Eskiden zenginlik bu kadar bağırmazdı.
Parası olan herkes parasını göstermek zorunda hissetmez, güçlü olan gücünü insanların gözüne sokmazdı. Bir insanın değerini arabasının markası, kolundaki saatin fiyatı ya da arkasında yürüyen korumaların sayısı belirlemezdi.
Şimdi telefonunuzu açıyorsunuz:
Lüks otomobiller, özel uçaklar, yatlar, saatler, çantalar, pahalı restoranlar, konvoylar, korumalar…
Arkada mafya filmlerinden çıkmış müzikler, ağır çekim yürüyüşler, ürkütücü lakaplar.
Birileri sürekli ne kadar zengin, ne kadar güçlü ve ne kadar dokunulmaz olduğunu anlatmaya çalışıyor.
Üstelik bunun adı artık “içerik”.
Aslında görgüsüzlük yeni değil. Parasıyla böbürlenen, servetini insanların gözüne sokan insanlar her dönemde vardı.
Değişen şu:
Eskiden mahallede üç beş kişinin gördüğü görgüsüzlüğü şimdi milyonlar izliyor.
Bir sosyal medya fenomeninin saçına euro banknotlarını bigudi gibi sarıp kameranın karşısına geçtiğini düşünün.
Eskiden insan saçına bigudi takardı, şimdi euro takıyor.
Mesaj açık:
Bakın, benim o kadar çok param var ki saçımı bile parayla sarıyorum.
Ardından lüks otomobiller, mücevherler, pahalı sofralar, eğlenceler, korumalar, konvoylar…
Hayatın kendisi değil, servetin kesintisiz reklamı.
Sorun o insanın parasının olması değil. İstediği kadar parası olabilir.
Sorun, bu gösterinin milyonlarca insana başarı diye sunulması.
Bir süre sonra yalnızca bir sosyal medya hesabını izlemiyorsunuz; bir rol model üretiyorsunuz.
Daha büyük araba, daha pahalı saat, daha çok altın, daha kalabalık koruma…
Gösterinin dozu sürekli artıyor. Çünkü sosyal medyada dün şaşırtan şey bugün sıradanlaşıyor.
Sonra dönüp soruyoruz:
Biz bu insanları ne zaman bu kadar büyüttük?
Ben influencerlık mesleğine karşı değilim. Üreten, bilgi veren, emeğinin karşılığını kazanan çok sayıda insan var.
Benim itirazım başka:
Görgüsüzlüğün, kabadayılığın, kolay paranın ve kaynağı sorgulanmayan servetin bir başarı hikayesi gibi pazarlanmasına itiraz ediyorum.
Çünkü bütün bunları milyonlarca genç izliyor.
Gençlere ne anlatıyoruz?
Bir genç telefonunu açtığında ne görüyor?
Yıllarca çalışan bir bilim insanını mı?
Atölyesinde üreten bir sanatçıyı mı?
Bir ustanın kırk yılda öğrendiği zanaatı mı?
Bir öğretmenin yetiştirdiği çocukları mı?
Çoğu zaman hayır.
Bitmeyen bir tüketim gösterisi görüyor.
Mesele zenginlik değil. İnsan çok para kazanabilir, istediği evde yaşayabilir, istediği arabaya binebilir.
Sorun, paranın insanın değerinin ölçüsü haline gelmesi ve o paranın nasıl kazanıldığının önemsizleşmesi.
Mesaj çok açık:
Çok görünürsen önemlisin.
Çok tüketirsen başarılısın.
İnsanlar senden çekiniyorsa güçlüsün.
Yanında korumalar varsa dokunulmazsın.
Oysa güç ile güç gösterisi aynı şey değildir.
Yeni kabadayılık
Beni en çok şaşırtan görüntülerden biri de yeni koruma modası.
İçerik üreticisi önde yürüyor; arkasında siyah giyimli, siyah gözlüklü iri yarı adamlar.
Kulakta telsiz, yakada mikrofon…
Neredeyse bir devlet başkanı koruma ekibi.
İnsan ister istemez soruyor:
Kimden koruyorsunuz?
Sonra bu mizansenin başka bir işlevini fark ediyorsunuz.
Bir mekana böyle girdiğiniz anda herkes dönüp bakıyor.
“Önemli biri geldi. Dikkatli ol.”
Önce tedirginlik, sonra mesafe, ardından yapay bir saygınlık oluşuyor.
Bazen koruma, insanı tehlikeden korumaktan çok çevresine onun güçlü ve dokunulmaz olduğu hissini vermeye yarıyor.
Kulaklık, telsiz, siyah gözlük, korumalar, ağır çekim…
Eksik olan tek şey kulaklıktan:
“Kartal bir, hedef hareket halinde.”
Gülünç gelebilir.
