Ne zaman “Yeter” demeyi unuttuk?

Ne zaman “Yeter” demeyi unuttuk?

Belki yazının başındaki sorunun cevabı burada. Bir şeyi yaşamak yetmiyor, göstermek istiyoruz. Bilmek yetmiyor, bildiğimizi göstermek istiyoruz. Mutlu olmak yetmiyor, mutlu olduğumuzu kanıtlamak istiyoruz. Ve bütün bunları yaparken bazı basit şeyleri kaybediyoruz. Belki mesele neye sahip olduğumuz değil. Nerede “yeter” diyeceğimizi unutmuş olmamız

Ne zaman “Yeter” demeyi unuttuk?

Yirmi beş yıl Anadolu’yu dolaştım. 

Köylere, kasabalara gittim. Kahvelerde oturdum. Yaşlıları, halk ozanlarını, dengbejleri, her inançtan alimleri, bazen kimsenin henüz keşfetmediği maharetli bir zanaatkarı, anneleri, çocukları dinledim. 

Bazen hiç okula gitmemiş bir insanın karşısında saatlerce oturduğum oldu. Kendi dünyasında sessizce yaşayan bir insanın anlattıkları bana okuduğum birçok kitaptan daha fazla şey öğretti. 

O insanların anlatacak hikâyeleri vardı ama kendilerini göstermek gibi bir dertleri yoktu.

Şimdi herkes kendisini gösteriyor ama giderek daha az hikayemiz var. 

Belki değişen şey tam da bu.

Eskiden insanın derdi anlatacak bir hayat yaşamaktı.

Şimdi yaşadığı hayatı başkalarına göstermek.

Her şeye ulaşabiliyoruz ama hiçbir şey bize yetmiyor. 

Bilmek yetmiyor, konuşmak istiyoruz. Yaşamak yetmiyor, göstermek istiyoruz. Başarmak yetmiyor, alkışlanmak istiyoruz. Sevilmek yetmiyor, takip edilmek istiyoruz.

Zengin olmak yetmiyor, zengin görünmek istiyoruz.

İnsan ne zaman kendi hayatını yaşamaktan vazgeçip başkalarının bakışında yaşamaya başladı? 

Bence asıl mesele burada başlıyor. 

Dinlemeyi kaybettik 

Eskiden bilmediğimiz bir şey karşısında susardık.

Şimdi telefonumuzu çıkarıyoruz. Birkaç dakika bakıyor, biraz okuyor, sonra yıllarını o işe vermiş insanlarla aynı özgüvenle konuşmaya başlıyoruz.

Herkesin her konuda bir fikri var ama çok azımızın dinlemeye sabrı kaldı. 

Bilgi çoğaldı, öğrenme azaldı.

İletişim çoğaldı, sohbet azaldı.

İnsanları daha çok görüyoruz ama birbirimizi daha az tanıyoruz. 

Çünkü öğrenmenin ilk şartlarından biri susabilmektir. 

Bugün ise susmak neredeyse kusur sayılıyor. 

Bir yazının yalnızca başlığını okuyup hüküm verebiliyor, bir insan hakkında birkaç saniyelik görüntüden karar verebiliyoruz. 

Dinlemek zaman ister. 

Anlamak emek ister. 

Hüküm vermek birkaç saniye. 

Biz birkaç saniyeyi seçtik.

TikTok aklı

TikTok’u yalnızca bir sosyal medya platformu olarak görmüyorum.

Bir düşünme biçimine de dönüşüyor.

Her şey birkaç saniye içinde dikkatimizi çekmek zorunda. 

Bir video, bir yemek, bir insan, bir fikir, bir sanat eseri, bir haber… 

Hoşumuza gitmediyse parmağımızı kaydırıyoruz.

Sonraki.

Sonraki.

Sonraki. 

Ama hayatın bir “sonraki” tuşu yok. 

