Ölümsüz olmak için bin kez ölmek gerekir

Ölümsüz olmak için bin kez ölmek gerekir

Bir insanın bedeni gidiyor. Sesi kalıyor. Bir cümlesi kalıyor. Size öğrettiği bir şey kalıyor. Sizin hayatınızda bıraktığı iz kalıyor. Hayat boyunca kaç kez öldüğümü bilmiyorum. Kerem’le öldüm. Babamla öldüm. Yaşar Kemal’le öldüm. Her seferinde başka biri olarak yeniden başladım

Ölümsüz olmak için bin kez ölmek gerekir

Ölümsüz olmak için insanın bin kez ölmesi gerekir.

Bu cümleyi neden kurduğumu uzun zamandır düşünüyorum.

İnsan bir kez ölür, derler. 

Bence doğru değil.

İnsan hayatı boyunca defalarca ölebiliyor. 

Anlaşılmadığında, yalnız bırakıldığında, reddedildiğinde… Tutsak edildiğinde, sürgüne gönderildiğinde, dili reddedildiğinde, eseri küçümsendiğinde, sözü susturulduğunda biraz daha ölüyor. 

Ama bazıları bütün bunlardan geçip yaşamaya devam ediyor. 

Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda ölümsüzlüğü de başka türlü anlıyorum. 

Ölümsüzlük hiç ölmemek değil.

Unutulmamak.

Bazı insanlar neden ölmüyor?

Van Gogh öldü. Ama bugün bir ayçiçeğine baktığımızda, yıldızlı bir gecenin altında yürüdüğümüzde onun dünyasına yeniden giriyoruz.

Kafka öldü. Ama insanın bürokrasi ve otorite karşısındaki sıkışmışlığını anlatırken hala onun adından türetilmiş bir kelime kullanıyoruz: Kafkaesk.

Nesimi öldü. İnandığı sözden vazgeçmediği için Halep’te öldürüldü. Rivayete göre derisi yüzüldü. 

Ama sözü kaldı: 

“Mende sığar iki cihan, men bu cihana sığmazam.”

Aradan altı yüzyıl geçti. Onu öldürenleri çok az kişi hatırlıyor. Nesimi hala konuşuyor.

Aslında insanı ölümsüz yapan hayatta kalması değil, sözünün hayatta kalmasıdır.

Yaşar Kemal’in hikayesini ise yakından biliyordum.

Daha çocukken bir gözünü kaybetti. Yaklaşık beş yaşındayken babası gözlerinin önünde öldürüldü. Yaşadığı travmanın ardından kekelemeye başladı.

Bir gözü gitmişti. Yani kadrajı yarıya düşmüştü. Babası öldürülmüş, sesi kesilmişti.

Ama hayat bazen insana açtığı yaradan başka bir yetenek çıkarıyor.

Daralan kadrajıyla her şeye daha dikkatli bakmak zorundaydı. Konuşmakta zorlandığı için belki de sözcüklerle başka türlü bir ilişki kurdu; daha ayrıntılı, daha uzun cümlelerle yazdı. Çocukluğunun bu iki büyük travması zamanla onun dünyayı görme ve anlatma biçiminin bir parçasına dönüştü.

Yıllar sonra o çocuk, sesi olmayanların sesi oldu. Çukurova’nın toprağını, yoksullarını, ezilenlerini, Anadolu’nun hikayelerini dünya edebiyatına taşıdı.

İnsan bazen hayatının en büyük yarasından kendi dilini çıkarıyor.

Bu insanların hayatları birbirine benzemiyordu. Ama hepsinde beni etkileyen ortak bir şey vardı:

Kendi zamanlarının onayından daha büyük bir şeye inanıyorlardı.

Ölümsüz olmak için yaşamadılar. Yapmaları gerektiğine inandıkları şeyi yaptılar.

Belki ölümsüzlüğün sırrı da budur.

Ölümsüzlüğü düşünmeden yaşamak.

Benim hikâyem Garzan’da başladı 

Kendimi bu insanların yaşadıklarıyla kıyaslamıyorum.

Ama hikâyelerinde bana tanıdık gelen bir şey var: İnsanın vazgeçmemek için kendi içinde defalarca ölmesi. 

Benim hayatım Batman’a bağlı Garzan’daki bir işçi kampında başladı. 

Babam petrol işçisiydi. Annem ev kadınıydı. 

Annem on bir doğum yaptı. Hayatta tutabildiği yedi çocuktan biriydim. Beş ağabeyim ve bir kız kardeşim vardı.

