Yaşar Kemal Batı’nın görmek istediği Doğu muydu?

Yaşar Kemal Batı’nın görmek istediği Doğu muydu?

Yaşar Kemal’i dünyanın her yerinde okuyorlar. Çünkü anlattığı insanların acısını, korkusunu, sevincini anlamak için Çukurova’da doğmuş olmak gerekmiyor. Onun romanlarını okurken bunu hissediyorsunuz.  İnce Memed Çukurova’da doğmuş bir hikayedir ama zulüm karşısında ayağa kalkan insanı dünyanın her yerinde anlayabilirsiniz

Yaşar Kemal Batı’nın görmek istediği Doğu muydu?

Bu hafta Yaşar Kemal’in doğum haftası. 

Büyük ustanın doğum tarihi kayıtlarda 6 Ekim 1923 olarak geçiyor. Biz ailesi ve yakın dostları olarak doğduğu günü kesin biçimde bilemesek de bu tarihi onun doğum günü olarak kabul ediyoruz. Kayıtlara göre bu yıl doğumunun 103. yılı.

Yaşar Kemal’in benim hayatımdaki yeri çok özeldir. Kitaplarını okuyarak tanıdığım, sonra dostluğunu kazanma şansını bulduğum, sohbetlerinden çok şey öğrendiğim bir insandı. Onun insanlara, doğaya, hayvanlara ve yaşadığı coğrafyaya duyduğu sevgiyi yakından gördüm. 

Geçenlerde eski bir arşiv videosunda bir şair ve edebiyatçının Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk hakkında söylediklerini dinledim. İkisini de oryantalist olarak nitelendiriyordu. Yaşar Kemal için “etnolojik oryantalizm” ifadesini kullanıyordu. 

Anladığım kadarıyla Yaşar Kemal’in kendi halkına dışarıdan baktığını, onları etnolojik bir malzeme gibi ele aldığını ve Batılı okurun merakına sunduğunu düşünüyordu. 

Doğrusu hayret ettim. 

Yaşar Kemal’in kitaplarını okumuş, anlattığı insanları tanımış biri olarak bu değerlendirmeyi kabul etmem mümkün değil. 

Ben edebiyat eleştirmeni değilim. Ama iyi bir okurum. Dünya edebiyatını takip ederim. Sanatın bilgiyle derinleştiğine inanırım. Tarih, arkeoloji, mitoloji, antropoloji, felsefe ve edebiyat yıllardır beslendiğim alanlar. 

Yirmi beş yılı aşkın bir süre Anadolu’yu dolaştım. Seksen bir ili, yüzlerce ilçeyi, binlerce köyü gördüm. İnsanların evlerine girdim, sofralarına oturdum, hikayelerini dinledim. Bir kitapta okuduğum insanı yıllar sonra bir köy kahvesinde karşımda buldum. Bir dengbeji dinlerken tarihin kitaplara girmemiş tarafıyla karşılaştım. Bir ağıtta, bir masalda, bir yaşlının anlattığı hikayede yüzyılların biriktirdiği hafızayı gördüm. 

Yaşar Kemal’le ilişkim de böyle gelişti. Önce kitaplarını okudum, ardından anlattığı coğrafyayı ve insanları tanıdım. Sonra kendisini tanıdım, dinledim, dostu oldum. 

Yaşar Kemal ve Ahmet Güneştekin

Bu nedenle onun kendi halkına dışarıdan baktığı iddiasına itirazım hem okuduklarımdan hem de tanıdığım Yaşar Kemal’den kaynaklanıyor. 

Yaşar Kemal Anadolu’ya gitmedi, Anadolu’dan geldi 

Yaşar Kemal Anadolu insanını keşfetmek için Anadolu’ya gitmedi. O insanların arasından çıktı. 

Çukurova onun araştırma sahası değil, çocukluğuydu. Toroslar romanlarına dekor aradığı dağlar değil, kendi coğrafyasıydı. 

Köylüler, ırgatlar, Yörükler, ağıt yakan kadınlar, çobanlar, ağalar, eşkıyalar onun sonradan karşılaştığı yabancı insanlar değildi. Onlarla büyüdü, dillerini duydu, acılarını gördü. 

Ailesinin Van’dan Çukurova’ya uzanan göç hikayesi, evde konuşulan Kürtçe, köyde duyduğu Türkçe, ağıtlar, masallar ve destanlar çocukluğunun içindeydi. Bu çok dilli, çok kültürlü dünya onun edebiyatının da kaynaklarından biriydi. 

Sonraki yıllarda Anadolu’yu dolaştı, ağıtlar topladı, röportajlar yaptı, insanların evlerine girdi, sofralarına oturdu. Gittiği yerlerde kendi hafızasının izlerini de arıyordu. 

Yaşar Kemal’in Çukurova’sı onun eviydi. 

Elbette bir insanın bir coğrafyada doğmuş olması, orayı egzotikleştirmeyeceğinin tek başına kanıtı değildir. Böyle bir iddiayı tartışacaksak romanlara bakmamız gerekir. 

İnce Memed’e, Yer Demir Gök Bakır’a, Binboğalar Efsanesi’ne, Ağrı Dağı Efsanesi’ne… 

Bu eserlerde Batılı okurun seyretmesi için hazırlanmış insanlar mı var? Yoksa aşk, korku, yoksulluk, zulüm, başkaldırı, ölüm ve insanın doğayla mücadelesi mi? 

Ben ikincisini görüyorum. 

Yaşar Kemal köylünün hayatını dünya edebiyatının merkezine taşıdı. Bir pamuk işçisinin acısını, bir Yörük kadının ağıdını, bir çocuğun korkusunu büyük edebiyatın konusu yaptı. 

Bir insanın hikayesini anlatılmaya değer bulmak ne zamandan beri onu küçümsemek oldu? 

Oryantalist bakışta çoğu zaman anlatanla anlatılan arasında bir mesafe vardır. Yaşar Kemal ise anlattığı insanların arasından gelmiştir. Onların hayatını, dilini, korkularını, sevinçlerini biliyordu. 

Bir gözünü kaybetti, görmeyi değil 

Yaşar Kemal’in en büyük özelliklerinden biri gözlem gücüydü. Bakmayı biliyordu ama daha önemlisi görmeyi biliyordu. 

Hem de çocukluğundan itibaren dünyaya tek gözle bakan bir insan olarak. 

Çocukken geçirdiği bir kazada sağ gözünü kaybetti. Babasının öldürülmesine tanık oldu. Ardından yıllarca kekemelik yaşadı. 

Bazen düşünüyorum, hayat ondan bir gözünü aldı ama görmesini engelleyemedi. Bir dönem konuşmakta zorlandı ama anlatmaktan vazgeçmedi. 

Sonra o tek gözle bizim iki gözle bakıp göremediğimiz şeyleri gördü. 

Bir ovayı anlatırdı, üzerindeki rüzgarı hissederdiniz. Bir ağacı anlatırdı, yaprağından mevsimin değiştiğini anlardınız. Bir kuşu, böceği, otu, taşı öyle bir yere koyardı ki küçücük bir ayrıntı koca bir dünyanın parçasına dönüşürdü. 

Hiç merak etmediğiniz bir yeri anlatır, kalkıp görmek isterdiniz. 

Onun anlattığı manzaralarda hayat vardı. 

Acıyı da öyle anlatırdı. Bir süre sonra kimin acısını okuduğunuzu unuturdunuz. Roman kişisinin acısı sizin acınıza karışırdı. Hüngür hüngür ağlar, neredeyse “Vay, ben neler çekmişim” diyecek kadar o acıyı kendinizin sanırdınız. 

Yaşar Kemal’in dünyanın başka yerlerinde okunmasının nedenlerinden biri de budur. Okur onun romanlarında kendi korkularını, acılarını, sevinçlerini ve başkaldırısını buluyor. 

Çukurova’yı hiç görmemiş bir insanın İnce Memed’i okurken hissettikleri, edebiyatın coğrafyaları nasıl aşabildiğini gösteriyor. 

Yerel olan neden bize gelince oryantalizm oluyor? 

William Faulkner Amerikan Güneyi’ni anlattı. Gabriel García Márquez kendi coğrafyasının kasabalarını, ailelerini ve söylencelerini yazdı. James Joyce Dublin’i neredeyse sokak sokak anlattı. 

Onların yerelliğini edebiyatlarının gücünü besleyen kaynaklardan biri olarak görüyoruz. 

Öyleyse Yaşar Kemal Çukurova’yı sıcağıyla, toprağıyla, kuşuyla, böceğiyle, insanıyla ve ağıdıyla anlattığında neden aynı şey “etnolojik oryantalizm” oluyor? 

Yaşar Kemal kendi coğrafyasını öylesine derinlikli anlattı ki dünyanın başka yerlerindeki okurlar da onun insanlarında kendilerini buldular. 

Burada edebiyat eleştirisine de değinmek istiyorum. 

Bir şairin, bir edebiyatçının başka bir yazarı eleştirmesi doğaldır. Hatta gereklidir. Ama eleştiri ile küçümseme aynı şey değildir. 

Bir yazara “oryantalist” diyorsanız bunun karşılığını eserlerinde göstermeniz gerekir. 

Hangi romanda? Hangi karakterde? Hangi anlatı biçiminde? 

Böylesine ağır bir kavramı kullanmak ciddi bir sorumluluk gerektirir. 

Üstelik bir yazarın dünyada karşılık bulmasını Batı’nın ilgisiyle açıklamak, o yazarın emeğini ve eserinin gücünü göz ardı etmek olur. 

Yaşar Kemal dünyada okunuyorsa oryantalist olduğu için, Orhan Pamuk dünyada karşılık buluyorsa Batı’nın teveccühü sayesinde… 

Peki eserler? Yıllarca verilen emek? Dünyanın farklı dillerindeki okurlar? 

Sanat hayatım boyunca bir sanatçının başka bir sanatçıyı küçülterek kendisine alan açabileceğine inanmadım. 

Bir yazar başka bir yazarı küçülterek büyük olmaz. Bir ressam başka bir ressamın başarısını değersizleştirerek sanat tarihindeki yerini büyütemez. 

Elbette büyük sanatçılar da eleştirilebilir. Benim itirazım eleştiriye değil, eserin önüne geçen hükümlere. 

Sonunda herkes kendi eseriyle baş başa kalır. 

Orhan Pamuk’u yakından tanıyınca 

Orhan Pamuk konusunda daha farklı bir yerde duruyorum. 

Kitaplarını okudum. Bazılarına yakın, bazılarına daha mesafeliyim. Uzun yıllar kendisini de dışarıdan biraz soğuk biri olarak düşünürdüm. 

Geçen yıl Urla’daki müze evinde eşiyle birlikte beni ziyarete geldi. Daha sonra evimde bir akşam yemeğinde uzun uzun sohbet ettik.

Ahmet Güneştekin(solda) - Orhan Pamuk (ortada) - Aslı Akyavaş

Uzaktan tanıdığımı sandığım insanla karşımdaki insan aynı değildi. 

Sıcak, doğal, konuşkan ve özellikle çok meraklıydı. Sürekli soru soruyor, fotoğraf çekiyor, gördüklerini kaydediyor, ayrıntıların peşine düşüyordu. Çok disiplinli bir arşivciliği olduğu belliydi. 

Bu tarafını kendime yakın buldum. 

Ben de yıllardır gördüğümü, duyduğumu, insan hikayelerini, belgeleri ve fotoğrafları kaydetmeye çalışırım. Bilgiden beslenirim. 

O akşam Orhan Pamuk’ta yaptığı işe karşı büyük bir disiplin, merak ve çalışkanlık gördüm. Hakkındaki kimi önyargılarımın değiştiğini söyleyebilirim. 

Bu, onun bütün edebiyatına aynı yakınlığı duyduğum anlamına gelmiyor. 

Ama bir insanı yakından tanımak, uzaktan verilmiş hükümlerin ne kadar kolay olduğunu hatırlatıyor. 

Orhan Pamuk 2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı. Bu ödülü hak edip etmediği yıllardır tartışılıyor. Tartışılabilir de. 

Ama dünyanın farklı dillerinde okunan, kendi edebiyatını uluslararası bir okur kitlesine ulaştırmış bir yazarı Batı’nın ilgisiyle açıklamak bana kolaycılık gibi geliyor. 

Ben Yaşar Kemal’le Orhan Pamuk’u aynı yere koymuyorum. Yaşar Kemal’in bendeki yeri bambaşkadır. 

Ama kişisel yakınlıklarımızla edebiyat tarihini birbirine karıştırmamak gerekir. 

Orhan Pamuk ve Ahmet Güneştekin

Nobel mi yazarı onurlandırır, yazar mı Nobel’i? 

Bu hafta Nobel Edebiyat Ödülü’nün yeni sahibi açıklandı. 

2026 Nobel Edebiyat Ödülü, Kanadalı şair, denemeci ve çevirmen Anne Carson’a verildi. 

Carson’ın ödül haberini aldığı sırada İzlanda’da yapılan kısa röportajını izledim. Karşımda sade, doğal, biraz şaşkın bir insan vardı. 

Ardından sosyal medyada şapkasını, tavrını, konuşma biçimini küçümseyen yorumlara rastladım. 

Bir edebiyatçının büyüklüğünü ne zamandan beri kameralar karşısındaki rahatlığıyla ölçüyoruz? 

Her insanın heyecanı, sevinci ve kendisini ifade etme biçimi farklıdır. 

Carson’ın şiirlerini sevmeyebilirsiniz. Edebiyatını tartışabilirsiniz. Nobel kararını eleştirebilirsiniz. Ama şapkasından, yüz ifadesinden hareketle onun edebiyatını küçümsemek bana haksızlık geliyor. 

Anne Carson’ın antik Yunan edebiyatıyla kurduğu ilişkiyi de ilginç buluyorum. Binlerce yıllık metinleri çağdaş edebiyatın içinde yeniden yorumluyor. 

Yaşar Kemal ise Anadolu’nun destanlarından, ağıtlarından ve sözlü kültüründen beslenerek kendi roman dünyasını kurdu. 

İki ayrı edebiyat, iki ayrı dünya. Ama ikisinin de geçmişten gelen hikayelerle kurduğu güçlü bir ilişki var. 

Carson’ın edebiyatını değerli kılan, antik metinlerden kendine özgü bir dil yaratmasıdır. Yaşar Kemal’in büyüklüğü de Anadolu’nun sesinden büyük bir edebiyat yaratmasındadır. 

Tam burada yıllardır düşündüğüm bir soruya geliyorum: 

Nobel mi büyük bir yazarı onurlandırır, yoksa büyük bir yazar mı Nobel’i? 

Nobel dünyanın en önemli edebiyat ödüllerinden biri. Büyük bir yazarı dünyanın daha geniş bir kesimiyle buluşturabiliyor. Ancak Nobel’in tarihiyle dünya edebiyatının tarihi aynı şey değil. 

Yaşar Kemal’in Nobel adaylığına ilişkin resmi kayıtlar bulunuyor. Nobel’in kamuya açılmış arşivinde, 1973 yılında İsveç PEN Başkanı Per Wästberg tarafından aday gösterildiği görülüyor. Sonraki yıllara ilişkin adaylık bilgilerini, arşivlerin gizlilik süresi nedeniyle aynı kesinlikle doğrulayamıyoruz. 

Yaşar Kemal Nobel Edebiyat Ödülü’nü alamadı. 

Peki bu onun edebiyatından ne eksiltti? 

İnce Memed’in bir cümlesini mi? Yer Demir Gök Bakır’ın bir sayfasını mı? Binboğalar Efsanesi’nin bir ağıdını mı? 

Tolstoy Nobel almadı. Henrik Ibsen, Émile Zola, Henry James, James Joyce ve Virginia Woolf da almadı. 

Bugün dünya edebiyatını bu isimler olmadan anlatabilir miyiz? 

Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı Nobel almadığı için daha mı az büyük? Joyce’un Ulysses’i bir ödülün yokluğunda edebiyat tarihindeki yerini mi kaybetti? 

Bir de Jean-Paul Sartre var. 

1964 yılında Nobel Edebiyat Ödülü kendisine verildiğinde kabul etmedi. Hayatı boyunca resmi unvanlara ve ödüllere mesafeli durmuştu. Bir yazarın herhangi bir kurumun temsilcisine dönüşmesini istemiyordu. 

Sartre’ın bu tavrını anlamlı buluyorum. 

Onun düşüncelerine katılmayabilirsiniz, felsefesini eleştirebilirsiniz. Ama Bulantı’yı, Varlık ve Hiçlik’i, Gizli Oturum’u yazmış, varoluşçuluk düşüncesine damgasını vurmuş bir insanın 20. yüzyılın edebiyat ve düşünce tarihindeki yerini görmezden gelemezsiniz. 

Sartre Nobel’i reddetti diye küçülmedi. Eserleri bugün de okunuyor, düşünceleri tartışılıyor. 

Sartre’ın büyüklüğünü belirleyen şey, Nobel’i kabul edip etmemesi değil, yazdıkları ve düşünce dünyasına kattıklarıdır. 

Bence bu örnek üzerinde düşünmeye değer. 

Nobel almak büyük bir onurdur. Ama Nobel almamak büyük bir yazar için eksiklik değildir. 

Ödüller belirli bir dönemin kararlarıdır. Edebiyat ise o dönemin çok ötesinde yaşamaya devam eder. 

Bir ödül komitesi bir yıl için karar verir. Bir roman bazen yüz yıl boyunca okunur. 

Komiteler değişir, ölçütler değişir, edebiyat anlayışları değişir. Büyük eserler ise bütün bu değişimlerin içinden geçerek yaşamaya devam eder. 

Yaşar Kemal Nobel’i alsaydı elbette sevinirdim. Onu tanıyan, seven, okuyan biri olarak gurur duyardım. 

Ama alamadığı için onun edebiyatında hiçbir eksiklik görmüyorum. 

Nobel verilseydi Yaşar Kemal’in adı Nobel’in tarihine yazılacaktı. Yaşar Kemal’in adı ise Nobel olsun ya da olmasın dünya edebiyatının tarihine çoktan yazılmıştı. 

Bu nedenle soruyu tersinden sormak istiyorum: 

Yaşar Kemal’in Nobel’e mi ihtiyacı vardı, yoksa Nobel’in tarihinde Yaşar Kemal gibi bir yazarın bulunması mı daha anlamlı olurdu? 

Benim cevabım belli. 

Yaşar Kemal’in edebiyatı Nobel’le büyümezdi. Ama Nobel’in tarihinde onun adı bulunsaydı, bugün o tarihe baktığımızda büyük bir edebiyatçının daha hakkının teslim edildiğini görürdük. 

Ödüllerin de hafızası vardır. Verilen ödüller kadar verilmeyenler de o hafızanın bir parçasıdır. 

Yaşar Kemal nereden bakıyordu? 

Şimdi başladığım yere dönüyorum. 

Yaşar Kemal’i dünyanın her yerinde okuyorlar. Çünkü anlattığı insanların acısını, korkusunu, sevincini anlamak için Çukurova’da doğmuş olmak gerekmiyor. Onun romanlarını okurken bunu hissediyorsunuz. 

İnce Memed Çukurova’da doğmuş bir hikayedir ama zulüm karşısında ayağa kalkan insanı dünyanın her yerinde anlayabilirsiniz.

Ben Yaşar Kemal’in anlattığı toprağı kitaplarından da tanıdım, yıllarca o coğrafyada dolaşırken de. İnsanlarını dinledim, hikayelerini kaydettim. 

Sonra kendisini tanıma şansını buldum. 

İnsanlara nasıl yaklaştığını, nasıl dinlediğini, doğaya, hayvanlara, çocuklara nasıl baktığını gördüm. 

Yaşar Kemal büyüdükçe insanlardan uzaklaşan biri değildi. İnsanlarla kurduğu bağı hiç kaybetmedi. 

Onunla dostluğumdan öğrendiğim en önemli şeylerden biri de buydu. 

İnsanın büyüklüğü, geldiği yerden ne kadar uzaklaştığıyla değil, orayla kurduğu bağı ne kadar koruduğuyla da ilgilidir. 

Yaşar Kemal halkına yukarıdan bakmadı. Zaten yukarıda değildi. Aralarındaydı. 

Ayağı aynı toprağa basıyordu. Aynı ağıtları biliyor, aynı hikayeleri taşıyordu. 

Bir gözünü çocukken kaybetmişti ama görmeyi kaybetmedi. Bir dönem konuşmakta zorlandı ama anlatmaktan vazgeçmedi. 

Sonunda bizim iki gözle bakıp göremediğimiz dünyayı tek gözüyle gördü ve kelimelere bıraktı. 

Yaşar Kemal Batı’ya Doğu’yu seyrettirmedi. 

Kendi toprağından dünyaya insanı anlattı. 

Batı onu sevdiği için büyük olmadı. Büyük olduğu için dünya onu okudu. 

Bugün onun hakkında verilmiş hükümler unutulabilir. 

Ama İnce Memed orada durur. Yer Demir Gök Bakır orada durur. Binboğalar Efsanesi orada durur. 

Ve bütün bu tartışmaya verilecek en kısa cevap belki de budur: 

Yaşar Kemal baktığı insanlara yabancı değildi. Onlardan biriydi. 

Onları dışarıdan seyretmedi. İçeriden gördü.

T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

 

İlgili İçerikler