İyi bir roman zaman ister. İyi bir film sabır ister. Bir insanı tanımak yıllar alabilir. Bir sanat eserinin karşısında bazen uzun süre durmanız gerekir. Bir dengbejin stranı birkaç saniyeye sığmaz.

Her şeyi hızlandırdık. 

Sonra neden hiçbir şeyden eskisi kadar tat alamadığımızı soruyoruz. 

Sıkılmayı bile unuttuk. 

Otobüs beklerken telefon. Asansörde telefon. Yemek gelene kadar telefon. Yatakta telefon. 

İki dakikalık boşluğa bile tahammülümüz kalmadı. 

Oysa insan bazen hiçbir şey yapmazken düşünür. Hayal kurar. Kendi sesini duyar. 

Sanat hayatım boyunca birçok fikrin çalışırken değil; yürürken, beklerken, yalnız kalırken ortaya çıktığını gördüm. 

Şimdi çocukların hayatındaki bütün boşlukları ekranla dolduruyoruz.

Peki hayal kuracakları yer nerede kalacak? 

Bilmediğimizi bilmiyoruz 

Ben bilmemekten hiç utanmadım. 

Altmış yaşıma geliyorum ve hala bilmediğim o kadar çok şey var ki.

Beni korkutan bilmemek değil. 

Bilmediğinin farkında olmamak. 

Bugün telefonu olan herkes biraz tarihçi, biraz doktor, biraz ekonomist, biraz siyaset bilimci, biraz sanat eleştirmeni. 

Bir insan yıllarca tarih çalışıyor, diğeri üç video seyredip ona tarih anlatıyor. 

Sanatta da aynı şey var.

Bir eserin tarihini, malzemesini, düşüncesini bilmeden birkaç saniyede karar veriliyor:

“Bunu ben de yaparım.” 

Yapın. 

Sanatın kapısı kimseye kapalı değil. 

Ama önce öğrenmenin zahmetini kabul etmek gerekiyor. 

Bilgiye ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamıştı. 

Ama “Bilmiyorum” demek de hiç bu kadar zor olmamıştı. 

Çocuklara ne gösteriyoruz? 

Çocuklarımıza “Oku, çalış, bir meslek sahibi ol” diyoruz. 

Sonra önlerine bambaşka bir dünya koyuyoruz. 

Orada yıllarca çalışan değil, birkaç dakikada milyonlara ulaşan kazanıyor. Bilgili olan değil, görünür olan konuşuluyor. İyi bir iş yapan değil, çok takipçisi olan daha değerli sanılıyor. 

Sonra çocuklara neden kolay yoldan ünlü olmak istediklerini soruyoruz. 

Çocuklarımızı yalnızca söylediklerimizle eğitmiyoruz. 

Alkışladığımız insanlarla da eğitiyoruz. 

Kimi meşhur ediyoruz? 

Kimi zengin ediyoruz? 

Kimi örnek haline getiriyoruz?

Belki önce bunlara bakmak gerekiyor. 

Sabah televizyonlarını açıyorum. 

Aile kavgaları, aldatmalar, cinayetler, DNA testleri, insanların en mahrem hayatları… 

Elbette kayıp bir insanın bulunması, bir suçun ortaya çıkarılması değerlidir. 

Ama bir insanın acısı ne zaman eğlenceye dönüştü? 

Ağlayan bir anne.

Sonra reklam.

Yeni kavga.

Yeni itiraf. 

Yeni sır.

Ertesi sabah yenisi. 

Bunları yıllarca seyrederseniz şaşırma duygunuz da azalıyor. 

Dün utandığımız şey bugün sıradanlaşıyor.

Bence tehlikeli olan yalnızca kötülüğün varlığı değil. 

Kötülüğe alışmak.

Yaşamak yetmiyor, göstermek gerekiyor

Mahremiyet eski bir kelime gibi görülmeye başladı. 

Oysa mahremiyet utanmak değildir. 

İnsanın kendisine ait bir alanının olmasıdır. 

Bugün evimizi, çocuğumuzu, soframızı, kavgamızı, ayrılığımızı gösteriyoruz. Hastalığımızı, gözyaşımızı, bazen cenazemizi bile içeriğe dönüştürüyoruz.

Burada insanların ne giyeceğine, nasıl yaşayacağına, özel hayatına ahlak dersi verecek değilim.

Mesele bikini değil. 

İsteyen istediğini giyer. 

Mesele hayatın her anının paraya ve gösteriye çevrilmesi. 

Yıllarca televizyonun, sahnenin, sinemanın ve magazinin en görünür isimleri arasında olmuş bazı insanların bugün birkaç abone daha kazanmak, biraz daha görünmek için özel hayatlarını bile içeriğe dönüştürdüklerini görüyorum. 

Şöhreti yaşamışlar.

Parayı kazanmışlar. 

Milyonlar onları tanımış.

İnsan ister istemez soruyor:

Daha ne kadar görünmeniz gerekiyor? 

Demek ki şöhret de yetmiyor. 

Para da. 

Alkış da. 

Çünkü insan hayatını başkalarının bakışına teslim ettiğinde, bir süre sonra unutulmaktan korkmaya başlıyor. 

Belki çağımızın en büyük bağımlılıklarından biri de bu:

Unutulma korkusu. 

Şöhretin raf ömrü 

Şöhretle kalıcılık aynı şey değil.

Bir dönem herkes sizi tanıyabilir. Kameralar peşinizden koşabilir.

Sonra yeni yüzler gelir.

Kameralar başka tarafa döner. 

Bunda tuhaf bir şey yok. 

Şöhretin bir raf ömrü var. 

Sanatın zamanı ise başka türlü işler. 

Ben kırk yıldır sanat yapıyorum. Hâlâ her sabah atölyeye gidiyorum. Hâlâ öğreniyorum. Hâlâ başarısız olduğum işler oluyor. Hâlâ yeniden başlıyorum. 

Çünkü geride bir şey bırakmanın kısa yolu yok. 

Şöhret görünür kalmak ister. 

Sanat ise zamana kalmak.

Geride eseriniz varsa zaman sizinle birlikte çalışır. 

Geride yalnızca şöhretiniz varsa zaman en büyük rakibiniz olur.

Kolay hayat yanılsaması 

Bugünün en büyük yanılsamalarından biri de çalışmadan kazanmak.

Üretmeden zenginleşmek. 

Bir gecede meşhur olmak. 

Bir video çekeceğiz, milyonlar izleyecek. Birileri bizi keşfedecek. Bir anda hayatımız değişecek. 

Sanki emek eski dünyanın alışkanlığıymış gibi. 

Oysa gerçek başarıların çoğunun arkasında kimsenin görmediği binlerce saat vardır. 

Sosyal medya sonucu gösteriyor, bedelini göstermiyor. 

Zenginliği gösteriyor, nasıl kazanıldığını göstermiyor. 

Şöhreti gösteriyor, arkasındaki yılları göstermiyor. 

Sonra genç bir insan bunlara bakıp kendi hayatını başarısız sanıyor.

Oysa bir şeyi öğrenmenin, bir işte iyi olmanın, çalışmanın ve sabretmenin kısa yolu yok.

Hiç olmadı. 

Zengin olmak da yetmiyor

Artık zengin olmak da yetmiyor.

Zengin görünmek gerekiyor. 

Otomobil. Marka çanta. Pahalı saat. Gösterişli düğün. En pahalı masa. En pahalı tatil. 

Ve mutlaka fotoğrafı.

İnsan neden hiç tanımadığı insanlara iyi yaşadığını kanıtlamak ister? 

Gerçekten mutluysanız bunu herkesin bilmesine neden ihtiyaç duyarsınız? 

Belki tüketim kültürünün bize yaptığı en büyük kötülük, ihtiyacımız olmayan şeyleri satın aldırması değil.

Başkalarının hayatına bakarak kendi hayatımızı yetersiz hissettirmesi. 

Eskiden insan kendisini çevresindeki birkaç kişiyle kıyaslardı.

Şimdi telefonunu açtığında dünyanın en güzel evlerini, en pahalı otomobillerini, en kusursuz bedenlerini, en egzotik tatillerini aynı anda görüyor.

Ama gördüğü hayatların çoğunun seçilmiş birkaç saniyeden ibaret olduğunu unutuyor.

Başkalarının hayatının en parlak anlarını, kendi hayatımızın bütün sıradanlığıyla karşılaştırıyoruz. 

Böyle bir yarışın kazananı olabilir mi? 

Üstelik artık yalnızca eşyaları değil, insanları da tüketiyoruz.

Bir arkadaş sıkıcı geldi. 

Sonraki.

Bir ilişki zorlaştı. 

Sonraki.

Bir insan bizim gibi düşünmedi.

Engelle. 

Sonraki. 

Ekranda parmağımızla yaptığımız hareket yavaş yavaş hayatımıza da girdi. 

Oysa dostluk emek ister.

Aşk emek ister.

Bir insanı anlamak bazen yıllar ister. 

Her zorlukta ekranı kaydırır gibi insan değiştirirsek sonunda yüzlerce kişiyi tanır, kimseyi gerçekten tanımayız. 

Peki suç kimde?

Kolay cevap sosyal medya demek.

Ama mesele yalnızca teknoloji değil. 

Teknolojiye karşı değilim. Dünyanın değişmesine de karşı değilim. 

Ben yalnızca değişirken neyi geride bıraktığımıza bakıyorum. 

Bir insan kendisini küçük düşüren bir video çekiyor. Milyonlar izliyor. Televizyonlar haber yapıyor. Markalar reklam veriyor. Takipçisi artıyor. Para kazanıyor. 

Sonra bir başkası bakıyor:

“Demek ki yol bu.”

Bu pazarın yalnızca satıcısı yok.

Alıcısı da var.

Biz neyi seyrediyorsak onu büyütüyoruz.

Neyi alkışlıyorsak onu çoğaltıyoruz. 

Neye para veriyorsak onun devamını istiyoruz. 

Algoritmayı suçlamak kolay. 

Ama algoritma biraz da bize ayna tutuyor. 

Biz bakmasak, paylaşmasak, alkışlamasak o kadar büyüyebilir mi? 

O halde başkasına kızmadan önce kendimize sormamız gereken soru şu:

Biz neyi alkışladık da bunlar normal hale geldi? 

Bize ne oldu? 

Belki yazının başındaki sorunun cevabı burada.

Bir şeyi yaşamak yetmiyor, göstermek istiyoruz. 

Bilmek yetmiyor, bildiğimizi göstermek istiyoruz. 

Mutlu olmak yetmiyor, mutlu olduğumuzu kanıtlamak istiyoruz. 

Ve bütün bunları yaparken bazı basit şeyleri kaybediyoruz. 

Bir insanı gerçekten dinlemeyi. 

Bilmediğimizde “Bilmiyorum” diyebilmeyi. 

Bir sofrada telefonumuza bakmadan oturmayı. 

Bir yere fotoğraf çekmek için değil, görmek için gitmeyi.

Bir iyiliği kimseye göstermeden yapmayı. 

Bir başarıyı bağırmadan yaşamayı. 

Bazen hiçbir şey paylaşmadan güzel bir gün geçirmeyi. 

Bunların hiçbiri eski moda değil. 

Bunlar insanı insan yapan şeyler.

Yirmi beş yıl Anadolu’da dinlediğim o insanların çoğunun bugünkü anlamıyla çok az şeyi vardı. 

Ama anlatacak hikâyeleri vardı. 

Şimdi çok şeyimiz var. 

Ama durup o hayatı yaşayacak zamanımız yok. 

Belki mesele neye sahip olduğumuz değil.

Nerede “yeter” diyeceğimizi unutmuş olmamız. 

Çünkü insan “yeter” demeyi unuttuğunda, dünyanın tamamı onun olsa yine eksik kalır.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler