İstanbul Boğazı’nı teknelerle kapatıyor, sokaklarımızı kirletiyor, şehirlerimizi birbirine benzetiyoruz. Oysa Türkiye’nin sorunu güzellikten yoksun olması değil; sahip olduğu güzelliğin değerini bilmemesi.
Son günlerde sabahları İstanbul Boğazı boyunca yürüyorum.
Dünyanın en güzel manzaralarından birinin kıyısındayım. Ama bazı yerlerde denizi görmek neredeyse mümkün değil.
Kocaman tabelalar, gelişigüzel mekânlar, görüntü kirliliği ve kıyı boyunca sur duvarı gibi sıralanmış devasa tur ve eğlence tekneleri…
Bazıları yıllardır aynı yerde bağlı. Tekne olmaktan çıkmış, Boğaz’a kondurulmuş yüzen yapılara dönüşmüşler.
Daha tuhafı şu:
Kıyı boyunca insanların Boğaz’ı seyretmesi için banklar koymuşuz. İnsanlar çocuklarıyla geliyor, oturuyor ve dünyanın en güzel manzaralarından birine bakmak isterken karşılarında kocaman bir teknenin gövdesini görüyor.
Boğaz’a bank koymuşuz ama Boğaz’ı görünmez hale getirmişiz.
Bunun neresi şehircilik?
Sonra başınızı yere çeviriyorsunuz.
Bankların arasında çöp kutuları var. Belediye ekiplerinin gün içinde birkaç kez temizlik yaptığını görüyorum. Burada belediyeye “temizlemiyor” demek haksızlık olur.
Ama kısa süre sonra bankların altı yeniden çekirdek kabukları, plastik şişeler ve içecek kutularıyla doluyor.
Çöp kutusu birkaç adım ötede.
İnsan kendi evinin salonunda çekirdek yiyip kabuklarını yere atmaz. İçeceğinin kutusunu koltuğunun altına bırakmaz.
Ortak alana çıktığında neden değişiyor?
Geçenlerde okuduğum bir kitapta şöyle bir düşünceye rastladım: Bir yerin zengin mi, fakir mi olduğunu anlamak istiyorsanız çöpüne bakın.
Aklıma hemen Boğaz geldi.
Çöp kutuları boştu. Bankların altı doluydu.
Bir toplumun zenginliği biraz da ortak olan şeye nasıl davrandığında görülüyor.
Kimse bakmıyorken yaşadığınız yere nasıl davranıyorsunuz?
Ben çevreyi kirletmeyi küçük bir kabahat olarak görmüyorum. Denizi kirletmek, ormanı yakmak, ağacı yok etmek, sahili çöplüğe çevirmek, sokağa çöp atmak yaşadığımız yere zarar vermektir.
Vatan dediğimiz şey sadece sınır değildir. Denizi, ormanı, toprağı, suyu, sokağı da vatandır.
Vatanseverlik biraz da bunları korumaktır.
Çevreye kasıtlı zarar vermenin cezalarının gerçekten caydırıcı olması gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü insan sevdiği yere zarar vermez.

Boğaz kimin?
Çöp konusunda bireysel sorumluluğu konuşabiliriz. Ama İstanbul Boğazı’nı sur duvarı gibi kapatan devasa tekneler bireysel bir mesele değil.
Dört, beş katlı yüzen yapılar var. Restoran, eğlence mekânı, gece kulübü, konser alanı olarak kullanılanlar…
Bazıları yıllardır aynı yerde duruyor. Öyle kalıcı hale gelmişler ki bazılarının teraslarında kocaman zeytin ağaçları bile gördüm.
Bir teknenin terasına ağaç dikiyorsanız insan ister istemez soruyor:
Bu tekne mi, yüzen bina mı?
Tekne dediğiniz hareket eder.
Üstelik sorun görüntüyle sınırlı değil. Gece geç saatlere kadar devam eden yüksek sesli müzik var. Karşılarında ise evler, çocuklar, yaşlılar, hastalar, sabah işe gidecek insanlar…
İstanbul’un gece hayatına, eğlenceye, restoranlara, turizme elbette ihtiyacı var. Ben bunlara karşı değilim.
Ama birinin eğlenme hakkı başka birinin huzurunu ortadan kaldırmamalı.
Tur teknesi yolcusunu alır, turunu yapar ve marinasına döner. İstanbul’un en değerli kıyısını aylarca, yıllarca işgal etmez.
Bir işletmenin ticari faaliyeti milyonlarca insanın Boğaz’ı görme hakkından daha önemli olamaz.
Boğaz hepimizin.

İstanbul’dan Türkiye’ye
İstanbul’dan başlıyorum çünkü burası Türkiye’nin dünyaya açılan yüzlerinden biri.
Dünyanın hayranlıkla baktığı İstanbul Boğazı’nın kıyısını bile koruyamıyorsak başka şehirlerimiz için nasıl bir ölçü koyacağız?
İstanbul’da normalleştirdiğimiz özensizlik Türkiye’nin geri kalanında başka biçimlerde karşımıza çıkıyor: Kıyılarda betonlaşma, Anadolu şehirlerinde kötü mimari, tabela kirliliği, işgal edilmiş kaldırımlar, kimliğini kaybeden meydanlar…
Elbette Mardin’in sorunu İstanbul’unkiyle aynı değil. Diyarbakır’ın, Urfa’nın, Antakya’nın da değil.
Ama yıllardır Anadolu’yu dolaşan biri olarak benim kafamda hep aynı soru var:
Elimizdeki şehre neden yeterince özen göstermiyoruz?
İstanbul Boğazı’na baktığımda iki kıta arasında akan bir su yolundan çok daha fazlasını görüyorum.
Yıllardır kurduğum bir İstanbul hayali var:
Formula 1.
Boğaz boyunca yarışan araçları düşünün. Bir tarafta deniz, diğer tarafta İstanbul’un tarihi dokusu, köprüler, saraylar, yalılar…
Dünya yarışı izlerken İstanbul’u da izler.
Elbette bunun ulaşım, güvenlik, çevre ve tarihi doku açısından nasıl yapılabileceği ciddi biçimde çalışılmalı. Ben teknik bir proje önermiyorum.
Bir şehir için hayal kurmaktan söz ediyorum.
Boğaz boyunca uluslararası bir sanat rotası neden olmasın? Yelken, yüzme ve kürek sporlarını bir araya getiren uluslararası bir Boğaz haftası neden yapılmasın?
İnsanlar Venedik’e bienal, Paris’e sergi, Londra’ya konser, Monaco’ya Formula 1 için gidiyor.
İstanbul için de insanların takvimlerine aylar öncesinden yazacakları etkinlikler yaratabiliriz.
İstanbul’un yeni bir simgeye ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum.
Simgesi zaten orada:
Boğaz.
Önce onun önünü açalım.

Şehirlerimizi neden birbirine benzetiyoruz?
Türkiye güzellik konusunda fakir bir ülke değil. Tam tersine, sahip olduğumuz zenginliğin büyüklüğünü bazen fark etmediğimizi düşünüyorum.
Bu kadar farklı coğrafya, tarih, mimari, mutfak ve kültür aynı ülkenin içinde yan yana yaşıyor.
Karadeniz’in köyünü Ege kasabasına, Ege kasabasını İç Anadolu şehrine, Güneydoğu’nun taş kentini İstanbul’a benzetmenin ne anlamı var?
Türkiye’nin gücü birbirine benzeyen şehirlerinde değil, birbirine benzemeyen şehirlerinde.
Mardin’in taşı var.
Diyarbakır’ın surları, Hevsel’i ve Dicle’si.
Urfa’nın avluları ve binlerce yıllık hafızası.
Antakya’nın çok kültürlü geçmişi.
İzmir’in denizle ilişkisi.
İstanbul’un Boğaz’ı.
Bunları aynılaştırdığımız anda şehirlerin en değerli tarafını kaybediyoruz.
Mardin, Mardin gibi kalmalı. Diyarbakır, Diyarbakır gibi. Urfa, Urfa gibi. Antakya, Antakya gibi. İstanbul da İstanbul gibi.
Bir şehrin kimliği sadece mimariden oluşmuyor. Müziği, yemeği, kokusu, sokağı, pazarı, insan ilişkileri…
Ben gastronomiyi de bunun için önemsiyorum.
Mutfak dediğiniz şey yenilebilir bir hafızadır.
Bir yemeğin içinde coğrafya, göç, iklim, yoksulluk, zenginlik, inanç, ticaret, hatta savaş bile vardır.
İnsan bir şehre gittiğinde sadece binalarını görmez. O şehrin hayatına dokunmak ister.

Şehir çocuğa ne öğretiyor?
Bir ülkenin estetik anlayışını anlamak için bazen müzelerine değil, sokaklarına bakmak yeterli.
Müzeye herkes gitmez.
Ama herkes bir şehirde yaşar.
Çocuk okuldan çıktığında eğitimi bitmiyor. Eve giderken yürüdüğü sokak, oturduğu meydan, önünden geçtiği bina ona bir şey anlatmaya devam ediyor.
Her gün çöp, kötü mimari, tabela kirliliği ve işgal edilmiş kaldırımlar gören bir çocukla; ağaçları, iyi mimariyi, korunmuş tarihî yapıları ve temiz meydanları görerek büyüyen bir çocuğun güzellik duygusu aynı olabilir mi?
Bence olamaz.
Şehir, farkında olmadan her gün aldığımız estetik eğitimdir.
Floransa’da yürüdüğünüzde yalnızca güzel binalar görmezsiniz. Yüzyıllardır devam eden bir şehir fikrinin içinde yürürsünüz.
Venedik’te kanal, köprü, meydan, saray ve gündelik hayat birbirinden kopuk değildir.
Bizim de böyle şehirlerimiz var.
Mardin’de taş yalnızca yapı malzemesi değildir; şehrin rengidir. Urfa’nın avlulu evleri güneşle, sıcakla ve gölgeyle kurulmuş bir yaşam biçimidir. Diyarbakır’da surları Hevsel’den, Hevsel’i Dicle’den ayıramazsınız.
Antakya ise bugün önümüzde duran en acı sorulardan biri.
Depremden sonra bir şehri yeniden yapmak yalnızca bina yapmak değildir. Sokağı, mahalleyi, komşuluğu, kokuyu, hafızayı da yeniden kurabilmektir.
Bu nedenle Antakya için yalnızca “Kaç bina yaptık?” diye sormak bana eksik geliyor.
Ben başka bir soru soruyorum:

Hangi Antakya’yı geri getirdik?
Binayı yeniden yapabilirsiniz.
Şehrin hafızasını kaybederseniz onu geri getirmek çok daha zordur.
Gelene ek
Yıllardır kullandığım iki kelimelik bir ifade var:
Gelene ek.
Ben geçmişi taklit etmekten söz etmiyorum.
Geçmişin bilgisini alıp ona bugünün bilgisini, teknolojisini ve yaratıcılığını eklemekten söz ediyorum.
Yüzyıllar önce insanlar güneşi, rüzgarı, sıcaklığı, soğuğu, gölgeyi hesaba katarak ev yapıyordu.
Bugün onların hayal bile edemeyeceği teknik imkanlara sahibiz. Buna rağmen bazen çağdaşlık adına yüzyılların oluşturduğu kültürel dokuyu eziyoruz.
Her farklı bina iyi mimari değildir.
Her aykırı fikir de yaratıcı değildir.
İyi çağdaş mimarinin geçmişi kopyalaması gerektiğini düşünmüyorum. Ama geçmişi yok saymasını da doğru bulmuyorum.
İyi mimari geçmişle konuşabilmeli.
Bilbao’nun dönüşümü yıllardır örnek gösteriliyor. Guggenheim bunun simgesi oldu. Fakat Bilbao’yu değiştiren yalnızca bir müze binası değildi; kültür, mimari, kamusal alan ve şehir planlamasının birlikte düşünülmesiydi.
Bizim Bilbao’yu kopyalamamız gerekmiyor.
Zaten kopyalarsak baştan yanlış yapmış oluruz.
Her şehrin Guggenheim’a ihtiyacı yok.
Ama her şehrin kendisi hakkında bir fikre ihtiyacı var.
Türkiye’deki şehirlerin önüne tek bir soru koyabilsek çok şey değişebilir:
Dünyada başka hiçbir şehirde olmayan değerim ne?
Önce onu bulalım.
Sonra koruyalım.

Nasıl bir şehir bıraktınız?
Şehirleri yönetenlere sadece kaç kilometre yol yaptıklarını, kaç bina inşa ettiklerini sormak bana yetmiyor.
Ben şunu bilmek istiyorum:
Nasıl bir şehir bıraktınız?
Bir belediye başkanının asıl eseri belediye binası değil, yönettiği şehirdir.
Mimar yaptığı binayla yalnızca müşterisine karşı sorumlu değildir. O bina sokağa da aittir.
Müteahhit yalnızca daire satmaz; yaptığı her bina şehrin yüzüne eklenir.
Kamu da yalnızca imar izni vermez. Verdiği her kararla gelecekte nasıl bir şehirde yaşayacağımıza karar verir.
Bütün bunların sonunda vardığım yer çok basit:
Güzellik de bir kamusal haktır.
Bir ağacın gölgesinde oturabilmek, temiz bir meydanda yürümek, kaldırımda önünüz kesilmeden ilerlemek, kıyıya geldiğinizde denizi görebilmek…
Bunların hiçbirini lüks olarak görmüyorum.
Tarihiniz varsa koruyun.
Yeni bir şey yapacaksanız da gelecekte korunmaya değer bir şey yapın.
Gelecek kuşaklara sadece bina bırakmayalım.
Onlara baktıklarında kendilerini ait hissedecekleri şehirler bırakalım
Çünkü bir medeniyetin ne kadar gelişmiş olduğunu anlamak istiyorsanız gökdelenlerinin yüksekliğine değil, insanların başlarını kaldırdıklarında ne gördüklerine bakın.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


