığı açıkça görünür kılıyor. Avrupa, teknik kapasiteyi artırma hedefini, kendi dijital alanını dış etkilerden arındırma stratejisiyle iç içe geçiriyor. Buna koşut şekilde, uluslararası ortaklıklara ayrılan -sadece- yarım sayfada, bu ortaklıkların AB değerleri ve standartları temelinde inşa edilmesi gerektiği vurgulanıyor. Bir anlamda stratejik özerklik yaklaşımı, partner seçimini piyasa gerekçelerinden ziyade, normatif uyumluluğa bağlıyor.
Bununla birlikte, ‘dijital egemenlik’ anlayışının dışarıya karşı bir savunma refleksi olmaktan çıkıp içeride, Birlik ülkelerinde temel bir yönetişim ilkesine dönüşüyor olması yeni belirsizlikleri ve riskleri beraberinde getiriyor. Sabit, tanımlı otorite biçimlerinin yerini, dağınık olmakla birlikte merkezî, görünmez olmakla birlikte müdahaleci bir kapasite doldurmaya başlıyor. Bu dönüşümün, özellikle üç yurttaşla devlet arasındaki ilişki biçimlerini nasıl yeniden kurduğu ve hangi siyasal kırılmalara yol açabileceği ise, başlı başına, ayrı bir yerde ele alınması gereken bir mesele olarak önümüzde duruyor.
* * *
Özetle, 11 gün arayla yayımlanmış iki belge, birbiriyle doğrudan ayrışan iki strateji ortaya koyuyor. İlki, ABD ve Çin’in dijitalleşme alanındaki hegemonikleşen gücünün, ancak diğer tüm ülkelerin bir araya gelmesiyle kırılabileceğini söylerken ve stratejik özerklik gibi korumacı söylemlere sırt çevirirken; ikincisi AB’yi, fakat tek başına AB’yi, ABD ve Çin’in karşısında üçüncü bir küresel güç hâline getirmenin imkân şartlarını oluşturmaya çalışıyor.
Bu farklılık nasıl okunmalı? Bilinçli bir çifte anlatı inşası mı, yoksa dağınık bir yön arayışı mı?
Üç ayrı okuma hattı düşünmek mümkün görünüyor.
İlk olarak bu iki belge arasındaki çelişkili söylemler, Avrupa Komisyonu içinde süregiden bir yönelim mücadelesinin işareti olarak okunabilir. Uluslararası Dijital Strateji belgesinde ağırlık kazanan çok taraflılık ve işbirliği vurgusu, özellikle Dış İlişkiler Yüksek Temsilciliğinin öncülük ettiği daha dışa dönük ve yumuşak güç odaklı bir yaklaşımı temsil ederken; Dijital On Yıl Raporu, Komisyonun sanayi, iç pazar ve rekabetten sorumlu birimlerinin savunduğu daha korumacı, teknik kapasite merkezli bir çizgiyi yansıtıyor olabilir. Bu okumaya göre karşımızda bir çelişki değil, kurumsal bir pazarlık sonucunda ortaya çıkmış iki farklı yönelimin geçici birlikteliği duruyor, denebilir.
İkinci bir okuma, bu belgeler arasındaki asimetriyi stratejik bir ikili oyunun parçası olarak yorumlayabilir. AB, bir yandan normatif söylemler ve dışa açıklıkla uluslararası düzlemde müttefik toplamaya çalışırken; diğer yandan içeride kendi kapasitesini inşa etmekte ve rekabet avantajı aramakta olabilir. Bu çifte söylem, bilinçli bir dengeleme stratejisi olabilir. Zira AB’nin kendi içinde henüz yekpare bir dijital vizyon geliştiremediği bir ortamda, hem uluslararası işbirliğine açık görünmek hem de içeride teknolojik egemenlik diskurunu sürdürmek, siyaseten işlevsel bir yol olabilir.
Üçüncü bir okuma ise, bu belgelerin ardışıklığını bir strateji eksikliği, hatta yönsüzlük göstergesi olarak değerlendirebilir. Burada dikkatle kurgulanmış bir dengeleme ya da bilinçli bir çift anlatının değil; aksine belirsizliğin, iç tutarsızlığın ve siyasal tereddüdün konuştuğu söylenebilir. Dijital egemenlik gibi son derece yüklü bir kavramın, hem dış ortaklık diliyle hem de iç kapasiteleri merkeze alan bir yaklaşımla eşzamanlı taşınmaya çalışılması da, bu tereddüdün semptomu olarak görülebilir. Söylem üretimi ne kadar hızlıysa, yön duygusunun da o ölçüde bulanık olduğu düşünülebilir.
Ben bu üçüncü okumaya daha yakınım. Komisyonun 11 gün arayla yayımladığı bu iki belge, Avrupa Birliği’nin dijital geçiş sürecinde temel yönelim konusunda hâlâ bir netlik geliştiremediğini düşündürüyor. Sorun muhtemelen sadece stratejik bir yön seçememesi değil; aynı zamanda bu yönün neye göre ve hangi siyasal tahayyül doğrultusunda seçileceğine dair bir uzlaşma üretememesi. Ve dijitalleşme burada salt bir teknik olmaktan çıkıp Avrupa’nın kendisini nasıl bir siyasal özne olarak görmek istediğini yansıtan bir aynaya dönüşüyor. AB, dijital geleceğini hangi eksende şekillendirecek? Kurtuluşu küresel işbirliklerinde mi arayacak, yoksa dışa bağımlılığı azaltma refleksiyle, içe kapanan bir kapasite inşasına mı yönelecek? Temel haklar ve çoğulculuğa dayalı bir demokratik proje olmaya devam mı edecek, yoksa ekonomik çıkarlarıyla örtüştüğü ölçüde, yükselen popülist sağın önceliklerine mi uyum sağlanacak? Bu karar alanı, sadece teknik yönetişim ilkeleriyle değil; demokrasinin sınırları, piyasa düzeninin biçimi, yurttaşlık rejimi gibi temel siyasal önceliklerle de yakından ilişkili. Şu anki tablo, bu kararların hiçbirinin henüz verilmediğini, verilemiyor olduğunu düşündürüyor.


