Neden herkes ünlü olmak istiyor?

Neden herkes ünlü olmak istiyor?

Gençken bir odaya girdiğinizde herkesin size bakmasını istiyorsunuz. Sonra yaş alıyorsunuz. Kimsenin size bakmadığı bir köşede sevdiğiniz birkaç insanla saatlerce konuşabilmenin o kalabalıktan daha kıymetli olduğunu öğreniyorsunuz. Gençken adınızın konuşulmasını istiyorsunuz. Sonra yaptığınız işin sizden uzun yaşamasını. Zaman kimseye özel muamele yapmıyor. Sonunda geriye tek bir soru kalıyor: Siz sustuğunuzda geride konuşmaya devam eden ne bıraktınız?

Neden herkes ünlü olmak istiyor?

Bir zamanlar tanınmak hoşuma gidiyordu. Altmış yaşıma yaklaşırken başka bir şey öğrendim: Şöhret de para da insana çok şey verebilir ama kendi hayatının sahibi olabilmek başka bir zenginlik.

Türkiye’nin en varlıklı ve tanınmış insanlarından biri bir gün bana:

“Aramızda en zengin olan sensin” dedi.

Şaşırdım.

“Nasıl yani?”

“Benim servetim senden daha büyük olabilir ama sen zamanının sahibisin. Mesaini kendin belirliyorsun. Hayatını, dostlarını kendin seçiyorsun. İstediğini söylüyor, istediğini yazıyorsun. Hiçbir iktidara, patrona ya da şirkete hesap vermek zorunda değilsin. Bağımsızsın. Peki hangimiz daha zenginiz?”

Bu konuşmayı hiç unutmadım.

Çünkü hayatım boyunca çok zengin insanlar da tanıdım, çok ünlü insanlar da.

Bir zamanlar ben de daha fazla tanınmak istiyordum.

Gazetelerde hakkımda haber çıktığında hoşuma giderdi. Sonra televizyon programları yaptım, belgeseller çektim. İsmimi bilmeyenler bile yüzümü tanıyordu:

“Ha, bu o adam.”

İtiraf edeyim, hoşuma gidiyordu.

İnsan gençken alkışın sesini seviyor.

Altmış yaşıma yaklaşırken ise başka bir yerden bakıyorum.

Bugün milyonlarca insan daha fazla görünmek, daha çok tanınmak, daha çok takip edilmek istiyor. Üstelik sahnede artık yalnızca oyuncular, şarkıcılar, sanatçılar yok.

Doktorundan şefine, akademisyeninden kebapçısına kadar herkes görünürlük yarışında.

Peki neden?

Neden herkes ünlü olmak istiyor?

Ve daha önemlisi, ünlü olduğumuzda gerçekten ne kazanıyoruz?

Her görünürlük size lazım değil

Zaman geçtikçe şunu gördüm:

Her tanınırlık aynı değerde değilmiş.

Bir insanın ne kadar çok yerde göründüğünden daha önemli olan, neden ve nerede göründüğüymüş.

Ben popüler kültürün içinde değildim. Sanat yapıyordum. Bir süre sonra “Beni kaç kişi tanıyor?” sorusunun çok da önemli olmadığını anladım. Asıl mesele yaptığım sanatın nerede ve nasıl karşılık bulduğuydu.

Anselm Kiefer’in eserini görürsünüz, tanırsınız. Gerhard Richter’in dünyasını ayırt edersiniz. William Kentridge’in bir işini anlamak için yüzünü bilmeniz gerekmez.

Çünkü iyi sanatçının yüzünden önce dili tanınır.

Bugün hakkımda çıkan her haber beni eskisi kadar ilgilendirmiyor. Röportajları, nerede konuşacağımı seçiyorum. Türkiye’de eskisi kadar çok basın bülteni de yayınlamıyorum.

Bunu kibirden söylemiyorum. Zaman içinde ölçüm değişti.

Venedik’teki Sessizlik sergimin, ondan önce Roma’daki sergimin farklı ülkelerdeki sanat ve kültür yayınlarında nasıl karşılık bulduğunu gördüm. Kendi ülkemde aynı ölçüde haber olmadığı zamanlar da oldu.

Eskiden buna daha fazla takılırdım. Artık takılmıyorum.

Çünkü mesele fotoğrafınızın kaç gazetede çıktığı değil, eserinizin sanat dünyasında nerede durduğu.