Bizim çocukluğumuzda oyuncak sahibi olmak bir yana, oyuncak istemek bile neredeyse şımarıklık sayılırdı.

Ama yokluk insana kendi oyuncağını, kendi dünyasını yaratmayı öğretiyor. Çamurla oynarken seramiğin, ahşabı ve taşı biçimlendirirken heykelin, elime geçen kağıt ve boyalarla resmin ilk dilini öğreniyordum.

O zaman bunun sanat olduğunu bilmiyordum.

Bugün farklı disiplinlerde üretmemin köklerinin de orada olduğunu düşünüyorum. Oynarken yaratıyor, yaratırken biçimlendiriyor, biçimlendirdikçe başka malzemelere geçiyordum. Bir malzeme diğerini, bir fikir başka bir fikri çağırıyordu.

Hâlâ öyle çalışıyorum.

Bir işe başladığımda o iş beni başka bir işe götürüyor. Ürettikçe öğreniyor, öğrendikçe ustalaşıyorum.

Çocukluğumda yokluğun bana öğrettiği şey buydu: 

Elinde olmayanı beklemek yerine, elindekinden yeni bir dünya kurmak. 

Belki de benim asıl sanat eğitimim böyle başladı. 

Hayat bizi erken büyüttü. 

Bugün dönüp baktığımda o günleri yalnızca yoksullukla hatırlamıyorum. Zor bir hayat insana başka türlü bir eğitim veriyor.

Dayanmayı, gözlemlemeyi, çalışmayı, düşmeyi ve yeniden kalkmayı öğreniyorsunuz.

Sanat eğitimi almadım. Alaylı denilenlerdenim.

Sanatı okulda değil, hayatın içinde öğrendim.

Ama hayatımın yönünü değiştiren asıl kırılmalardan biri 1997’de yaşandı. 

Bir çuval nar 

O yıl ortanca ağabeyim Kerem, henüz 36 yaşındayken mide kanserine yakalandı.

Ankara İbn-i Sina Hastanesi’nde 47 gün boyunca yanında kaldım. 

Sevdiğiniz bir insanın gözünüzün önünde her gün biraz daha eridiğini görmek, üstelik onu kurtaramayacağınızı bilmek çok ağır. 

Kerem ölüyordu.

Ben de o 47 gün boyunca onunla birlikte biraz ölüyordum.

Sonunda doktorlar yapılabilecek bir şey kalmadığını söylediler. Birkaç günlük ömrü vardı. Son günlerini huzur içinde geçirsin diye onu Batman’a götürmemizi istediler. 

İnsan çaresiz kalınca normal zamanda dönüp bakmayacağı şeylere bile tutunuyor. 

Hastane koridorlarında tanıştığım bir hasta yakını, Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde nar suyundan yaptığı bir karışımla kanser hastalarına şifa verdiği söylenen birinden bahsetmişti. 

Böyle şeylere inanan biri değildim. 

Ama o anda bunun hiçbir önemi yoktu.

Ağabeyimin öleceğini kabul edemiyordum. 

Ailem Kerem’i Batman’a götürürken ben yeğenimle Diyarbakır’a gittim. 

Gece yarısı o kişiyi bulduk. Bir çuval nar gerektiğini söyledi.

Nar mevsimi değildi.

Diyarbakır’da manavları dolaştık. Sonunda Mersin’den bir çuval nar bulduk. Ertesi gün otobüsle Diyarbakır’a geldi.

Yeğenimle saatlerce oturup narları tek tek ayıkladık. 

Bugün o günü düşündüğümde şunu anlıyorum: 

Ben o narları değil, çaresizliğimi ayıklıyordum. 

Narların suyunu şişelere doldurup bize verdiler. 

Şişeleri kucağıma aldım ve Batman’a doğru yola çıktık.

Evimizin bulunduğu sokağa vardım. Üçüncü kata çıkmaya başladım. 

İkinci kata geldiğimde yukarıdan kadınların çığlıklarını duydum.

Anladım.

Kerem’i kaybetmiştik.

Kucağımdaki nar suyu şişeleri merdivenlere düştü.

Sonrasını hatırlamıyorum.

Daha sonra bana Kerem’in ölmeden önce söylediği son cümleyi anlattılar: 

“Kardeşim Ahmet bana ilaç getiriyor. Getirecek.”

Hayatım boyunca binlerce cümle duydum, binlercesini yazdım.

Ama o cümle içimden hiç çıkmadı.

Ben yetişemedim.

Nar suyu yetişmedi.

Ağabeyimin bana duyduğu o güven kaldı.

Sanırım benim gerçek inzivam o merdivenlerde başladı.

O gün ölüm hakkında daha önce bilmediğim bir şey öğrendim: 

Ölüm yalnızca ölenin başına gelmiyor. Geride kalanlardan da bir parça götürüyor.

Ölmeden önce ölmek 

Tasavvufta çok eski bir söz vardır:

“Ölmeden önce ölmek.”

Bedenin ölümünden değil; insanın nefsinden, kibrinden, korkularından, kendisine yük ettiği fazlalıklardan sıyrılmasından söz eder. Eski benliğin ölmesinden. 

Ben bu sözün ne demek olduğunu yıllar sonra anladım.

Birini kaybediyorsunuz, içinizde bir şey ölüyor. Bir hayaliniz yıkılıyor, başka bir şey ölüyor. Reddediliyorsunuz, yalnız kalıyorsunuz, hayatınız değişiyor. 

Sonra bir sabah kalkıyorsunuz.

Hayat devam ediyor ama siz artık aynı insan değilsiniz.

Acının kendisinde kutsal bir taraf olduğuna inanmıyorum.

Acı, acıdır. 

Önemli olan ondan sonra ne yaptığınız. 

Kerem’in ölümünden sonra ben eski hayatıma dönemedim. 

Karanlıktan sonraki renkler 

Her sabah uyanmayı yeniden doğmak, her akşamı belki son akşamım gibi yaşamaya başladım. 

Korkularım azaldı. Başkalarının benim hakkımda ne düşündüğüne daha az önem verdim. 

Ölümün bu kadar yakınına gelince hayatın ertelenemeyecek kadar kısa olduğunu anlıyorsunuz. 

1997’de inzivaya çekilmemin en önemli nedenlerinden biri buydu. 

Altı yıl boyunca sanat dünyasına kendimi göstermekten çok, ne yapmak istediğimi anlamaya çalıştım. 

Anadolu’yu karış karış dolaştım. Köylere, kasabalara, şehirlere gittim. Okudum, araştırdım, insanları dinledim.

Hafıza, yüzleşme, sessizlik, toprak, ölüm, kayıp ve yeniden doğuş giderek sanatımın da meseleleri haline geldi.

Beyoğlu’nda bir atölye açtım. 

Kendi okulumu kendim kurdum. 

Altı yıl sonra, 2003’te ilk profesyonel sergimi Atatürk Kültür Merkezi’nde açtım.

36 yaşındaydım. 

Kerem’in öldüğü yaş. 

Kerem 36 yaşında ölmüştü. 

Ben 36 yaşında yeniden başlıyordum.

Serginin adı da sanki bütün o yılları anlatıyordu: 

Karanlıktan Sonraki Renkler. 

Karanlığı görmeden bazı renkleri göremiyorsunuz. 

O sergi için yazdığım manifestoda şöyle demiştim:

“Keşfedilmeyi beklemek, ölümü beklemektir.” 

Aradan yirmi üç yıl geçti. 

Bugün aynı yere başka bir cümleden bakıyorum: 

“Ölümsüz olmak için insanın bin kez ölmesi gerekir.”

Bu iki cümlenin arasında yalnızca yirmi üç yıl yok.

Kerem var. Anadolu yolları var. Kapanan kapılar, açmak zorunda kaldığım kapılar, kayıplar, sergiler, dostluklar var. 

Koca bir hayat var. 

Bir babaya yetişmek 

Ölüm yıllar sonra bir kez daha kapımı çaldı.

Anadolu’yu dolaşıyor, kültürel saha çalışmaları yapıyordum. Babamın beyin kanaması geçirdiği haberi geldi. 

Yoldaydım. 

Bir umutla yetişmeye çalıştım.

İnsan böyle zamanlarda mesafeyi kilometreyle ölçmüyor. Tek düşündüğünüz şey yetişmek oluyor. 

Vardığımda babam son nefesini veriyordu.

Ölmeden önce beni görmek istemiş.

Yetiştim.

Ama vedaya yetişemedim.

O gün babam öldü.

Benim içimde de bir şey onunla birlikte öldü. 

Babamı kaybettikten sonraki yıl hayat karşıma başka bir baba çıkardı. 

Yaşar Kemal. 

Görünmez duvarlar

Sanat dünyasına girdiğimde önümde görünmez duvarlar olduğunu biliyordum. 

Akademik eğitimim yoktu. Kendi kendimi yetiştirmiştim.

Küçümsendiğim de oldu, görmezden gelindiğim de.

Bunları bugün bir mağduriyet hikayesi olarak anlatmak istemiyorum.

Bazı kapılar kapanınca başka bir yol bulmak zorunda kalıyorsunuz.

Ben kendi yolumu buldum.

Hayat karşıma farklı alanlarda ustalaşmış, tarihe geçmiş çok değerli insanlar çıkardı. Onlarla kurduğum dostluklardan sanat ve edebiyat kadar hayatı ve insanı da öğrendim. 

Yaşar Kemal’le yıllar süren dostluğumuz ise zamanla usta-çırak ilişkisinin çok ötesine geçti. 

Baba oğul olduk. 

Ondan yalnızca edebiyatı öğrenmedim.

Hayatı, insanı, mücadeleyi, tevazuyu ve büyüdükçe küçülmeyi öğrendim. 

Neredeyse konuşmadığımız gün yoktu. Haftada iki üç kez mutlaka buluşurduk. 

O bensiz yapamazdı.

Ben onsuz.

Son yıllarında hastalıklarla boğuşurken Ayşe Abla’yla birlikte hep yanındaydık. 

Bunu bir görev olduğu için yapmadık. 

Seviyorduk.

Ahmet Güneştekin ve Yaşar Kemal

Ölümsüz bir insana veda

Yaşar Kemal hayatının son döneminde Çapa’da yoğun bakıma kaldırıldı. 

Günlerce hastanedeydik.

Artık konuşamıyordu.

Ben de onunla konuşmanın başka bir yolunu bulmaya çalıştım. 

Küçük bir müzik çalar aldım. Klasik müzikten dengbejlere, sevdiği müziklerden saatler süren bir liste hazırladım. 

Müzik kulağının dibinde çalıyordu. 

Bizi duyup duymadığını bilmiyorduk. 

Ama Ayşe Abla’yla ikimiz de duyduğuna inanıyorduk. 

Vefat ettiğinde Ayşe Abla’yla son kez yanına girdik. 

Kefenlenmişti. 

İki avucumun arasına yüzünü aldım.

Yanaklarından öptüm. 

O an aklımdan geçen cümleyi bugün de hatırlıyorum:

Karşımda ölmüş bir insan vardı ama ben ölümsüz bir insana veda ediyordum.

Babamı kaybetmiştim.

Kerem’i kaybetmiştim. 

Şimdi manevi babam Yaşar Kemal’i uğurluyordum. 

Onlar ölürken benim içimde de bir şey öldü.

Sonra yaşamaya devam ettim.

Ama hiçbirinden sonra aynı Ahmet değildim.

Ahmet Güneştekin (ortada), babası (solda) ve manevi babası Yaşar Kemal

Garzan’dan Venedik’e

Türkiye’deki sergilerin ardından dünyanın başka şehirleri, galerileri ve müzeleri geldi. 

Ama bugün geriye baktığımda beni en çok değiştiren şeylerin başarılar değil, zorlandığım zamanlar olduğunu görüyorum.

Kendime bir yol açmak zorunda kalmasaydım belki bugün yaptığım sanat da başka türlü olurdu.

Bugün bazen Venedik’te yürürken çocukluğumu düşünüyorum.

Yüzyıllardır sanatın ve mimarinin merkezlerinden biri olan bu şehrin ortasında, 16. yüzyıldan kalma bir sarayın kültür ve sanatla yeniden hayat bulmasını izliyorum. 

Bazen o sarayın içinde tek başıma duruyorum.

Garzan geliyor aklıma.

Petrol işçisi babam. 

On bir çocuk doğuran annem. 

Oyuncak istemenin bile lüks olduğu çocukluğumuz.

Sonra Kerem.

Bir çuval nar.

Merdivenlere düşen şişeler.

Babamın son nefesi. 

Yaşar Kemal’in yüzünü avuçlarımın arasına aldığım o son an.

Anadolu yollarını düşünüyorum. 36 yaşında açtığım ilk sergiyi. Yüzüme kapanan kapıları. Yeniden başladığım zamanları. 

Garzan’daki işçi kampından Venedik’teki o saraya uzanan yolun kaç kilometre olduğunu bilmiyorum.

Ama o yolda kaç kez düştüğümü biliyorum.

Bu yüzden o saraya baktığımda aklıma ilk gelen şey başarı değil.

Nereden geldiğimi hatırlıyorum.

Kimliğimi, ailemi, halkımı unutmadan geldiğim yolu hatırlıyorum.

Mezarlıklar

Mezarlıkları ziyaret etmeyi sevmiyorum. 

Aslında sevmemek doğru kelime değil. 

Mezarlıklardan kaçıyorum.

Sevdiğim insanların ölümüne hiçbir zaman razı gelemedim. Kerem’in, annemin, babamın, Yaşar Kemal’in öldüğünü biliyorum. Ama mezarlarının başında durmak bu gerçeği yeniden yüzüme vuruyor.

Yaşar Kemal’le bu konuda bir gün uzun uzun konuşmuştuk.

Babasını çok küçük yaşta, gözlerinin önünde kaybetmişti. Bana yıllarca babasına içinde bir yerde küskün olduğunu anlatmıştı:

“Neden beni babasız bıraktı?”

Çocuk aklıyla ölümün ne olduğunu bilmiyordu. Bildiği tek şey babasının artık yanında olmadığıydı. 

Bu yüzden yıllarca babasının mezarına gitmemişti.

Son yıllarında birlikte doğduğu Hemite köyüne gittiğimizde babasının mezarını yıllar sonra ziyaret etti. 

Orada bana çocukluğundan beri taşıdığı bu yarayı anlattı. 

Ben de ona mezarlıklarla aramdaki korkuyu anlattım.

Çünkü bir mezarın başına geçtiğinizde aklınızın yıllardır bildiği şeyi kalbinize de kabul ettirmek zorunda kalıyorsunuz. 

Ben bunu yapmak istemiyorum. 

Kerem’i merdivenlerin sonunda değil, bana inanırken hatırlamak istiyorum.

Babamı son nefesiyle değil, sesiyle.

Annemi bir mezar taşıyla değil, on bir çocuk doğurmuş, hayatın bütün yükünü taşımış haliyle. 

Yaşar Kemal’i kefenlendiği o son görüntüyle değil, kahkahasıyla, öfkesiyle, anlattığı hikayelerle. 

Belki mezarlıklardan kaçmamın nedeni budur. 

Onların öldüğünü biliyorum.

Ama hatırlarken onları öldürmek istemiyorum.

Bir cümle ne kadar yaşar? 

Altmış yaşıma yaklaşırken başarı hakkında eskisi gibi düşünmüyorum. 

Ne kadar eser üretirsek üretelim, ne kadar tanınırsak tanınalım, bir gün hepimiz buradan gideceğiz.

Geride ne kalacağını da tam olarak bilemeyiz. 

Bir resim kalabilir.

Bir kitap.

Bir melodi.

Bir düşünce.

Ya da yıllar önce söylenmiş tek bir cümle. 

Kerem’in bana bıraktığı gibi. 

Aradan bunca yıl geçti.

O yok.

Ama o cümle hâlâ benimle.

Bugün ölümsüz olmak gibi bir derdim yok. 

Yaşadığım sürece üretmek, anlatmak, hafızayı canlı tutmak ve benden sonra birilerinin hayatına değecek birkaç şey bırakmak istiyorum. 

Gerisine zaman karar verir. 

Ama hâlâ o merdivenleri düşünüyorum. 

Kucağımda nar suyu şişeleriyle ikinci kata çıktığım anı. 

Yukarıdan gelen çığlıkları.

Ve Kerem’in son sözünü:

“Kardeşim Ahmet bana ilaç getiriyor. Getirecek.” 

Ben yetişemedim. 

Ama o cümle bana yetişti.

Yıllardır benimle. 

Belki ölümsüzlük dediğimiz şey tam da burada başlıyor. 

Bir insanın bedeni gidiyor.

Sesi kalıyor.

Bir cümlesi kalıyor. 

Size öğrettiği bir şey kalıyor. 

Sizin hayatınızda bıraktığı iz kalıyor.

Hayat boyunca kaç kez öldüğümü bilmiyorum.

Kerem’le öldüm.

Babamla öldüm.

Yaşar Kemal’le öldüm.

Her seferinde başka biri olarak yeniden başladım.

Ve bugün, bütün bu yıllardan sonra, başlıktaki cümlenin benim için ne anlama geldiğini biliyorum:

Ölümsüz olmak için insanın bin kez ölmesi gerekir.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler