Bir patlamanın anatomisi

Bir patlamanın anatomisi

Öldürülüp öldürülüp defalarca diriltilen “IŞİD,” 2 Temmuz’da Şam’da 10 kişinin ölümüne yol açan bombalı saldırıyla yeniden gündeme getirildi. O güne ve hemen öncesine dönerek patlamanın Şam-Beyrut-Ankara üçgenindeki hiçbir yerde bulamayacağınız anatomisini çıkarıyor, faillere bakıyoruz!

Bir patlamanın anatomisi

Geçen haftaki yazımda, Trump’ın Lübnan’da “Hizbullah'la mücadele sorumluluğunu” Suriye’ye devretme şeklinde birkaç kez gündeme getirdiği teklifi reddeden Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara'yı ve ülkesini -dediğinde diretmeyi sürdürürse- yakında birtakım “sürprizler” bekleyecek, demiştim. Çünkü Orta Doğu’da başına önce ödül konmuş “teröristler” ehlileştirildikten sonra, kendilerine tevdi edilen görev ve ödevleri yerine getirmezlerse, başlarına iş açılır, hatta defterleri bir süre sonra dürülebilir, diye de eklemiştim. Söylediklerimin gerçekleşmesi için fazla zaman geçmesi gerekmedi. Geçen hafta Suriye’de ilginç sürprizler “patlak” verdi. IŞİD’li MIŞİD’li, bombalı mombalı birtakım sürprizler! Ortadoğu sürprizleri!

N’oldu peki?

2 Temmuz Perşembe günü Suriye'nin başkenti Şam'ın Hicaz bölgesindeki tarihi Hamidiye Çarşısı'na giden işlek yol üzerinde yer alan Adalet Sarayı'nın hemen dibinde, el Nasıriye Caddesi’nde el Müşiriye isimli kafede el yapımı patlayıcıyla (EYP) düzenlendiği açıklanan şiddetli bir patlama meydana geldi. Uzun süredir sakin bir yaşamın hüküm sürdüğü kentte yerel saatle 15.24’te meydana gelen bu patlamada 10 kişi öldü, 21 kişi yaralandı. Türkiye’nin yanı sıra Katar, Kuveyt, Mısır ve Ürdün yönetimleri de Şam'daki saldırıyı kınayan açıklamalar yaptılar. Saldırıyı "Sariyye Ensar el-Sünne” adlı bir silahlı grubun üstlendiği iddia edilse de bölgedeki güvenlik uzmanları gözlerini her zaman “olağan şüpheli” olarak değerlendirdikleri IŞİD (!) hücrelerine çevirdiler. Saldırının ardında Batılı istihbarat örgütleri ya da Şam’da daha önce İran askeri varlığını, silah sevkiyatı merkezlerini ve Hizbullah unsurlarını sık sık hedef aldığını bildiğimiz İsrail gizli servisi mi var, bilemez, kanıtlarıyla ortaya koyamayız elbette. Ama IŞİD’in de “kim” olduğunu tam olarak bilmesek de, olağan fail olarak kimleri saklamak üzere ortaya çıkarıldığını artık az çok biliyoruz.

Öldürülüp öldürülüp diriltilen IŞID’in, tam da geçen yılın sonlarında SDG Şam yönetimi ile sürdürdüğü entegrasyon müzakerelerinden çekilirken gerçekleşen saldırıları nasıl hayra alamet değilse, bugün IŞİD’in yeniden gündeme getirilmesi yine hayra alamet değil.

Şimdi aceleci bir yargıya kapılmadan bandı geriye doğru sararak, o günkü gelişmelere sabah saatlerinden itibaren ayrıntılı ve analitik bir gözle, dikkatlice bakalım. Ama öncelikle bir hafta öncesine, 26 Haziran’a giderek bağlamın daha geniş bir çerçeveden ortaya konmasını, yerel basının tanıklıklarına da başvurarak mümkün kılmaya çalışalım:

Ahmed el-Şara, Trump’ın Lübnan’da “Hizbullah'la mücadele sorumluluğunu” Suriye’ye devretme şeklindeki 16 Haziran tarihli teklifini (muhtemelen Ankara ile mutabık kalarak) reddettikten birkaç gün sonra, İsrail ve Lübnan, ABD'nin arabuluculuğunda 26 Haziran'da Washington'da kalıcı barış için dört maddelik bir çerçeve anlaşması imzalayarak Hizbullah’ın ülkenin geleceğindeki rolüne dair ümit beslenmemesi gerektiğini kayıt altına aldı.

Aslında 17 Haziran 2026 tarihinde ABD ile İran aralarındaki çatışmaları sona erdirmeyi amaçlayan 14 maddelik mutabakat zaptını elektronik ortamda karşılıklı olarak imzalamış ve “Lübnan’da silahların susmasını” karara bağlamıştı. Ancak ABD ile İran arasındaki bu mutabakatı sabote etmeyi de hedefleyen 26 Haziran tarihli üçlü çerçeve anlaşması; İsrail güçlerinin kademeli olarak bu ülke topraklarından çekilmesini, Hizbullah gibi silahlı grupların silahsızlandırılmasını ve Lübnan ordusunun ülke genelinde tam kontrol sağlamasını öngörüyordu. Anlaşma. “Hizbullah'ın silahsızlanmaması durumunda İsrail kuvvetlerine Lübnan'ın güneyini işgal altında tutmaya devam etme yetkisi” veriyordu. Bir başka deyişle, ülkeyi müstemleke olmadan ayakta tutmaya çalışan tek güç izlenimi veren “Lübnan Hizbullahı silahsızlandırılmazsa, bu ülkenin güneyi benimdir,” demiş oluyordu Tel Aviv.

Bu durumda, Suriye’nin yeni hükümetinin Lübnan’a asker sokarak Hizbullah’ı silahsızlandırıp denklemden çıkarma konusunda Washington’un istediği şekilde “sorumluluk” alıp almayacağına dair son sözünün ne olacağı çok önemliydi.

2 Temmuz günü, yani Şam’daki patlamanın meydana geldiği gün, sıradan bir gün değildi. O gün Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani, 330 km’lik sınıra sahip oldukları Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta Suriye-Lübnan ilişkilerinde onlarca yılın kökleşmiş kalıplarının yıkıldığı ilginç bir ziyaret için bulunuyordu. Ve öyle resmi bir protokol ziyareti ya da koreografisi önceden çalışılmış nezaket ziyareti amaçlı toplantılar zinciri niteliği de taşımıyordu. Esad döneminde Direniş Ekseni’nin bir parçası olan Suriye’nin yeni Dışişleri Bakanının bir zamanlar vekil gücü gibi işlev görmüş Lübnan’daki programı, ülkedeki neredeyse her önemli siyasi ve dini aktörü kapsayacak şekilde geniş tutulmuştu. Şeybani, bu krtiki ziyaretinde sabahın erken saatlerinde önce Cumhurbaşkanı (Joseph Avn), ardından da Başbakan (Nevvaf Selam) ile görüşmüştü.

Şeybani, yerel saatle 11.46’da artık Meclis Başkanı (Nebih Berri) ile de görüşmesini tamamlamış, gazetecilerin karşısına çıkarak soruları yanıtlıyordu. Şeybani, Şii Emel Hareketi’nin de lideri olan Berri ile toplantısının ardından yaptığı açıklamada, iki ülke arasındaki ekonomik ve siyasi ilişkilerin güçlendirilmesine odaklanan görüşmenin “mükemmel” geçtiğini belirtmişti. MTV Lebanon’un aktardığına bakılırsa, Şam yönetimi Lübnan ile artık askeri değil, yalnızca ekonomik ilişkiler kuracaktı. Yani Donald Trump’ın önerdiği şekliyle Suriye ordusunun Lübnan’a girip güneye inerek İsrail’in başlattığı, Washington’un destek verdiği Hizbullah ile “mücadeleyi” devralmaya niyeti yoktu!

Suriye, Lübnan’da bundan böyle daha geniş bir siyasi yelpazeyi muhatap alacaktı. Şeybani, daha sonra aralarında Müftü Abdüllatif Deryan, Marunî Patriği Kardinal Mar Beşara Butros El-Rai ve Dürzi lideri ve İlerici Sosyalist Parti eski lideri Velid Canbolat’ın da yer aldığı hemen hemen bütün dini aktörlerle görüştü. Ziyaretinin dikkate değer tek istisnası Hizbullah olmuştu.

Ancak, uluslararası ilişkiler uzmanı Mahmud Alluş’un Enab Baladi’de savunduğu yaklaşıma bakılırsa, Şeybani’nin Meclis Başkanı Nebih Berri ile gerçekleştirdiği görüşme, Hizbullah ile yapılmış “dolaylı” bir görüşme sayılabilirdi. El Arabîye gazetesine bakılırsa, Şeybani’nin Nebih Berri ile yaptığı görüşmede Hizbullah konusu ele alınmamıştı. Görüşmenin tarafları bunu dile getirmişlerdi. Ancak, Enab Baladi gazetesi, haberi “Şeybani Lübnan'da, Hizbullah ile Dolaylı Bağlantı” başlığıyla vermişti. Times of Israel gazetesinin Lübnan devlet haber ajansına dayanarak aktardığı habere göre ise, Şeybani, görüşmesinde "Hizbullah konusunun” gündeme gelmediğini belirtmiş, ancak Suriye'nin gerekirse bu grupla görüşmeye açık olduğunu da ifade etmişti. Times of Israel bu haberi aynı gün yerel saatle -adeta bir tür ihbar niteliğiyle- 14.50’de şu başlıkla okurlarına aktarmıştı:

“Suriye Dışişleri Bakanı, Trump'ın grubun Suriye tarafından savaşılması gerektiği yönündeki açıklamasının ardından Şam'ın Hizbullah ile görüşmeye açık olduğunu söyledi.”

İşte bu gelişmelerin ardından aynı gün 15.24’te Suriye başkenti Şam’daki patlama meydana geldi.

İlginç değil mi?

Şara, Lübnan’daki Şii silahlı grupları silahsızlandırma sorumluluğunu (muhtemelen Ankara ile de istişare sonucu) reddettikten kısa bir süre sonra, Şeybani Beyrut’a giderek, bu ülkeye asker sokmayacaklarını, ilişkilerin ekonomik boyutta süreceğini teyit ediyor, ihtiyaç hasıl olursa Hizbullah ile de görüşebilecekleri ihtimaline yer veriyor. Hemen ardından Şam’da Başkanlık Sarayı’na da sadece 4,5 km mesafede, ülkenin en iyi korunan bölgesi olduğunu varsayacağımız Adalet Sarayı’nın burnunun dibinde, en az 10 kişinin öldüğü büyük bir patlama meydana geliyor!

Bizim de zamanında memleketimizde bolca “gördüğümüz filmlere” benzer, yakın şeyler! İçinde ödev, reddediş, bomba, IŞİD MIŞİD de olan türden.

Çok ilginç değil mi? Ama şaşırtıcı mı; sanmıyorum!

Bu arada, aynı günlerde Şam’daki merkezi hükümeti tedirgin eden -ama bağlantılı olup olamayacağını bilemeyeceğimiz- bir başka uyarı da ülkenin kuzeydoğusundaki Kürt bölgesinden geldi. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile 29 Ocak’ta varılmış anlaşma ile belirli bir istikrar ve huzura kavuştuğu düşünülen Haseke ilinin Kamışlı şehrinde 3 Temmuz Cuma günü kendisini “Özerk Yönetim” olarak adlandıran güçler kentin tarihi belediye binasını yıktılar.