Kim üzerine yazıyor? Hangi kurum gösteriyor? Başka bir kültürde karşılık buluyor mu? Kendisine ait bir dili var mı?

Edirne’den öteye geçtiğinizde ölçü değişiyor. Orada ne kadar popüler olduğunuzdan önce ne ürettiğinize bakılıyor.

Benim öğrendiğim şu:

Her yerde görünmemek, görünmez olmak değildir.

Takipçi sayısı değer değil, dikkat ölçüyor

Bugün eserleri dünyanın önemli müzelerinde bulunan, milyonlarca dolara el değiştiren bir sanatçının sosyal medyada birkaç bin ya da birkaç on bin takipçisi olabiliyor.

Öte tarafta ne yediğini, ne giydiğini, nereye gittiğini paylaşan birinin milyonlarca takipçisi var.

Bunda yanlış bir şey yok.

Ama ikisini aynı ölçüyle değerlendiremeyiz.

Takipçi sayısı değer ölçüsü değil, dikkat ölçüsü.

Bir insan milyonlarca kişinin dikkatini çekebilir ve geride hiçbir şey bırakmayabilir. Başka biri çok daha az insan tarafından tanınır ve yüz yıl sonra hâlâ konuşulur.

Şöhretin ölçüsü dikkat, sanatın ölçüsü zamandır.

Sosyal medya özenme duygusunu yaratmadı. O zaten vardı.

Ama eskiden komşumuzun, arkadaşımızın hayatına bakıyorduk. Şimdi dünyanın en güzel, en zengin, en ünlü insanlarının hayatları cebimizin içinde.

Tatilleri, otomobilleri, kusursuz bedenleri, evleri, sofraları görüyoruz.

Ama borcu görmüyoruz.

Kavgayı, yalnızlığı, korkuyu görmüyoruz.

Çünkü sosyal medya bize hayatın tamamını değil, güzel seçilmiş birkaç karesini gösteriyor.

Biz de başkasının fragmanıyla kendi hayatımızın tamamını karşılaştırıyoruz.

Sonra kendi hayatımız bize yetersiz geliyor.

Ünlü olmak zor, unutulmak daha zor

Şöhretin zor taraflarından biri de ünlü kalmaya çalışmak.

Bir kez milyonlarca insanın size baktığı bir hayat yaşadıysanız bakışların başka tarafa dönmesini kabullenmek kolay değil.

Bir dönem sürekli konuşulan bazı isimler görünürlüklerini kaybetmeye başladıklarında yeniden dikkat çekmenin yollarını arıyor.

Bedenler düzeltiliyor, yaşın izleri siliniyor, hayatın daha parlak tarafları gösteriliyor.

Mesele kimin ne giydiği ya da bedenini ne kadar gösterdiği değil.

Mesele görünürlüğü kaybetme korkusu.

Şöhret önce büyük bir haz veriyor, sonra insandan sürekli kendisini hatırlatmasını istiyor.

Daha genç. Daha güzel. Daha iddialı. Daha sansasyonel…

İnsan yalnızca gençliğini değil, seyircisini kaybetmekten de korkuyor.

İşin trajikomik tarafı, ciddi kabul ettiğimiz bazı haber kuruluşlarının internet sitelerine baktığımızda ortaya çıkıyor.

Birisi bikiniyle görüntülenmiş: Haber.

Dudağına dolgu yaptırmış: Haber.

Kaç kilo vermiş: Haber.

İnsan sormadan edemiyor:

Memlekette bütün meseleleri hallettik de sıra buna mı geldi?

Bilimde önemli bir araştırma yapılmış, genç bir insan uluslararası başarı kazanmış, yeni bir arkeolojik keşif yapılmış, önemli bir kitap yayımlanmış, bir sanatçı dünyanın önemli bir kurumunda eser sergilemiş…

Küçücük bir haber.

Ama ünlünün dudağı biraz şişmiş…

Manşet.

Yalnızca medyayı suçlamak da haksızlık olur.

Onlar yayınlıyor, biz tıklıyoruz. Biz tıkladıkça onlar daha fazlasını yayınlıyor.

Sonra algoritma çok demokratik (!) kararını veriyor:

“Demek ki insanlık bugün bunu merak ediyor.”

Çünkü tıklama da bir oydur.

Kebapçıdan doktora herkes sahnede

Bu yarış artık yalnızca ünlülerin meselesi değil.

Sokak yemeği satan birinden lüks restoran sahibine kadar herkes görünür olmak için yarışıyor.

Yemeğin lezzetli olması yetmiyor. Kamera açılıyor. Et havaya fırlatılıyor. Bıçaklar sallanıyor. Dev porsiyonlar hazırlanıyor.

Yemek küçük bir sirke dönüşüyor.

Çünkü artık yalnızca yemek değil, izlenme de satılıyor.

Daha düşündürücü olanı bazı doktorlarda görüyorum.

Bir zamanlar doktorun itibarı bilgisi, deneyimi ve iyileştirdiği hastalar üzerinden kurulurdu. Bugün bazı doktorların sosyal medya hesaplarına baktığınızda kendinizi sağlık dünyasında değil, eğlence sektöründe sanabilirsiniz.

Bilginin halka ulaşması elbette çok kıymetli. Benim itirazım buna değil.

İtirazım bilginin şöhret kazanmanın aracına dönüşmesine.

Doktor, şef, akademisyen, avukat, gazeteci, sanatçı…

Her mesleğin içinden birileri görünürlük yarışına giriyor.

Çünkü algoritma kimin daha iyi olduğunu bilmiyor.

Kimin daha çok dikkat çektiğini biliyor.

Beni asıl düşündüren bunun gençlere verdiği mesaj:

İyi olman yetmez, görünür ol.

Bilmen yetmez, izlen.

Üretmen yetmez, kendini göster.

Megastar da unutulur, imparator da

Türkiye popüler kültürü unvanları seviyor.

Megastar. Süperstar. Diva. İmparator. Popstar. Kral. Kraliçe. Fenomen…

Altmış yaşıma yaklaşırken bu unvanların içini gerçekten doldurmuş en az iki kuşağa tanıklık ettim.

Öyle ünlüydüler ki sokağa çıkamıyorlardı. Havaalanlarında kalabalıklar oluşuyordu. İnsanlar birkaç saniye yanlarında olabilmek için birbirini eziyordu.

Sonra zaman geçiyor.

Bir zamanlar bir mekana girdiğinde herkesin ayağa kalktığı insan, yıllar sonra aynı sokaktan geçiyor ve kimse dönüp bakmıyor.

Dün yüzlerce insan kapısında bekliyordu.

Bugün telefonu eskisi kadar çalmıyor.

Şöhretin çok kalabalık bir hayat olduğunu düşünürüz. Ama o kalabalık dağıldığında geride çok büyük bir sessizlik kalabiliyor.

Bence şöhretin en ağır taraflarından biri de bu:

Bir zamanlar herkesin sizi görmek istediğini hatırlayarak unutulmak.

Konuşacak insanımız çok, sohbet edecek insanımız az

Yaş aldıkça daha çok düşündüğüm meselelerden biri uzun uzun sohbet edebileceğiniz insanların azalması.

Eskiden bir sofraya otururduk. Saatler geçerdi. Sanattan, edebiyattan, siyasetten, yemekten, şehirlerden konuşurduk. Bir hikâye diğerini çağırırdı.

Kimse saatine bakmazdı.

Bugün telefon masada. Göz arada ekranda. Bir mesaj geliyor. Bir yere yetişilecek. Bir şey paylaşılacak.

Yaş aldıkça daha fazla insana değil, daha uzun kalabilen birkaç insana ihtiyaç duyuyorsunuz.

Gençken kalabalık arıyorsunuz.

Yaş aldıkça muhabbet...

İletişim araçlarının bu kadar çoğaldığı bir çağda birbirimizi dinlemeye zamanımız kalmadı.

Konuşacak insanımız çok, sohbet edecek insanımız az.

Her ünlü sanatçı değildir

Türkiye’de çok kolay kullandığımız bir kelime var:

Sanatçı.

Bence sanatçılık yalnızca bir meslek adı değil, zor kazanılan bir paye.

Oyunculuk, şarkıcılık, ressamlık, heykeltıraşlık, yazarlık… Hepsi kendi başına kıymetli meslekler. Ama bir mesleği yapmak insanı kendiliğinden sanatçı yapmıyor.

Çünkü sanatçılık her şeyden önce yaratma meselesi.

Bir oyuncu yorumuyla daha önce görmediğimiz bir insanlık hali yaratabilir. Bir şarkıcı sesi ve yorumuyla kendisinden sonra gelenleri etkileyen bir dil kurabilir. Bir ressam ise hayatı boyunca binlerce resim yapıp kendisine ait bir dünya kuramayabilir.

Mesele meslek değil.

Yaratıcı zekâ, özgünlük ve geride bırakılan iz.

Şöhret ile sanatçılığı birbirine karıştırmamak gerekiyor.

Tanınmak sanatçılığın sonucu olabilir.

Ölçüsü olamaz.

Benim için asıl ölçü şu:

Sizden sonra gelen biri yaptığınız işe baktığında,

“Buradan önce böyle bakılmıyordu” diyebiliyor mu?

Sanatta zaman rakibiniz değil, sermayenizdir

Popüler kültürün önemli bir bölümü gençlikten besleniyor.

Yeni yüz, yeni beden, yeni heyecan…

Sanat ise birikimden besleniyor.

Bir ressam için yetmiş yaşına gelmek yalnızca gençliğini kaybetmek değil; yetmiş yıllık hayatın, elli yıllık bakışın, binlerce eserin, hatanın ve arayışın elinde birikmesi demek.

Bir yazar sekseninde hala hayatının en iyi romanını yazabileceğine inanabilir. Doksanındaki ressam boş tuvalin karşısında hâlâ heyecanlanabilir.

Çünkü artık mesele kendisinin nasıl göründüğü değil, yaptığı işin neye dönüştüğüdür.

Yüzünüz yaşlanır.

Yürüyüşünüz yavaşlar.

Ama bakışınız derinleşebilir.

Diliniz sadeleşebilir.

Hafızanız büyüyebilir.

Picasso seksenlerinde resim yapıyordu. Matisse fiziksel kısıtlarına rağmen kesilmiş kağıtlarla yeni bir dünya kurdu. Louise Bourgeois doksanlı yaşlarında üretmeye devam etti. Michelangelo seksenlerinde hâlâ mermerle uğraşıyordu.

Beni asıl etkileyen yaşları değil.

Hala daha iyisini yapabileceklerine inanmaları.

Sanatçının içinde son nefesine kadar genç kalan şey galiba merakı.

Bir sonraki eser.

Henüz yazmadığı cümle.

Henüz bulamadığı renk.

Henüz yontmadığı taş.

Henüz duymadığı nota.

Bir noktadan sonra rakibiniz de değişiyor.

Artık başkasını geçmek değil mesele.

Dünkü yaptığınızdan daha iyisini yapmak.

Kendinizi aşmak.

Popüler kültürde zaman bazen rakibinizdir.

Sanatta ise doğru kullanılmış zaman sermayenizdir.

O yüzden gerçek sanatçının sorusu bir süre sonra “Beni hâlâ tanıyorlar mı?” olmaktan çıkıyor.

“Ben hâlâ daha iyisini yapabilir miyim?”

Şöhret bir dönemin hafızasında yaşayabilir.

Eser kuşakların hafızasına geçebilir.

Para konuşur, servet fısıldar

İngilizcede sevdiğim bir söz var:

“Money talks, wealth whispers.”

Para konuşur, servet fısıldar.

Ben buna birkaç şey daha ekliyorum.

Bilgi de fısıldar.

Kültür de.

Görgü de.

Özgüven de.

Gerçek başarı da.

Marka kullanmakta hiçbir sorun yok. Ben de kullanıyorum.

Sorun sizin markayı değil, markanın sizi taşımaya başlaması.

Tişört bağırıyor. Kemer bağırıyor. Ayakkabı bağırıyor. Çanta bağırıyor. Saat bağırıyor.

Hepsi aynı şeyi söylüyor:

“Bakın, benim buna param yetiyor.”

Thorstein Veblen bundan bir asırdan fazla önce buna “gösterişçi tüketim” diyordu.

Mesele yeni değil.

Yeni olan, gösterinin artık cebimizdeki telefon sayesinde yirmi dört saat yayınlanabilmesi.

Para bazen görgüden hızlı büyüyor

“Sonradan görme” sözünü sevmiyorum.

İnsan elbette çalışır, üretir, zenginleşir.

Mesele parayı sonradan kazanmak değil.

Mesele paranın görgüden daha hızlı büyümesi.

Bir anda büyük bir servetiniz oluyor ve sanki bunu herkese ispatlamak zorundaymışsınız gibi yaşamaya başlıyorsunuz.

Saatler, otomobiller, evler, tekneler, jetler…

Her şeyin en büyüğü, en pahalısı, en görünürü.

Fakat gösterişin kötü bir tarafı var:

Her zaman sizden daha büyüğü çıkıyor.

Kırk metrelik teknenizle koya giriyorsunuz, kendinizi Amiral Nelson sanıyorsunuz. Bir süre sonra yanınıza yetmiş beş metrelik bir tekne yanaşıyor. Üzerinde helikopter var.

Bir anda aslanlıktan mahalle kediliğine terfi ediyorsunuz.

Kolunuzda çok pahalı bir saat var. Masaya biri oturuyor; onun saatinin üzerinde küçük bir kuyumcu dükkanı dolaşıyor ve sizinkinin on katı değerinde.

Bu yarışın sonu yok.

Çünkü zenginliği büyüklük üzerinden tarif etmeye başladığınız anda mutlaka sizden daha büyüğü çıkar.

“Bakın ne kadar param var” diye bağırdığınız anda aslında başka bir şeyi de söylüyorsunuz:

“Lütfen fark edin.”

Oysa gerçek görgü biraz da sahip olduğunuz şeyi ilan etme ihtiyacı duymamaktır.

İnsan sahip olduklarını sessizce taşıdığında onlar hayatının bir parçası olur.

Bağırarak taşıdığında ise kostümüne dönüşür.

Dünyanın gerçekten varlıklı çevrelerine girdiğinizde şunu çok çabuk öğrenirsiniz:

Her zaman sizden daha zengini vardır.

Ama herkesten daha görgülü olmak için daha çok paraya ihtiyacınız yoktur.

Paranız var, peki gustonuz var mı?

Paranız olabilir. Çok paranız da olabilir.

Peki gustonuz var mı?

Ben buna 'kültürel gusto' diyorum.

Yani yalnızca neye sahip olduğunuz değil, nasıl yaşadığınız.

Markanın bağırmadığı ama iyi dikilmiş bir kıyafet. İçinde rahat ettiğiniz, sizi ezmeyen bir ev. Sizi güvenle taşıyan bir otomobil. İmkanınız varsa hayatınıza yük olmayan, denizin tadını çıkarabileceğiniz bir tekne.

Mesele her şeyin en pahalısını, en büyüğünü almak değil.

Doğru olanı seçebilmek.

Yemekte de böyle.

Ben dünyanın herhangi bir yerine gittiğimde ilk olarak o şehrin en pahalı restoranını aramam. Michelin yıldızının peşine de otomatik olarak düşmem.

Mümkünse o şehrin insanlarının yıllardır gittiği, iki üç kuşaktır ayakta duran bir lokantayı bulmak isterim.

Çünkü orada yalnızca yemek yoktur.

Korunmuş bir lezzet, bir hafıza vardır.

Bazen dünyanın en iyi tabağını beyaz örtülü, kristal bardaklı bir masada değil, kırk yıldır aynı yerde duran sekiz masalı küçük bir lokantada yersiniz.

Gusto biraz da bunu anlayabilmektir.

En pahalı şarabı seçmek değil, yemeğin yanına doğru şarabı koyabilmek.

En pahalı ceketi giymek değil, üzerinizde iyi duran ceketi seçebilmek.

İmkan size seçenek verir. Konfor verir. Zaman kazandırır. Dünyayı görme, iyi şeylere ulaşma fırsatı verir.

Bunların hiçbirini küçümsemiyorum.

Ama para size otomatik olarak zevk vermez.

Görgü vermez.

Merak vermez.

Kültür vermez.

Bunların başka bir birikimi vardır.

Parayla en iyi masayı satın alabilirsiniz.

Ama o masada ne konuşacağınızı satın alamazsınız.

En pahalı şarabı açtırabilirsiniz.

Ama tadını ayırt edecek damağı aynı gün satın alamazsınız.

İşte ben buna kültürel gusto diyorum.

Belki gerçek lüksün bir tarafı da budur:

Her şeyin en pahalısına ulaşabilmek değil, neyin gerçekten iyi olduğunu ayırt edebilmek.

Sonradan görmek başka, göre göre edinmek başka

Ben Anadolu’dan geldim. İşçi bir babanın çocuğu olarak zor şartlarda büyüdüm.

Bugün sahip olduğum maddi ve manevi imkanların büyük bölümü hayatımın başlangıcında yoktu. Ben de birçok şeyi sonradan edindim.

Ama kendimce başka bir tarif geliştirdim:

Sonradan görmek başka, göre göre edinmek başka.

Çalışarak, üreterek, okuyarak, seyahat ederek, insan tanıyarak, hata yaparak edinilen imkan insanı mutlaka bozmaz.

İmkanınız büyürken siz de büyüyorsanız mesele yok.

Para da şöhret de güç.

Güç ise insanın içinde ne varsa onu büyütüyor.

Cömertseniz cömertliğinizi.

Kibirliyseniz kibrinizi.

Görgülüyseniz görgünüzü.

Görgüsüzseniz onu da.

Ben artık paranın insanı her zaman değiştirdiğine inanmıyorum.

Çoğu zaman zaten orada olan karakteri daha görünür hale getiriyor.

Meğer görünmeden yaşayabilmek de servetmiş

Yazının başında anlattığım o konuşmayı bugün daha iyi anlıyorum.

“Aramızda en zengin olan sensin.”

Belki gerçekten zenginliğin başka bir tarifi var.

Servet sahip olduklarınızın toplamı olabilir.

Zenginlik ise hayatınız üzerindeki tasarruf hakkınız.

Çok paranız olabilir ama zamanınız size ait olmayabilir.

Gücünüz olabilir ama düşündüğünüzü söyleyemeyebilirsiniz.

Herkes sizi tanıyabilir ama kiminle görüşeceğinize bile kendiniz karar veremeyebilirsiniz.

Özgürlük de bir servet.

Hem de en zor kazanılanlardan biri.

Bugün tanınırlıkla ilişkim gençliğimdekinden çok farklı.

Her yerde görünmek istemiyorum. Her röportajı kabul etmiyorum. Her haberde olmak istemiyorum.

Sosyal medyada beni yaklaşık 1,3 milyon insan takip ediyor ama artık benim için asıl mesele sayı değil.

Sanatıma kimlerin baktığı, eserlerimin nereye ulaştığı, kimlerle gerçek bir ilişki kurduğu daha önemli.

Sokakta rahat yürüyebiliyorum. Bir restoranda rahat yemek yiyebiliyorum. Dünyanın herhangi bir şehrinde tek başıma dolaşabiliyorum.

Bir zamanlar daha fazla tanınmak isterken bugün bunun ne kadar büyük bir konfor olduğunu anlıyorum.

Meğer görünmeden yaşayabilmek de servetmiş.

İnsanın “daha fazla” arzusunun sonu yok.

Bir milyonunuz olduğunda iki milyon istiyorsunuz. Yüz bin takipçiniz olduğunda bir milyon. Bir milyon olduğunda beş milyon.

Hedef hep ileri gidiyor.

Gerçek zenginlik belki de daha fazlasına sahip olmak değil, bir yerde:

“Bu bana yetiyor” diyebilmek.

Bugün bana lüks başka şeyler ifade ediyor.

Rahatça yürüyebilmek lüks.

Telefonunu kapatabilmek lüks.

İstemediğin davete gitmemek lüks.

Kimseye kendini ispatlamak zorunda olmamak lüks.

Kimsenin acelesinin olmadığı uzun bir sohbet lüks.

Kendi hayatının sahibi olabilmek lüks.

Gençken bir odaya girdiğinizde herkesin size bakmasını istiyorsunuz.

Sonra yaş alıyorsunuz.

Kimsenin size bakmadığı bir köşede sevdiğiniz birkaç insanla saatlerce konuşabilmenin o kalabalıktan daha kıymetli olduğunu öğreniyorsunuz.

Gençken adınızın konuşulmasını istiyorsunuz.

Sonra yaptığınız işin sizden uzun yaşamasını.

Gençken görünmek istiyorsunuz.

Sonra görünmeye ihtiyaç duymamayı öğreniyorsunuz.

Megastar da olsanız imparator da diva da süperstar da…

Bir gün ışıklar kapanıyor.

Kalabalık dağılıyor.

Yeni yüzler geliyor.

Zaman kimseye özel muamele yapmıyor.

Sonunda geriye tek bir soru kalıyor:

Siz sustuğunuzda geride konuşmaya devam eden ne bıraktınız?


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler