Başkasının ışığından neden rahatsız oluyoruz?

Başkasının ışığından neden rahatsız oluyoruz?

Kendi düşüncemizin özgürce ifade edilmesini savunurken başka bir düşünceyle karşılaştığımızda tahammülsüzleşebiliyoruz. Kendi başarımızın alkışlanmasını isterken başkasının başarısını görmezden gelebiliyoruz. Bir gazetenin susturulması başka bir gazeteyi daha özgür yapmaz. Bir düşüncenin önünün kesilmesi başka bir düşünceyi daha değerli hale getirmez. T24’e getirilen erişim engeli, yalnızca o kurumun sorunu olarak görülemez

Başkasının ışığından neden rahatsız oluyoruz?

Bu ülkede başarısız olduğunuzda size acırlar. Başarılı olduğunuzda ise sizi sorgulamaya başlarlar. 

Bir insanın yıllarca verdiği emeği, yaptığı fedakarlıkları, uykusuz gecelerini, kaybettiklerini pek merak etmeyiz. Ama bir gün başarılı olduğunda, nasıl başardığından çok, başarısının arkasında ne olduğunu araştırmaya koyuluruz. 

Başkasının başarısını kendi yenilgimiz gibi görmeye ne zaman başladık? 

Bir insanın yükselmesi neden bize umut vermek yerine huzursuzluk veriyor?

Hayatımın büyük bölümünü sanatla geçirdim. Yirmi beş yıl boyunca Anadolu’nun şehirlerini, kasabalarını, köylerini dolaştım. İnsanların hikâyelerini dinledim. Farklı hayatlara, farklı acılara, farklı umutlara tanıklık ettim. 

Gördüğüm en temel ihtiyaçlardan biri, insanın anlaşılmak ve değerli olduğunu hissetmek istemesiydi. 

Ama bir başka şey daha gördüm. Bir insanın başarısı karşısında duyulan sevinç, her zaman o başarı kadar büyük olmuyor. 

Bir sanatçı uluslararası bir müzede sergi açtığında, bir bilim insanı önemli bir buluşa imza attığında, bir yazarın kitabı başka dillere çevrildiğinde ya da bir sporcu büyük bir başarı kazandığında, önce gurur duymamız gerekmez mi? 

Elbette herkes eleştirilebilir. Sanat da bilim de edebiyat da eleştiriden beslenir. Bir eseri beğenmeyebilirsiniz, bir düşünceye katılmayabilirsiniz. Ama eleştiriyle itibarsızlaştırma arasında büyük bir fark var. 

Üstelik her başarı hikâyesi aynı koşullarda yazılmıyor. Kimi insanlar hayata büyük imkanlarla başlıyor, kimileri daha başlangıçta ağır engellerle karşılaşıyor. Ayrıcalıkları, haksız rekabeti, emek sömürüsünü sorgulamak kıskançlık değildir. Adalet arayışının bir parçasıdır.

Ama bir insanın emeğini görmezden gelerek başarısını küçümsemek, hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığımız varsayımlar üzerinden hüküm vermek başka bir şeydir.

Çünkü başkasının başarısıyla kurduğumuz ilişki, biraz da kendimizle kurduğumuz ilişkinin aynasıdır.

Kutuplaşmış bir toplumda başarıya tahammül etmek

Sanırım yaşadığımız en büyük sorunlardan biri, giderek kutuplaşan bir toplumda insanların birbirine bakışının değişmesi. 

Yıllardır tuhaf bir toplumsal mühendisliğin içinde yaşıyoruz. Herkesin kendisi gibi düşünmesini, kendisi gibi inanmasını, aynı siyasi görüşü benimsemesini istiyoruz. Farklı düşünceyi zenginlik olarak görmek yerine, değiştirilmesi gereken bir yanlışlık gibi algılıyoruz.

Bugün siyasetten iş dünyasına, sanattan akademiye kadar benzer bir anlayışla karşılaşıyoruz. Güç kazanan yapılar, karşılarında kendilerine centilmence rakip olabilecek başka bir gücün varlığından rahatsız olabiliyor. Rakibini yenmekle yetinmeyip onun varlığını ortadan kaldırmak istiyor. 

Oysa gerçek güç, rakipsiz kalmak değildir. Kendisi kadar güçlü insanların varlığına tahammül edebilmektir.

Bir insanın düşüncesine katılmayabilirsiniz. İnancını paylaşmayabilirsiniz. Hayata bakışını doğru bulmayabilirsiniz. Ama bütün bunlar o insanın sizin düşmanınız olduğu anlamına gelmez.

Birlikte yaşamanın ilk şartı, birbirimize benzemek zorunda olmadığımızı kabul etmektir. 

Allah düşmanın da mertini nasip etsin

Anadolu’da çok sevdiğim bir söz vardır:

“Allah düşmanın da mertini nasip etsin.”

Ne kadar güçlü, ne kadar derin bir söz.

Çünkü rekabetin, anlaşmazlığın, hatta düşmanlığın bile bir ahlakı olması gerektiğini anlatır.

Bir insan sizin rakibiniz olabilir. Sizinle aynı düşünceyi paylaşmayabilir. Sizi geçmek için büyük bir mücadele verebilir.

Ama karakter sahibi bir rakibiniz varsa o rekabetten korkmazsınız. Bilirsiniz ki orada hile yoktur, kalleşlik yoktur, yalan yoktur.

Emek vardır, yetenek vardır, cesaret vardır. Ve en önemlisi, karşılıklı saygı vardır.

Böyle bir rekabet insanı küçültmez, geliştirir. Daha çok çalışmaya, daha iyi düşünmeye, kendini yenilemeye teşvik eder.

Asıl tehlike güçlü bir rakiple karşılaşmak değil, karakterini kaybetmiş bir insanla karşı karşıya kalmaktır.

Hayatta çok farklı çevrelerden insanlarla tanıştım. Büyük servetler edinmiş, önemli makamlara ulaşmış, uluslararası başarılar kazanmış insanlarla dostluklar kurdum. 

Bütün bu deneyimlerden öğrendiğim bir şey var: 

Güç sahibi olmakla güçlü bir karaktere sahip olmak aynı şey değildir. 

Kendine güvenen insanlar da rekabet eder. Daha iyisini yapmak, bazen birbirlerini geçmek isterler. Bunun heyecan verici bir tarafı vardır.

Ama rekabetin kıskançlığa, kıskançlığın kine, kinin nefrete dönüştüğü yerde insanın kendi içindeki eksikliklerle kurduğu sorunlu ilişki başlar. 

Kıskançlık insanın en büyük zafiyetlerinden biridir. Başkasının sahip olduklarına bakmaktan kendi sahip olduklarının değerini göremez hâle gelir. 

En kötüsü de başkasının kaybetmesini kendi kazanımı zannetmesidir.

Oysa başkasının kaybetmesi bizi daha başarılı, daha yetenekli ya da daha değerli bir insan yapmaz. 

Burada başarılı insanların da kendilerine sorması gereken bir soru var. 

Başarıyı nasıl taşıyoruz? 

Çünkü başarı insana başkalarından üstün olduğu duygusunu veriyorsa orada başka bir sorun başlıyor demektir. 

Hayatım boyunca çok başarılı ama bir o kadar da mütevazı insanlar tanıdım. Büyük servetlere, uluslararası itibara, önemli makamlara sahip oldukları halde insanlara gösterdikleri saygıyı kaybetmeyen insanlar…

Bir de küçük bir başarıyla kendisini herkesten üstün görmeye başlayanlara rastladım.

Bu yüzden benim için asıl mesele insanın ne kadar yükseldiği değil, yükseldikçe insanlarla arasına ne kadar mesafe koyduğudur.

Başarı insanı daha kibirli, daha tahammülsüz, daha acımasız yapıyorsa o başarıya ne kadar değer verebiliriz?

Bence insanın gerçek büyüklüğü, kendisinden daha az imkana sahip insanlara nasıl davrandığında da ortaya çıkar.

Ahmet Güneştekin'in "Yoktunuz" adlı sergisinde yer alan "İnsan" adlı enstalasyonu

İnsanın kaderi coğrafyası mı, karakteri mi?

Yıllarca İbn Haldun’a atfedilen “Coğrafya kaderdir” sözü üzerine düşündüm.

Batman’da doğmuş, Anadolu’nun şehirlerini, kasabalarını, köylerini yıllarca dolaşmış biri olarak bu sözün ne anlama geldiğini bildiğimi düşünürdüm.

Çünkü insanın doğduğu coğrafya, ailesi, içinde büyüdüğü kültür, karşılaştığı imkanlar ve imkansızlıklar hayatının yönünü büyük ölçüde etkiliyor.

Bunu inkar etmek mümkün değil. 

Ama yıllar geçtikçe, farklı ülkelerde farklı hayatlara tanıklık ettikçe başka bir düşünceye daha fazla inanmaya başladım.

Herakleitos’un çok sevdiğim bir sözü vardır: 

“Karakter insanın kaderidir.”

Bugün bu sözün hayatın içindeki karşılığını çok daha iyi anladığımı düşünüyorum. 

Hayat bana iyi karakterli insanların da yenilebildiğini, haksızlığa uğrayabildiğini, hatta her şeylerini kaybedebildiğini gösterdi. Dünyanın bütün adaletsizliklerini iyi bir karakterle ortadan kaldırmak mümkün değil. 

Ama insanın kendi yolunu başkalarının hayatını karartarak açmaya çalışmaması, bütün zorluklara rağmen vicdanını koruyabilmesi başlı başına büyük bir başarıdır.

Coğrafya insana bir başlangıç sunar. Bazen büyük imkanlar, bazen aşılması çok zor engeller çıkarır karşısına.

Karakter ise insanın o yolculukta nasıl yürüyeceğini belirler. 

İyi karakterli bir insan bazen yenilebilir. Ama yenilmekle kaybetmek aynı şey değildir. 

Hep bir şeylere geç kalmışım gibi 

Bana zaman zaman soruyorlar:

“Neden bu kadar çok çalışıyorsun? Neden biraz durup dinlenmiyorsun?” 

Belki de cevabı çocukluğumda saklı.

Hayatın zor bir döneminde, imkanların sınırlı olduğu bir coğrafyada, Batman’da dünyaya geldim. Kalabalık bir ailede büyüdüm. Çocukluğun oyunlarını, kaygısız zamanlarını yeterince yaşayamadım. Hayatı erken tanıdım, erken büyümek zorunda kaldım.

Belki de bu yüzden içimde hâlâ o çocukluğun telaşı var.

Bugün bile sabahları saat dörtte uyanıyorum. Yıllardır değişmeyen bir alışkanlık bu. Bir şeyler okumak, öğrenmek, üretmek, yeni bir düşüncenin peşinden gitmek, yeni bir şey inşa etmek istiyorum.

Bazen kendime soruyorum: Neden bu kadar acele ediyorum?

Sanırım içimde hep bir yerlere geç kalmışım duygusu var.

Sanki daha yapılacak çok şey, okunacak çok kitap, öğrenilecek çok bilgi, anlatılacak çok hikâye, dokunulacak çok hayat var.

Batman’da başlayan o yolculuk hâlâ devam ediyor.

Elbette hayatımı sürdürebilmek için çalıştım. Hepimiz gibi benim de sorumluluklarım, ihtiyaçlarım oldu. 

Ama bugün beni sabahın dördünde uyandıran şey daha fazla kazanma arzusu değil.

Henüz yapamadıklarım. 

Eksik bıraktığımı düşündüğüm işler, gerçekleştirmeyi hayal ettiğim projeler. 

Bir çocuğun eğitimine katkıda bulunabilmek, bir sanat eserini gelecek kuşaklara bırakabilmek, bir kültür mekanının kapısını insanlara açabilmek, bir canlının hayatını biraz olsun güzelleştirebilmek…

Belki de bütün bu telaşın altında yalnızca iyi bir insan olabilme çabası var.

Bunu ne kadar başarabildiğimi bilmiyorum. Buna benim karar vermem de doğru olmaz. 

Ama çabamın bu olduğunu biliyorum. 

İnsan yaş aldıkça zamanın ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi anlıyor. Bir gün hepimizin bu dünyadan ayrılacağını, sahip olduğumuz pek çok şeyin geride kalacağını biliyoruz.

O zaman insan ister istemez kendine soruyor: 

Benden geriye ne kalacak? 

Benim için bu sorunun cevabı yalnızca yaptığım eserler, açtığım sergiler ya da gerçekleştirdiğim projeler değil. Bir insanın hayatında bırakabildiğim küçük bir iyilik de olabilir. 

Belki çocukluğumdan beri taşıdığım o telaşın nedeni budur.

Hayata geç başlamış gibi hissettiğim için değil, hayattan ayrılırken yapabileceğim iyilikleri eksik bırakmak istemediğim için çalışıyorum.

Ve galiba içimdeki o Batmanlı çocuk, hala yetişmesi gereken bir yer varmış gibi sabahın dördünde beni uyandırmaya devam ediyor. 

Kazanmayı biliyoruz, paylaşmayı öğrenebildik mi? 

Bugün servet edinmek, büyümek, daha fazla kazanmak neredeyse başlı başına bir başarı ölçüsüne dönüşmüş durumda. 

Elbette çalışarak kazanmak, üretmek, yatırım yapmak, yeni imkanlar yaratmak değerlidir.

Ama insanın kazandığı paranın büyüklüğü kadar, o parayla ne yaptığı da önemlidir. 

Bir insan hayatı boyunca büyük bir servet edinebilir. Evler, arsalar, şirketler satın alabilir. 

Peki bütün bunlar ne içindir?

Yalnızca daha fazlasına sahip olmak için mi? 

İnsan hayatının bir sınırı olduğunu biliyoruz. Buna rağmen sanki sonsuza kadar yaşayacakmışız gibi biriktirmeye devam ediyoruz. 

Oysa kazancımızın bir bölümünü ihtiyaç sahipleriyle paylaşmak, gençlerin eğitimine katkıda bulunmak, kültür ve sanat kurumları oluşturmak, bilimsel araştırmaları desteklemek, yaşadığımız şehirlerin geleceğine yatırım yapmak da mümkündür.

Servet yalnızca sahibinin hayatını büyütüyorsa toplumsal karşılığı sınırlı kalır.

Ama o servetle bir okul açılıyorsa, bir çocuğa burs veriliyorsa, bir müze kuruluyorsa, bir insanın hayatına dokunuluyorsa kazanç başka bir anlam kazanır. 

Bir de bütün bu birikimi kimlere, nasıl bıraktığımız meselesi var. 

Bir kuşak yıllarca çalışarak, üreterek, risk alarak büyük bir servet oluşturuyor. Sonraki kuşak bu birikimi daha da büyütebiliyor, toplumsal faydaya dönüştürebiliyor. Ama bazen bir ömrün emeği, başka bir kuşağın tüketim alışkanlıkları içinde kısa zamanda yok olabiliyor.

Bence asıl mesele çocuklarımıza ne kadar servet bıraktığımız değil, o serveti nasıl değerlendireceklerine ilişkin nasıl bir kültür bıraktığımızdır. 

Çünkü parayı miras bırakmak kolaydır. 

Ama emeğe saygıyı, paylaşmayı, ölçülü yaşamayı, kültürü, vicdanı ve sorumluluk duygusunu miras bırakmak çok daha zordur.

Hayat bana bir şey daha öğretti. Her insanın ardından bir hikâye anlatılır. Nasıl bir insandı? Kimlerin hayatına dokundu? Ne üretti, ne inşa etti, geride ne bıraktı?

Bence insanın gerçek hayat hikayesi biraz da kendisinden sonra yazılır. 

Yaş almanın da iki farklı yolu var. Birincisi, yıllar geçtikçe kendi içine kapanmak, katılaşmak, insanlardan uzaklaşmak, sahip olduğu güce ve geçmişine hapsolmak. İkincisi ise yaş aldıkça daha çok sevilmek, sayılmak, saygı görmek.

Bunu belirleyen yalnızca yaşımız, servetimiz ya da makamımız değil. Hayat boyunca nasıl davrandığımız, neleri paylaştığımız, hangi güzellikleri geride bıraktığımız.

Bir gün sahip olduğumuz pek çok şey unutulabilir. Ama bir insanın hayatında bıraktığımız iyilik yaşamaya devam edebilir.

Ahmet Güneştekin’in “Kayıp Alfabe” sergisine ait heykeller

Adalet yalnızca bize lazım olduğunda mı değerlidir? 

Bugün herkes saygı görmek istiyor. Düşüncelerine, inancına, kimliğine, yaşam biçimine saygı duyulmasını bekliyor.

Peki aynı saygıyı kendisinden farklı olan insanlara gösterebiliyor mu?

Kendi düşüncemizin özgürce ifade edilmesini savunurken başka bir düşünceyle karşılaştığımızda tahammülsüzleşebiliyoruz. Kendi başarımızın alkışlanmasını isterken başkasının başarısını görmezden gelebiliyoruz.

Oysa saygı, yalnızca kendimize benzeyen insanlara gösterdiğimiz bir nezaket değildir.

Son günlerde T24’e getirilen erişim engelini düşünürken aynı soruyla yeniden karşılaşıyorum.

Bir başkasının sesinin kısılması neden bazılarına kendi sesinin daha güçlü çıkacağı duygusunu veriyor?

Yıllardır Doğan Akın’ın öncülüğünde bağımsız gazeteciliğin önemli adreslerinden biri olan T24, farklı düşüncelerin bir araya gelebildiği, Türkiye’nin önemli dijital yayın platformlarından biri.

Böyle bir yayın kuruluşunun okurlarına ulaşmasının engellenmesi yalnızca o kurumun sorunu olarak görülemez. 

Bir gazetenin susturulması başka bir gazeteyi daha özgür yapmaz. 

Bir düşüncenin önünün kesilmesi başka bir düşünceyi daha değerli hale getirmez.

Bence böyle zamanlarda en güçlü itirazın yalnızca aynı düşünceyi paylaşanlardan değil, rakip yayın kuruluşlarından da gelmesi gerekir. 

Çünkü gerçek dayanışma, yalnızca dostlarımızın haklarını savunmak değildir. Düşüncelerine katılmadığımız insanların da aynı haklara sahip olduğunu savunabilmektir. 

Birbirimizle rekabet edebiliriz. Birbirimizin yayın anlayışını eleştirebiliriz. Aynı habere farklı pencerelerden bakabiliriz.

Ama hukukun herkese eşit uygulanması gerektiği konusunda birbirimize rakip olamayız. 

Bugün bir yayın kuruluşunun yaşadığı haksızlığa sessiz kalanlar, yarın aynı durumla karşılaştıklarında kendilerini savunacak bir ses arayabilirler.

Adalet, bize benzemeyenler için de savunabildiğimiz zaman gerçek anlamını kazanır.

Bir fotoğrafla bir ömrü yargılamak

Bugün bu ruh halinin en görünür olduğu alanlardan biri sosyal medya. 

Bir insanın yaptığı işten çok, nasıl yaşadığı konuşuluyor. Hangi evde oturduğu, nerede yemek yediği, kimlerle arkadaşlık ettiği, ne giydiği… 

Bir sanatçının eserini tartışmak yerine evini, bir yazarın düşüncesini tartışmak yerine özel hayatını konuşmak daha kolay geliyor.

Çünkü bir eseri anlamak emek ister. Bir düşünceyi tartışmak bilgi ister. Bir başarıyı değerlendirmek araştırma ister. 

Ama bir insan hakkında hüküm vermek için bugün çoğu zaman bir fotoğraf yeterli görülüyor.

Ekranın arkasından yazılan birkaç cümleyle bir insanın yıllarını, emeğini, karakterini ve hayatını yargılayabileceğimizi sanıyoruz.

Oysa bir insanın hayatını görmek, onun hikâyesini bilmek değildir. 

Bir fotoğraf, bir ömrün tamamını anlatmaz. 

Üstelik sosyal medya bize tuhaf bir alışkanlık kazandırdı. Başkasının hayatını izlemeyi, o hayat üzerinde söz sahibi olmakla karıştırmaya başladık. 

Bir insanın evine, dostluklarına, inancına, yaşam biçimine müdahale etmeyi kendimizde hak görebiliyoruz.

Oysa bir insanın hayatını beğenmemek, o hayata müdahale etme hakkı vermez. 

Özgürlük yalnızca kendi tercihlerimizi yaşayabilmek değildir. Başkalarının tercihlerine de saygı gösterebilmektir. 

İyilik de kötülük kadar bulaşıcıdır 

Geçen hafta evimde köpeğimle ve misafirlerimle çekilmiş bir fotoğraf üzerinden başlayan, özel hayatıma, yaşam biçimime ve inancıma kadar uzanan bir linçle karşılaştım. 

Yaşadıklarımı bir makaleye dönüştürdüm. Ancak sonrasında hiç beklemediğim kadar güzel bir şey oldu.

Yazımın ardından gelen yüzlerce iyi niyetli yorum, hiç tanımadığım insanların mesajları, yazıyı dostlarıyla paylaşanlar, düşüncelerime katılmasalar bile yaşam hakkımı ve tercihlerimi savunan insanlar…

Bütün bunlar bana önemli bir gerçeği yeniden gösterdi. 

Bu ülkede iyilik hâlâ çok güçlü.

Belki kötülük daha fazla ses çıkarıyor. Belki öfke daha hızlı yayılıyor. Belki birkaç insanın kırıcı sözleri, yüzlerce insanın güzel düşüncesinden daha fazla dikkat çekiyor. 

Ama bu, iyiliğin az olduğu anlamına gelmiyor. 

Yaşadığım bu olayda gördüm ki iyi niyetli, vicdanlı, başkasının hayatına saygı duyan insanlar sandığımızdan çok daha fazla.

Üstelik iyiliği çoğaltmak düşündüğümüz kadar zor değil.

Bazen bir cümleyle, bazen bir dostun desteğiyle, bazen hiç tanımadığımız bir insanın gösterdiği dayanışmayla mümkün oluyor.

Bu deneyim bana yalnızca insanların ne kadar acımasız olabileceğini değil, ne kadar güzel olabileceğini de hatırlattı.

Dünya farklılıklarıyla, çeşitliliğiyle, renkleriyle güzel ve yaşanabilir bir yer. Doğayı, hayvanları, insanları, bütün canlıları sevmeyi öğrenmeden daha iyi bir dünya kurabileceğimize inanmıyorum. 

Belki de bir toplumu değiştirmeye, başkasının hayatını değiştirmeye çalışmaktan vazgeçip kendi davranışlarımızı değiştirmekle başlamalıyız.

Çünkü bir toplumun ahlakı yalnızca büyük sözlerinde, yasalarında ya da kurumlarında değil, insanların birbirine nasıl davrandığında da kendini gösterir.

Altmış yaşıma yaklaşırken geriye dönüp baktığımda, hayatım boyunca karşılaştığım insanları artık başarılarına, servetlerine ya da makamlarına göre hatırlamıyorum. Bana nasıl davrandıklarını, başkalarına nasıl davrandıklarını, zor zamanlarda nasıl bir karakter gösterdiklerini hatırlıyorum.

Batman’dan başlayan yolculuğumda çok insan tanıdım. Başaranları, kaybedenleri, yeniden ayağa kalkanları, sahip olduklarını paylaşanları ve başkasının kaybıyla sevinenleri gördüm. 

Bugün geriye dönüp baktığımda, insanın kendisiyle barışık olmasının ne büyük bir zenginlik olduğunu daha iyi anlıyorum.

Çünkü başkasının ışığı bizim ışığımızdan hiçbir şey eksiltmez.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler