Hadsizliğin de bir sınırı olmalı.
Ne zamandan beri başkalarının evine, dostluklarına, inancına, yaşam biçimine, hatta hangi canlıyı kucağına alacağına kadar müdahale etmek bu kadar sıradanlaştı?
Üstelik bunu çoğu zaman ahlak, inanç, gelenek ya da toplumsal duyarlılık adına yapıyorlar.
Oysa ahlak, başkasının hayatını denetleme yetkisi değildir. İnanç, bir başkasının vicdanı üzerinde hüküm kurma hakkı vermez. Eleştirmek başka, insanın hayatına hoyratça saldırmak başka.
Geçen hafta yaşadığım küçük bir olay, ne kadar büyük bir tahammül sorunumuz olduğunu yeniden gösterdi.
Amedspor Kulüp Başkanı Nahit Eren ve Yönetim Kurulu Üyesi Narin Nadirov evime ziyarete geldiler. İkisi de dostum. Oturduk, Diyarbakır’ı, Amedspor’u, futbolu, geleceği konuştuk. Birkaç hatıra fotoğrafı çekildi.
Fotoğrafların hepsinde evdeki en yaşlı köpeğim kucağımdaydı.
Nahit Eren (en solda)- Ahmet Güneştekin (ortadaki) - Narin Nadirov
Çünkü yanımda olmayı seviyor. Kucağımı güvenli buluyor. Beni ailesi olarak görüyor. Ben de onu ailemin bir parçası olarak görüyorum.
Narin Hanım’ın sosyal medyada paylaştığı fotoğraflar bir gazeteci dostumuz tarafından haberleştirildi. Ardından köpeğimden dostlarıma, inancımdan yaşam biçimime, sanat hayatıma kadar uzanan bir hüküm verme yarışı başladı.
Bir fotoğraftan bu kadar öfke çıkarabilmek gerçekten düşündürücü.
Çünkü burada tartışılması gereken benim kucağımdaki köpek değil, başkalarının hayatına bu kadar kolay saldırabilen insanların içlerinde büyüttükleri öfke.
Bir köpeğin sevgisini bilmek
Hayvanlar aleminde ona köpek denir. Ama evinizin eşiğinden içeri girip hayatınıza karıştığı gün ona bir isim verirsiniz.
O artık Modi’dir, Rodi’dir, Stella’dır, Reşo’dur.
Kedilerim de var: Mem ve Zin.
Her birinin ayrı karakteri, huyu, sevinci ve korkusu vardır. Hastalandığımda ya da üzüldüğümde başımdan ayrılmazlar.
Bir köpekle yaşayan herkes bilir. Evden beş dakikalığına çıkın, arkanızdan üzülür. Döndüğünüzde sanki günlerdir sizi görmemiş gibi sevinir.
Makamınızla ilgilenmezler. Paranızı bilmezler. Ününüzden haberleri yoktur.
Sizi olduğunuz gibi severler.
Kimsenin köpek sevmesi gerekmiyor. Ama sevmemek başka, nefret etmek başka.
Bugün köpekler deprem enkazlarında insanları buluyor, görmeyen insanların gözü oluyor, kayıpların izini sürüyor.
Bazen enkazın başında bekleyen bir insanı düşünüyorum.
Belki hayatında bir köpeğe hiç dokunmamış. Belki çocukluğundan beri ondan uzak durması öğretilmiş. Haram diye bilmiş, korkmuş, hatta tiksinmiş.
Ama şimdi enkazın altında annesi, babası, çocuğu ya da kardeşi var.
Saatler geçiyor.
Ses yok.
Sonra bir arama kurtarma köpeği geliyor.
O insan, hayatı boyunca uzak durduğu hayvanın burnuna bakıyor bu kez. Attığı her adıma, durduğu her noktaya, verdiği en küçük işarete.
Çünkü o burun artık onun için bir köpeğin burnu değil.
Umudun kendisi.
Köpek bir noktada durup işaret verdiğinde bütün dünya o birkaç metrekareye sığıyor.
Ve sevdiği insan oradan sağ çıkıyor.