Ama milyonlarca gence bunun “güç” diye sunulması gülünç değil.

Bir gün benim kapıma da geldiler
Bütün bunları uzaktan gözlemlediğimi sanmayın.
Bir gün bu yeni güç gösterisinin küçük bir örneği benim sanat merkezimin kapısına kadar geldi.
Büyük bir yatırım projesi için sanat eserlerine bakmak isteyen bir iş insanı, ortak bir tanıdık aracılığıyla benden randevu aldı.
Randevudan yarım saat önce iki koruma geldi. Görüşmenin yapılacağı yeri “güvenlik amacıyla” kontrol etmek istemişler.
Şaşırdım.
Benim haberim olmadan bir devlet başkanı mı geliyordu?
Sonuçta bir sanatçıyı ziyaret edeceksiniz. Sanat eseri göreceksiniz.
Korumaların ofis katıma çıkmasına izin vermedim.
Yarım saat sonra misafirimizin üç araçlık bir konvoyla geldiğini söylediler. Önde koruma aracı, ortada makam aracı, arkada başka bir araç.
İki araçta da halk arasında “çakar” denilen sistemlerden vardı.
Bir sanatçıyı ziyaret etmek için neden bütün şehre “çekilin, ben geliyorum” demeniz gerekiyor?
Ben odamda bekledim.
Bir süre sonra yukarı çıktı.
Kemerinde kocaman bir marka logosu, ayakkabısında başka bir logo, ceketinde lüks bir markanın desenleri, kolunda son derece pahalı bir saat…
İngilizlerin güzel bir sözü vardır:
“Money talks, wealth whispers.”
Para konuşur, servet fısıldar.
Karşımdaki ise fısıldamaya hiç niyetli değildi.
Neredeyse megafonla bağırıyordu.
Bir süre kendisini dinledikten sonra şunu anladım:
Yanlış yere gelmişti.
Sonradan çok büyük yatırımlara giriştiğini, dev inşaat projelerinde yer aldığını ve futbol dünyasında sponsorluk yapabilecek ekonomik bir güce ulaştığını gördüm.
İşte beni düşündüren buydu.
Üç otomobil, çakar, koruma, telsiz, milyonluk saat, dev inşaatlar, futbol sponsorluğu…
Türkiye’de yeni bir güç alfabesi mi oluşuyor?
Peki bu alfabenin içinde kültür nerede?
Zarafet nerede?
Bilgi nerede?
Paranın nerede susması gerektiğini bilmek nerede?
Para size büyük bir bina yaptırabilir. Bir futbol takımına sponsor yapabilir. Onlarca korumayla dolaştırabilir.
Ama para tek başına kültür satın alamaz.
Ben o projede yer almadım.
Çünkü sanat benim için servetin duvarına asılan bir statü belgesi değildir.
O gün karşımdaki görüntü bu yazının küçük bir özeti gibiydi:
Para vardı. Güç gösterisi vardı. Marka vardı. Koruma vardı. Çakar vardı. Eksik olan kültürdü.
Peki bu paranın kaynağı ne?
Son yıllarda bazı sosyal medya fenomenleri ve çevrelerindeki isimler hakkında kara para aklama, yasa dışı bahis ve vergi suçlamalarıyla soruşturmalar açıldığını gördük.
Elbette herkesi aynı kefeye koyamayız. Hakkında kesinleşmiş hüküm bulunmayan hiç kimseyi suçlu ilan edemeyiz.
Ama bir insanın bilinen geliriyle sergilediği hayat arasında olağanüstü bir fark varsa şu soruyu sormak kıskançlık değildir:
Bu paranın kaynağı ne?
Mesele yalnızca paranın nereden geldiği değil.
Toplumun bir süre sonra bunu sormaktan vazgeçmesi.
Asıl tehlike burada başlıyor.
Toplum şaşırma duygusunu kaybediyor.
Canavarı kim büyüttü?
Saçına euro banknotlarını bigudi yapan o hanımefendinin milyonlarca takipçisi olduğunu görünce merak edip hesabına baktım.
Daha da şaşırtıcı olan, iş dünyasından tanıdığım, eğitimli, başarılı bazı insanların da onu takip ettiğini görmekti.
Birkaçına sordum:
“Neden takip ediyorsunuz?”
Cevapları aynıydı:
“Çok komik geliyor, eğleniyoruz.”
İşte mesele tam burada başlıyor.
Siz eğlenmek için takip ediyorsunuz. O ise sizin takibiniz sayesinde biraz daha görünür, biraz daha önemli hale geliyor.
Başka biri takip edenlere bakıyor:
“Bu insanlar takip ediyorsa ben neden etmeyeyim?”
O da takip ediyor.
Derken merak görünürlüğe, görünürlük itibara, itibar güce dönüşüyor.
Biz onları izlediğimizi sanıyoruz. Oysa onları büyütüyoruz.
Milyonlarca takipçiye ulaşıyorlar. Fan sayfaları kuruluyor. Her paylaşımlarının altında binlerce yorum yapılıyor. Magazin sayfalarından büyük dijital platformlara kadar her hareketleri haber oluyor.
Bir süre sonra yalnızca takipçi sayısı büyümüyor.
İnsanın kendi önemine ilişkin algısı da büyüyor.
Sürekli alkışlanan, her yaptığı haber olan biri bir süre sonra yaptığı şeyin gerçekten değerli olduğuna inanmaya başlayabilir.
İşte kırılma burada:
Görünürlük, değer zannediliyor.
Takipçi sayısı saygınlığın, şöhret başarının, gösteriş gücün yerine geçiyor.
Sonra büyüttüğümüz insanlardan rahatsız oluyoruz.
Oysa biraz da aynaya bakmamız gerekiyor.
Çünkü sosyal medyada takip etmek artık masum bir seyir değil.
Takip, bugünün dünyasında bir tür oy vermektir.
Kime dikkatimizi veriyorsak onu büyütüyoruz.
Sonra “Bu insanlar nasıl bu kadar büyüdü?” diye soruyoruz.
Belki doğru soru şu:
Onları kim büyüttü?
Takipçiler, medya, markalar, platformlar…
Ve bazen yalnızca eğlenmek için bakan bizler.
Canavarları yalnızca algoritmalar yaratmıyor.
Bazen canavarı kendi elimizle besliyoruz.

Lüksün görünmeyen ağı
Meselenin bir de daha karanlık tarafı var.
Özel uçaklar, yatlar, Monaco, Saint-Tropez, Mykonos, Dubai…
Ultra lüks oteller, villalar, partiler ve sürekli değişen kalabalıklar.
Bu çevrelerin etrafında kendisini bir tür sosyal aracıya dönüştüren insanlar da var.
Cemiyet hayatından genç kadınlar, tanınmış isimler, iş insanları, sporcular aynı ortamlarda buluşturuluyor. Birileri birilerini tanıştırıyor, çevreler birbirine açılıyor.
Bu tür tanıştırmalara aracılık eden bazı kişilerin karşılığında pahalı hediyeler, seyahatler ya da komisyonlar aldığına ilişkin iddialar da yıllardır konuşuluyor.
Eğer ortada ekonomik bir çıkar varsa artık mesele yalnızca arkadaşlık değildir.
Çevrenin kendisi ticarete dönüşmüştür.
Bir genç dışarıdan baktığında ne görüyor?
“Bu çevreye girersem benim de hayatım değişebilir.”
Ünlü insanlar, zengin iş insanları, pahalı tatiller, tekneler, özel uçaklar…
Lüks hayat bir çeşit giriş kartına dönüşüyor.
Burada satılan yalnızca lüks değil.
Aidiyet, statü, çevre ve görünürlük de satılıyor.
Daha düşündürücü olan şu:
Bu dünyanın çekim alanına yalnızca eğitimsiz ya da imkanları sınırlı gençler girmiyor.
İyi ailelerde büyümüş, Türkiye’nin ve dünyanın önemli okullarında eğitim görmüş gençlerin de aynı gösterinin büyüsüne kapılabildiğini görüyoruz.
Demek ki iyi eğitim tek başına insanı kötü bir değer sisteminden korumaya yetmiyor.
Eğer bu çevrelerde uyuşturucu kullanımı, insanları birbirleriyle buluşturmaktan ekonomik çıkar sağlama ya da başka yasa dışı faaliyetler varsa bunun adı magazin değildir. Bunlar iddia olmaktan çıkıp kanıtlandığında hukukun konusudur.
Ama benim üzerinde durduğum başka bir şey:
Bu dünyanın gençlere ne vaat ettiği.
Eskiden insan zengin olmak isterdi.
Şimdi bazen zengin olmaktan önce zenginlerin arasında görünmek istiyor.
Bir özel uçakta çekilmiş fotoğraf, bir yat partisinden görüntü, ünlü biriyle aynı masada oturmak kişiye sahip olmadığı bir statüyü birkaç saniyeliğine verebiliyor.
Sonra görüntü hayatın önüne geçiyor.
İtibarın yerini görünürlük, dostluğun yerini çevre, başarının yerini erişim alıyor.
Görgüsüzlüğün yeni ekonomisi biraz da burada kuruluyor:
Kimin ne olduğundan çok, kimin yanında göründüğü önem kazanıyor.
Medya da hikâyenin dışında değil
Burada yalnızca sosyal medya fenomenlerini suçlayıp kenara çekilemeyiz.
Ne giydi?