SDG ile yılın başında varılan anlaşmanın uygulanmasından sorumlu Cumhurbaşkanlığı ekibi, Kamışlı’daki belediye binasının yıkılmasının kentin tarihi ve mimari simgelerinden birine yönelik saldırı niteliği taşıdığını bildirdi. Cumhurbaşkanlığı ekibi, SDG’ye bağlı olup henüz entegrasyon sürecini tamamlamamış tüm kurum ve birimlere, tek taraflı adımlar atılmaması ve sahada yeni fiili durumlar oluşturulmaması gerektiğini hatırlatarak, kamu mülkleri ve devlet binalarıyla ilgili her türlü tasarrufu derhal durdurma çağrısında bulundu.

Öte yandan İsrail’in, Suriye'de de sivil yerleşime başladığını alenen kabul ettiği, pek medyaya yansımayan küçük (!) bir gelişme meydana geldi ve Golan Tepeleri'nin yamaçlarında, Hashomer Hachdash adlı bir sivil toplum örgütünün CEO’su Yoel Zilberman tarafından işletilen sözde bir sığır çiftliği açıldı. Bir tür sınır bekçiliği yapacak taktik davar mı, ona da siz karar verin!

Tüm bu gelişmeler ışığında ne yapsın şimdi, bir “terör örgütü” muamelesi görürken bir anda Şam’daki iktidar kendilerine verilmiş, ama verilirken bütün kaleleri indirilmiş, bütün silahları (İsrail’ce) alınmış, üsleri sökülmüş Suriye yönetimi bu gelişmelerin ardından?

Tamamını henüz bilmiyoruz. Ama 4 Temmuz günü şunu yaptı: Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed El-Şara, ABD’nin bağımsızlığının 250. yıl dönümü dolayısıyla ABD Başkanı Donald Trump’ı ve Amerikan halkını tebrik eden bir açıklama yaptı. Şara, sosyal medya platformu X üzerinden de 4 Temmuz günü verilen açıklamasında, “Yeni Suriye olarak [ABD ile] karşılıklı saygı ve işbirliğine dayalı ilişkiler kurmayı, istikrar ve refahı pekiştirmeyi, her iki halkın beklentilerine hizmet etmeyi ve bölge ile dünyanın güvenliği ve barışına katkı sağlamayı hedefliyoruz,” ifadelerini kullandı.

Evet, zamanında bize Irak işgali için “Meclis’ten tezkere” geçirmemiz ve topraklarımızı Amerikan askerlerine “cephe olsun” diye açmamız nasıl uygun görüldüyse, Şara’ya da Lübnan’da İsrail’in yarım bıraktığı misyonu tamamlama görevi, “ateşten kestaneyi alma” işi uygun görülüyor. Kendisi bunu (Ankara ile mutabık kalarak) reddediyor. Daha sonra Dışişleri Bakanı da bu yaklaşımı Beyrut’ta teyit ediyor, Hizbullah’ı muhatap almasa da gerektiğinde alabileceğini de dile getiriyor! Ardından, nasıl Mart tezkeresi reddedildikten sonra 4 Temmuz 2003’te Türk askerinin başına çuval geçirildiyse, “Hizbullah’ı indirme” görevini reddeden Suriye yönetimine de birileri “seni yeniden istikrarsızlaştırabiliriz, başkentindeki bütün hedeflere öngöremeyeceğin kadar yakınız” mesajını veriyor, Şam’ı kana boğuyor!

Yılın başlarında, 5 Ocak tarihli ve “2026 ve Suriye’de iki rotanın çarpışma seyri” başlıklı T24  yazımda da, İsrail ile Ankara’nın Suriye’deki rotalarının bir çarpışma seyri izler gibi bir görüntü verdiklerini belirterek, gelişmelerin “Ankara’nın silahların yeniden patlayabileceği bir eşikte durduğunu gösteriyor,” demiştim.

Bakalım Lübnan ve Şam yönetimlerini ve tabii kaçınılmaz biçimde Ankara’yı da -İsrail ve ABD çıkarları doğrultusunda ve keskin hatlarla- hizalama çabası bölgeyi hangi noktaya taşıyacak. Gelişmeleri, olup bitenleri analitik bir gözle izlemeyi sürdüreceğiz.

Yaz sıcak geçecek! Takipte kalın!

 


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN


İlgili İçerikler