Hep merak ederim: O insan sevdiğine yeniden sarıldıktan sonra, kendisine o yolu gösteren köpeğe baktığında ne hisseder?
Yıllarca öğrendiği korku, tiksinti, önyargı o birkaç saniyede nereye gider?
Beddua etmeyi sevmem. Kendime de yakıştırmam. Hayvanlara karşı nefret taşıyanların bir gün sevdiklerini kurtarmak için küçümsedikleri bir köpeğin burnuna umutla bakmak zorunda kalmamalarını dilerim.
Çünkü bazen size merhameti öğreten bir insan değildir.
Daha önce dokunmaya bile çekindiğiniz bir köpektir.
Köpek haram, peki kul hakkı?
Kürt toplumunda Şafii mezhebine mensup geniş bir kesim var. Ben de bu kültürün içinde büyüdüm.
Köpeğe ilişkin dini yorumları çocukluğumdan beri duyarım. Ama yıllardır anlamakta güçlük çektiğim bir çelişki var.
Kur’an’da köpeğin varlığını haram ilan eden bir ayet yoktur. Kehf suresinde Ashab-ı Kehf’in yanındaki köpek anlatılır. Maide suresinde eğitilmiş av hayvanlarına ilişkin hükümler yer alır.
Hatta domuzla ilgili açık yasakta bile söz konusu olan, hayvanın varlığı değil, etinin yenmesidir.
Elbette mezheplerin temizlik ve ibadetle ilgili farklı hükümleri vardır. Herkesin inancına saygı duyarım. Ama dini bir temizlik hükmünü bir canlıya duyulan nefretin gerekçesi haline getirmeyi kabul edemem.
Bir insan düşünün.
Oturmuş birasını yudumluyor. Sonra köpeğinizi göstererek, “Şu köpeği uzaklaştır, biz Şafiiyiz, köpek haram” diyor.
Şaşırıp kalıyorsunuz.
İçki içiyor ama köpek haram.
Başkasının hakkını yiyor ama köpek haram.
İnsanların emeğini sömürüyor ama köpek haram.
Sanki bütün ahlak anlayışı bir köpeğin varlığına indirgenmiş.
Burada eleştirdiğim Şafiilik değil. Benim itirazım, kendi hayatındaki yanlışlarla yüzleşmeden başkasının hayatına dini hükümlerle müdahale eden anlayışa.
Din yalnızca neye dokunduğunuzla ilgili değildir.
Kimin hakkına dokunduğunuzla da ilgilidir.
Bir köpeğin tüyünden sakınırken bir insanın hakkını yemekten sakınmıyorsanız, dönüp kendi vicdanınızı sorgulamanız gerekir.
Makamlar geçer, dostluk kalır
Bir başka eleştiri ise Amedspor Kulüp Başkanı’nın temsil ettiği makamın ciddiyeti üzerineydi.
Sanki bir kulüp başkanının bir sanatçının evine gitmesi resmî bir ziyaretmiş, ev sahibi de yaşam biçimini misafirinin unvanına göre değiştirmek zorundaymış gibi.
Nahit Eren benim dostumdur. Evime bir kulüp başkanı olarak değil, dostum olarak geldi. Narin Nadirov da aynı şekilde dostumdur.
Ben dostlarımı makamlarıyla ağırlamam. İnsan olarak ağırlarım.
Bir makamı yüceltirken karşısındaki insanı küçültmek de tuhaf bir değer ölçüsü.
Ben kırk yıldır sanat yapıyorum. Türkiye’de ve dünyanın farklı ülkelerinde eserlerimle var oldum. Ama ne sanatçı olmak ne de herhangi bir makam taşımak insana başkalarından üstün olma hakkı verir.
İnsanın değerini unvanı değil, karakteri, emeği ve geride bıraktıkları belirler.
Bir de işin çok basit bir tarafı var.
Burası benim evim.
Ailemle, hayvanlarımla hayatımı paylaştığım yer. Bir protokol salonu değil.
Makamlar kapının dışında kalır. Dostluk içeri girer.
Yarın aynı dostlarımın görevleri sona erse, hiçbir unvanları kalmasa yine aynı kapıdan girer, aynı masada otururlar.
Çünkü ben insanların kartvizitleriyle değil, kendileriyle dostluk kurarım.
Üstelik kiminle arkadaşlık edeceğimize, kiminle aynı masaya oturacağımıza kadar karar vermek isteyenler var.
Hayatım boyunca benimle aynı düşünmeyen insanlarla da dostluk ettim. Tartıştık, birbirimize itiraz ettik. Ama birbirimizi dinlemeyi bırakmadık.
İnsan hata yapabilir. Yanlışının farkına varmış, özür dilemiş ve o yanlıştan dönmüşse bunun üzerinden ömür boyu kan davası gütmek doğru değildir.
İnsana değişme hakkı tanımıyorsak yüzleşmeden, bağışlamaktan ve toplumsal barıştan nasıl söz edeceğiz?
Ben dostlarımı kimsenin onayıyla seçmedim. Bundan sonra da seçmeyeceğim.
Çünkü barış, herkesin birbirine benzediği yerde değil, farklı düşünen insanların aynı masada birbirini dinleyebildiği yerde başlar.
Hafızanın sahibi kim?
O fotoğrafın altında gördüğüm öfke bana 2021’de Diyarbakır’da açtığım Hafıza Odası sergisinden sonra yaşananları hatırlattı.
"Hafıza Odası" sergisi ve Ahmet Güneştekin
Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası’nın, Başkan Mehmet Kaya öncülüğünde düzenlediği sergi daha doğru dürüst görülmeden tartışılmaya başlandı.
Önce tabutların renkleri üzerinden hükümler verildi. Oysa bu eserler yıllar önce üzerinde çalışmaya başladığım, Türkiye’nin farklı yerlerinde kaybedilen insanların hafızasına ilişkin çalışmalardı.
Renkler de yıllardır kullandığım, Anadolu’nun doğasından, kilimlerinden, toprağından, Mezopotamya’nın kültürlerinden aldığım renklerdi.

Sonra bir halay görüntüsü üzerinden başka bir öfke başladı.
Oysa görüntü sergi alanından değildi. Sergiden uzaktaki bir otelde, Ticaret Odası’nın davetinde Kardeş Türküler sahnedeydi. Ben o halaya katılmadım.
Birkaç dakikalık görüntü bağlamından koparıldı. Eleştiriler hedef göstermeye, tehditlere dönüştü.
Beni en çok yaralayan, gencecik insanların bu öfkeye alet edilmesiydi.
Birbirinden farklı siyasi ve toplumsal çevrelerin bir sanatçıya yönelik tepkide benzer bir dil kullanması da düşündürücüydü.
O gün kendime sordum:
Birbirinden bu kadar farklı düşünen insanlar, sanat karşısında nasıl aynı öfkede buluşabiliyor?
Çünkü benim sanatım kırk yıldır üzeri örtülen hafızayla uğraşıyor.
Yıkılan şehirleri, yerinden edilen insanları, faili meçhulleri, kayıpları, geride kalan anneleri ve çocukları anlatıyorum.
Yüzleşme. Hafıza. Bellek. Yoktunuz. Kayıp Alfabe. Gavur Mahallesi. Sessizlik. Çürüme.
Bunlar rastgele seçilmiş kelimeler değil. Kırk yıllık sanat hayatımın birbirine bağlanan hafıza durakları.
Her biri başka bir acının, başka bir coğrafyanın, başka bir suskunluğun izini taşıyor.
Çünkü hafıza intikam değildir.
Hafıza, bir daha yaşanmasın diye hatırlamaktır.
Bir de yıllardır karşıma çıkarılan başka bir suçlama var.
Hafıza üzerinden rant elde ettiğim söyleniyor.
Soruyorum:
Kayıp Alfabe’yi mi sattım? Yoktunuz’u mu? Çürüme enstalasyonunu, tabutları, ayakkabıları, 5 No’lu Cezaevi’ni mi?
Bu eserlerin hangisini, kime sattım?
Hafıza üzerinden elde ettiğim söylenen o rant nerede?
Oysa hafızaya ilişkin ürettiğim en sert eserlerin önemli bir bölümünü ticari kaygıyla yapmadım. Bunlar bana konfor sağlayan değil, konfor alanımı daraltan işler oldu.
Dünyada karşılık bulan bir sanatçı olarak çok daha güvenli bir yol seçebilirdim. Kimsenin itiraz etmeyeceği işler yapabilir, zor soruların uzağında durabilirdim.
Bir de eleştirenlere bakıyorum. Aralarında sanatla uğraşan, eser üreten insanlar da var. En sert itirazların zaman zaman bu çevrelerden gelmesi düşündürücü.
Acaba kendi yapmak istedikleri ama cesaret edemedikleri bir işle mi karşılaşıyorlar? Yoksa içlerinden, “Bunu neden ben düşünmedim?” diye mi geçiriyorlar?
Bilemiyorum.
Belki kıskançlık, belki cesaret edememenin yarattığı huzursuzluk.
Kimsenin niyetini okuyamam. Ama bir eseri anlamaya çalışmak yerine doğrudan sanatçıyı hedef almak eleştiri değildir.
Elbette sanatçı sanatçıyı eleştirecek. Buna ihtiyaç var. Ama eleştiri eserin düşüncesine, biçimine, ortaya koyduğu sorulara yönelmeli.
Başkasının yaptığına itiraz etmek kolaydır. Zor olan, kendi düşüncesinin arkasında durup risk almak ve ortaya bir eser koymaktır.
Üstelik yıllardır verdiğim röportajlarda defalarca söylediğim bir şey var.
Yarın bu ülkede bir Yüzleşme Müzesi, bir Hafıza Müzesi kurulursa, bu konular üzerine ürettiğim bütün eserleri hiçbir ücret talep etmeden, hiçbir koşul ileri sürmeden o müzelere bağışlamaya hazırım.
Çünkü ben bu eserlerin gerçek sahibinin kendim olduğuna inanmıyorum.
Bu eserler kayıplar vermiş, asimilasyona uğramış, ötekileştirilmiş, zulüm görmüş, faili meçhul cinayetlerde yakınlarını kaybetmiş insanların hafızasına aittir.
Bir oğlunun yolunu yıllarca bekleyen anneye, babasının mezarını bilmeden büyüyen çocuğa, kendi dilinde konuşmanın bedelini ödemiş kuşaklara aittir.
Ben o acıların sahibi değilim.
O insanların yerine konuşma hakkını da kendimde görmüyorum.
Ben yalnızca gördüklerimi, duyduklarımı, tanıklık ettiklerimi sanatın diliyle aktarmaya, tarihe bir iz bırakmaya çalışıyorum.
Bir gün bu ülke geçmişiyle yüzleşmek için gerçek bir hafıza müzesi kurarsa, eserlerimin orada bulunması benim için herhangi bir satıştan çok daha anlamlı olacaktır.
Çünkü hafıza bir sanatçının mülküne sığmayacak kadar büyüktür.
Ben bu eserlerin sahibi değil, hafızanın taşıyıcısıyım.
Ben susmadım.
Bağırmadım da.
Sanat yaptım.
Ve bütün o gürültünün içinde asıl cevabı Diyarbakır halkı verdi.
Ben çekilip gitmedim. Her hafta Diyarbakır’a gittim. İnsanlarla buluştum, söyleşiler yaptım. Özellikle beni eleştiren gençlerin gelmesini istedim.
Sorunuz varsa sorun, dedim.
İtirazınız varsa konuşalım.
İnsanlar geldi. Kadınlar, gençler, yaşlılar, Barış Anneleri. Türkiye’nin dört bir yanından ziyaretçiler geldi.
On binlerce insan Hafıza Odası’nı gezdi. Diyarbakır günlerce sanatı ve hafızayı konuştu.
Serginin planlanandan erken sona erdirilmesine üzüldüm. Ama Diyarbakır’a küsmedim.
Çünkü birkaç kişinin öfkesi yüzünden kendi halkımdan, kendi coğrafyamdan, kendi gençlerimden vazgeçecek değildim.
Bugün de değilim.
En çok bağıranlar, bir halkın vicdanı değildir.
Öfkenin sesi çok çıkabilir.
Sevginin bağırmaya ihtiyacı yoktur.
Bugün Amedspor’a baktığımda aynı sahiplenmeyi başka bir yerde görüyorum.
Maç haftalarında Diyarbakır’ın rengi değişiyor. Çocuklar formalarını giyiyor, kadınlar, gençler, yaşlılar tribünlere gidiyor. Halaylar çekiliyor, türküler söyleniyor.
Hevsel’in renkleri tribünlere taşınıyor.
Orada yalnızca futbol yok.
Aidiyet var, hafıza var, birlikte sevinme ihtiyacı var.
Bütün bunları birkaç öfkeli sosyal medya hesabının diliyle ölçmek koca bir halka haksızlık olur.
Bir de kendi içimizden çıkan insanların başarısına tahammül etme meselesi var.
Kürtlerde de Türklerde de gördüğüm bir alışkanlık bu.
İçimizden biri yükseldiğinde, dünyada karşılık bulduğunda, iyi yaşadığında önce gurur duymak yerine şüpheleniyoruz.
Sanatçı söz konusu olduğunda bu daha da tuhaflaşıyor. Sanki sanatçı yoksul yaşamak, acı çekmek, hayatı boyunca sıkıntı içinde olmak zorundaymış gibi.
Oysa sanatın şartı sefalet değildir.
Ben Batman’dan çıktım.
Nereden geldiğimi hiçbir zaman saklamadım, unutmadım.
Bugün dünyanın farklı şehirlerinde çalışıyor, belli imkanlar içinde yaşıyorsam bunun köklerimle çeliştiğini düşünmüyorum.
İnsan kendi emeğiyle ulaştığı hayat için özür dilemek zorunda değildir.
İnsanın geldiği yere sadakati, ömür boyu geldiği yerde kalması değildir.
Köküne sadakat, dal vermekten vazgeçmek değildir.
Neden kendi içimizden çıkan insanın yükselmesini bu kadar zor kabulleniyoruz?
Neden yaşarken hırpaladığımız insanları öldükten sonra baş tacı ediyoruz?
Bir toplumun büyüklüğü yalnızca ölülerine gösterdiği saygıyla ölçülmez.
Asıl uygarlık, yaşayan değerinin kıymetini o hayattayken bilmektir.
Ben Fenerbahçeliyim.
Batman Petrolspor’un başarısına seviniyorum.
Amedspor sahaya çıktığında da kalbimin başka bir tarafı orada atıyor.
Bunda hiçbir çelişki görmüyorum.
Çünkü sevgi bölündükçe azalan bir şey değil.
Tıpkı bir insanın hem insanı, hem kediyi, hem köpeği, hem ağacı sevebilmesi gibi.
Yirmi yılı aşkın süredir sokakta yaşayan hayvanların bakımına destek oluyorum. Barınaklara yardım ediyorum. Güneştekin Vakfı da imkanları ölçüsünde sokaktaki canlıların yanında olmaya çalışıyor.
Bunu yaptıklarımızı anlatmak için değil, neden yaptığımızı söylemek için yazıyorum.
Doğayı seviyorsanız içindeki canlıyı da seveceksiniz.
Ağacı sevip kuşu kovamazsınız.
İnsanı sevdiğinizi söyleyip merhameti hayatınızdan çıkaramazsınız.
Kucağımdaki köpekten rahatsız olanlara söyleyecek çok fazla sözüm yok.
Ben onu sevmeye, sokaktaki bir canlıya gücüm yettiğince sahip çıkmaya, kendi coğrafyamın hafızasını sanatımla taşımaya devam edeceğim.
Kendi insanımdan umudumu kesmeyeceğim.
Küsmeyeceğim.
Vazgeçmeyeceğim.
Çünkü hayat bana şunu öğretti:
Merhamet insanı küçültmez.
Başkasının başarısı da sizi küçültmez.
Bir canlıya duyulan sevgiden bile öfke çıkarabiliyorsak, artık kucağımdaki köpeğe değil, içimizde büyüttüğümüz şeye bakmanın zamanı gelmedi mi?
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