Nereye gitti?
Kiminle yemek yedi?
Hangi arabaya bindi?
Kaç para hesap ödedi?
Kimden ayrıldı, kiminle barıştı?
Bunların her biri önce magazin basınında, sonra dijital medyada, hatta önemli haber sitelerinde “haber” oluyor.
Peki bunların hangisi gerçekten haber?
Medya yalnızca olanı aktarmıyor. Kimi görünür kılacağına karar vererek şöhret de üretiyor.
Bir insanın otomobilini, saatini, tatilini, özel uçağını sürekli haber yaparsanız ertesi gün onun görgüsüzlüğünden şikayet ederken kendinizi hikayenin dışında tutamazsınız.
Canavarı besleyip sonra canavardan şikayet edemezsiniz.
Eğer bazı isimler hakkında kara para, yasa dışı bahis veya vergi soruşturmaları yürütülüyorsa gazeteciliğin görevi onların hangi restoranda yemek yediğini anlatmak değil, servetin kaynağını araştırmaktır.
Gazetecilik tam da burada başlar.
Markalar da masum değil
Bir de markalar var.
Şirketler bugün yalnızca ürün satmıyor, rol model de üretiyor.
Kime otomobil verdiğiniz, kimi otelinizde ağırladığınız, kimin seyahatini karşıladığınız, kime çanta, saat ya da kıyafet gönderdiğiniz yalnızca bir pazarlama kararı değildir.
Milyonlarca takipçisi olan bir insana verdiğiniz destek, onun temsil ettiği hayat biçimini de büyütür.
Markaların kendilerine sormaları gereken soru basit:
Paramızla hangi kültürü besliyoruz?
Paranın düğünü
Bir de düğünler var.
Bazı görüntülere gerçekten bakmakta zorlanıyorum.
Gelinlerin boynuna, omuzlarına, neredeyse bütün bedenine taşıyamayacağı kadar altın yığılıyor.
Sonra para desteleri geliyor. Paralar havaya saçılıyor, masalarda üst üste yığılıyor.
Yetmiyor, para sayma makineleri getiriliyor.
Düğünün sonunda sanki bir mutluluğun değil, bir işletmenin günlük hasılatı sayılıyor.
İnsan kayboluyor, para kalıyor.
Beni asıl düşündüren milyonlarca insanın bu görüntüleri izlemesi, paylaşması ve bunlara özenmesi.
Belki sosyologların araştırması gereken asıl mesele budur:
Ne zaman mutluluğu parayla, itibarı gösterişle, başarıyı tüketimle ölçmeye başladık?
Ne zaman görgüsüzlük utanılacak bir şey olmaktan çıkıp milyonlara gösterilecek bir başarı belgesine dönüştü?
Paranın bu kadar bağırdığı yerde insanın sesi duyulmaz.

Asıl mesele çocuklarımız
Benim için bütün bu tartışma dönüp dolaşıp çocuklarımıza geliyor.
Bir genç sanatçı yıllarca atölyesinde çalışıyor. Bir doktor yıllarca okuyor. Bir müzisyen, sporcu, mühendis, öğretmen hayatının en güzel yıllarını mesleğine veriyor.
Sonra telefonunu açıyor ve hayatını teşhir ederek büyük bir servet görüntüsü sunan insanların gördüğü ilgiyi izliyor.
O gence “çalışırsan karşılığını alırsın” diyebilmek için önce çalışmayı yeniden itibarlı hale getirmemiz gerekiyor.
Ben lükse karşı değilim.
Zenginliğe de karşı değilim.
Başarıya sonuna kadar saygı duyuyorum.
Ama emeği olmayan zenginliğin kutsanmasına, kabalığın özgüven diye pazarlanmasına, korkunun güç zannedilmesine ve görgüsüzlüğün başarı diye gençlerin önüne konmasına karşıyım.
Devletin görevi insanların nasıl yaşayacağına karar vermek değildir. Ama suç gelirini takip etmek, vergiyi denetlemek, örtülü reklamı engellemek ve hukuku herkes için eşit uygulamak devletin görevidir.
Medyanın sorumluluğu var.
Markaların sorumluluğu var.
Platformların sorumluluğu var.
Bizim de var.
Çünkü mesele birkaç influencer değil.
Mesele kimi alkışladığımız.
Bir toplum kimi alkışlıyorsa, bir süre sonra ona benzemeye başlar.
Ben çocuklarımızın kabadayılara, kolay paraya ve servetini bağırarak gösterenlere değil; üretenlere, çalışanlara, sanatçılara, bilim insanlarına, sporculara ve ustalara özenmesini istiyorum.
Çünkü bir ülkenin geleceğini yalnızca ekonomisi belirlemez.
Kimi örnek aldığı da belirler.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


