Bir an için ABD Başkanı Donald Trump’ın İran ile ilgili savaş hedeflerine ulaşamayacağını, ülkenin rejimini değiştiremeyeceğini, Tahran’ın yeraltına sakladığını düşündüğü kritik silahlarını imha edemeyeceğini, nükleer geliştirme faaliyetlerine son veremeyeceğini (belki de çoktan) kavradığını varsayın. Düşmanı yenemiyor; Hürmüz’ü kontrol edemiyor, her adımıyla bölgedeki Amerikan askeri varlığının daha fazla zarar görmesine yol açıyor. Bu durumu da artık kabullendi, varsayın. Böyle bir durumda Trump, “hadi eve dönüyoruz” deyip askerlerini bölgeden çekmeden önce ne yapar sizce?
Nükleer silah kullanır mı? Hadi, en ekstrem senaryonun önünü açmayalım ve diyelim ki, Trump ABD Kongresi'nden İran’a karşı nükleer silah kullanma yolunda bir program da alamıyor ve ordusunun üst düzey komutanları da böyle bir opsiyonu değerlendirmeye dahi almıyorlar. Ne yapar Trump? Kuyruğunu kıstırarak bölgeden askerlerini çekmeden önce ne yapar?
Cevap aslında belli ve bunu zaten yapıyor. N’apıyor?
Bölgedeki Körfez monarşilerini İran karşısında biraz daha “boka batacak” hamleler yapmaya teşvik ediyor; küresel petrol sevkiyatının yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı ile dünya deniz ticaretinin yaklaşık yüzde 20'sinin geçtiği Bab el-Mendep Boğazı'nı müttefiklerine (!) dar ediyor, böylece enerji ihracatlarını baltalıyor. Hem onları iyice kırılgan bir hale getirip o kırılgan halleriyle ABD’ye güvenlik bahsindeki bağımlılıklarının artmasını sağlamaya çalışıyor, hem de petrol ve doğal gaz bahsinde ülkesinin küresel enerji piyasasında bu müttefik (!) ülkelerden pazar payı çalarak liderliğini pekiştirmeye çalışıyor.
Müttefikinin (!) acısı baldan tatlı
Bu ülkelerdeki üslerinden kaldırdığı uçaklar ve füzelerle ABD’nin İran’a yönelik her saldırısı, İran’ın bu ülkelerin altyapılarına yönelik misillemelerle karşılık buluyor çünkü. Bu gerçek açık seçik ortada olmasına rağmen, İran’ın saldırılara misilleme olarak ABD’nin bölgedeki “müttefiklerini” ve onların enerji altyapılarını vurmasından Trump’ın aslında fayda devşirmeye çalıştığını birçok kişi gözden kaçırıyor.
Oysa, hatırlarsanız, bundan yaklaşık dört ay önce, “İran Savaşı Asıl Şimdi mi Başlıyor?” başlıklı, 13 Nisan 2026 tarihli yazımda, “Trump’ın İran Savaşı’nı sadece Netanyahu’nun gündemine hizmet etmek maksadıyla değil, ABD’nin enerjide tekel olma hedefine daha rahat ulaşabilmek için de kullandığı giderek daha net olarak görülmektedir,” şeklinde yazmıştım.
Savaşın başta enerji piyasaları olmak üzere küresel ekonomide yol açtığı kaosun ardında dünyanın en büyük petrol, doğal gaz ve rafine petrol ürünleri üreticisi konumunda olan Washington’un bir “planı” olması ihtimalini atlamamak gerektiğini vurgulamış ve “savaşla birlikte petrol ve doğal gaz fiyatlarının - kontrollü olması kaydıyla- tırmanışa geçmesinin, kimi enerji tesislerinin çatışmalarda hasar görüp ‘mücbir sebep’ ilan ederek devre dışı kalmalarının ve yıllarca yükümlülüklerini yerine getiremeyecek olmalarının Washington tarafından arzulanır olmaları ihtimaline” dikkat çekmiştim.
Aynı yazımda “Petrogaz Dolarının Savaşı” altbaşlığı altında temellendirmeye çalışırken dile getirdiğim noktaları bugünkü konumuz bağlamında, yani “İslami NATO mu kuruluyor?” sorusunu yanıtlamaya çalışırken biraz daha açayım:
Her ne kadar bu savaş bağlamında biz ABD’yi “saldırgan taraf” olarak kodlamış olsak da, onun bu savaşa dünyanın en büyük petrol, doğal gaz ve rafine petrol ürünleri üreticisi olarak girdiğini ve bu liderliği savaş üzerinden minimum maliyetlerle pekiştirmek de isteyebileceğini gözden kaçırabiliyoruz. Oysa zurnanın zırt dediği ve makul görünmeyen birçok noktanın anlaşılmasını sağlayacak yer de orası işte.
Nasıl mı? İki dakika izin verin, temellendireyim.
Enerji zafiyetinden liderliğe
Şöyle:
Geçmişte ABD petrol şoklarından etkilenmeye açık bir ülkeydi. Hürmüz Boğazı gibi kritik bir geçiş yolunun kapanması geçmişte felaket sonuçlar doğurabilirdi. Zira bir zamanlar ABD kendi iç talebini karşılayacak petrol üretemezdi. ‘70’lerde bunun yansımalarını belirgin şekilde gördük. Örneğin, 1973’te petrol fiyatları tavan yaptığında doların ciddi şekilde değer kaybettiğine, insanların altına hücum ettiğine, ekonomik büyümenin yavaşladığına ve ABD ekonomisinin stagflasyona girdiğine tanık olduk. Oysa son İran Savaşı ile birlikte petrol fiyatları yüzde 50, doğal gaz fiyatları da yüzde 30’un üzerinde artmış olsa dahi ABD dolarının değeri yükselebildi; altın ise son 40 yılın en büyük değer kayıplarından birini yaşadı.
Nedeni basit!
Çünkü 1973’te ABD’nin İsrail'e desteği nedeniyle Arap petrol üreticilerinin ambargo uygulamasıyla tetiklenen krizden dersini alan ABD bugün dünyanın bir numaralı petrol, doğal gaz ve petrol rafinerisi ürünleri üreticisi olan bir ülke. Artık ‘70’lerin sonlarındaki ABD değil. Amerikalılar, yeraltındaki kaya formasyonlarında sıkışmış petrol ve doğal gazı çıkarmak için derin sondaj kuyularına basınçlı su, kum ve kimyasal karışımlar pompalamada kat ettikleri teknolojik ilerlemeler sayesinde bugün günde yaklaşık 13-20 milyon varil ham petrol üretebiliyor. 2000'li yılların başına kadar Suudi Arabistan belki küresel ham petrol üretiminde açık ara lider konumdaydı. Ancak ABD geliştirdiği ileri teknolojilerle yaptığı atılımlar sayesinde bugün Rusya ve Suudi Arabistan gibi rakiplerini önemli ölçüde geride bırakarak, tarihteki herhangi bir ülkeden daha fazla ham petrol üreten ülke haline gelmiş durumda. 2018'den beri de dünyanın en büyük ham petrol ve petrol sıvıları üreticisi olup küresel arzın yaklaşık yüzde 22'sini sağlıyor.
Üstelik, Marathon Petroleum, Valero ve ExxonMobil gibi büyük şirketler sayesinde petrol rafinerisi ürünlerinde de dünyanın önde gelen üreticilerinden biri artık ABD.
Gelelim doğal gaza! Yine Körfez monarşilerinden Katar, devasa rezervleri sayesinde uzun süre sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ihracatında liderliği elinde bulundursa da ABD 2010’larda kaya gazı ekstrasyonu alanındaki atılımıyla üretimini ve LNG ihracatını katladı. Washington, 2009'dan beri dünyanın en büyük doğal gaz üreticisi; 2022’den bu yana da dünyanın en büyük sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ihracatçısı konumunda. İhracat rakamlarıyla Avustralya ve Katar'ı büyük ölçüde geride bırakmış, Avrupa ve Asya'daki güçlü talebi değerlendirerek ve terminallerinde yüksek kapasite kullanım oranlarına ulaşarak 2024 yılında günde yaklaşık 338 milyar metreküp LNG ihraç eden bir ülke haline gelmiştir. 2025 yılında bu rakam günde 427 milyar metreküpe ulaşmış ve ABD yıllık 100 milyon metrik ton sıvılaştırılmış doğal gaz ihracat eşiğini geçen ilk ülke olarak dev ihracatçı Katar'ı geride bırakmıştır.
Kısacası, ABD dokuz yıl içinde sıfır LNG ihracatından yıllık 110 milyon tonun üzerine çıkmıştır. Bunda, ABD'nin gemi bordasında teslim (Free on Board - FOB) anlayışını içeren bir satış yaklaşımı uygulamasının yanı sıra güvenilir mal tedarikinin önemli rolü olmuştur. Washington’un 2026 için hedefi, ihracat kapasitesini iki katına çıkarmaktır.
Tabii eğer ABD gibi bir “imparator” iseniz, üretimde bir numara olmayı, ürettiğinizi yeni pazarlara açarak büyümeyi, ihracat rekorları kırmayı falan yeterli görmezsiniz; rakiplerinizi piyasadan silmeye çalışıp tekel olmak, fiyatları belirlemek ve kârınızı katlamak da istersiniz. ABD’nin giriştiği savaşların motoru ve enerji piyasalarındaki vizyonu büyük ölçüde bu olmuştur.
Dolayısıyla, ABD’nin İran Savaşı’nı sadece Netanyahu’nun gündemine hizmet etmek maksadıyla değil, enerjide tekel olma hedefine daha rahat ulaşabilmek için kullandığı da bir gerçektir. Yani ABD ile İsrail’in 28 Şubat’ta başlattığı İran Savaşı yüzünden enerji piyasalarında yaşanan kaotik durumun arkasında bir “plan” olmadığını söylemek pek mümkün görünmemektedir. Gerek Ukrayna savaşı gerekse İran savaşı, bir yönüyle ABD'nin “Büyük Petrol Savaşı”nın birer muharebe cephesidir.
Ukrayna demişken… Birkaç yıl önce ABD için en büyük sıkıntı, Rusya gibi rakiplerin boru hatları yoluyla ABD’nin müttefiklerine ucuz enerji tedarik etmesiydi. Ancak Amerikalılar, vassallarındaki gönüllü yardakçıları yardımıyla Nord Stream 2 boru hatlarına düzenlenen sabotajlarla olduğu gibi, bu imkânı tarihe gömecek; Rusya’ya bu şekilde darbe vururken, ucuz Rus gazından mahrum bıraktığı Avrupa’yı da ilelebet kendi pahalı malının müşterisi yapacaktır.
Velhasıl, Rusya’nın Avrupa’daki işine çomak sokan; Venezuela’da haydutluk yapan ABD, İran Savaşı ile sadece İran’a ve onun üzerinden en büyük hasmı olarak gördüğü Çin’e yönelmiş değildir; aynı zamanda kendi müttefiki olarak görünen Körfez monarşilerini de zafiyete uğratmanın, onlar İran tarafından vuruldukça kendi pazar payı lehine avantaj devşirebilmenin peşinde olmuştur.
Katar’ın başına gelenler
Örneğin, Katar’ın Ras Laffan sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) tesisleri İran tarafından bombalandığında, Katar’ın gelişmeleri “mücbir sebep” gösterip taahhütlerini yerine getiremeyeceğini ilan etmesinden yine ABD kazançla çıkmıştır. QatarEnergy CEO'su Saad al-Kaabi’ye bakılırsa, İran saldırısı Katar'ın LNG ihracat kapasitesinin yüzde 17 oranında düşüşüne yol açmıştı. Kaabi, yıllık 12,8 milyon ton LNG kapasitesinin 3-5 yıl boyunca devre dışı kalacağını ifade etmişti. Vurulan tesisteki kriyojenik hava ayırma ünitelerinin tamamen kaybedilmesi söz konusu olursa, en az 2029 yılına kadar yenilerinin temin edilemeyeceği de kesinlik kazanmıştı.
Katar’daki LNG ve helyum tesislerinin toparlanmasının yıllar alacak olması ABD’ye yaramıştır. Zira, Avrupa oradaki kaybını ABD’den telafi etme yoluna gidecektir. Hem de tırmanan fiyatlarla. Yeni şartlarda Avrupa’nın doğal gaz maliyetleri yüzde 35 oranında yükselecektir.
Zaten hatırlayalım, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, yaklaşık bir yıl önce, Avrupa'nın, Trump'ın görev süresinin geri kalanında Rus doğal gazı yerine ABD'den yılda 250 milyar dolarlık enerji alımı yapacağının, ayrıca ABD’deki enerji altyapı tesislerine 600 milyar dolarlık yatırım gerçekleştireceğinin sözünü vermişti.
Kısacası, savaş, siyasetin başka araçlar yoluyla sürdürülmesinden ibaretti. Trump, Katar’ın “mücbir sebep” ilanıyla ayağına gelen ya da getirttiği fırsatı kaçırmamış ve hizalamaya çalıştığı çoğu Avrupalı müttefiklerine -daha önce de aktardığım üzere- mealen şu mesajı iletmişti: “Hani AB ile Temmuz’da İskoçya’da mutabık kaldığımız ama o tarihten bu yana imza koymadan beklettiğiniz LNG anlaşmamız vardı ya, şimdi size perşembeye kadar mühlet, şu avantajlı [!] fiyatlarla, ABD ile 750 milyar dolarlık anlaşmaya hemen imzayı atın, yoksa cumadan sonra fiyatları yeniden yükselttiğimde çok zararlı çıkarsınız.”
Suudi Arabistan’ın başına gelenler
İran Savaşı’nda büyük bir zararı da ABD müttefiki Suudi Arabistan da gördü. Hasar, sadece ABD’nin İran’a karşı saldırılarda kullandığı Amerikan hava savunma sistemleri ve uçaklarına ev sahipliği yapan Prens Sultan Hava Üssü’ndeki silah ve tesisler ile sınırlı kalmadı. Bu zarar ve hasarlar özellikle ülkenin doğusundaki ve kıyılarındaki kritik enerji altyapılarında, özellikle de devlet petrol devi Saudi Aramco tesislerinde yoğunlaştı. İran ve müttefiki grupların füze ve İHA saldırıları en çok şu bölgeleri vurdu:
Ülkenin doğusunda yer alan, dünyanın en büyük ham petrol işleme ve stabilizasyon merkezi El Kayik hedef alındı; tesiste büyük yangınlar ve hasar oluştu.
Basra Körfezi kıyısındaki en büyük yerel petrol rafinerisi ve ihracat merkezi Ras Tanura, füze ve dron saldırıları nedeniyle büyük zarar gördü.
Kızıldeniz sahilindeki kıyı şehirlerinde bulunan Jizan ve Yanbu enerji terminalleri, rafineriler ve Doğu-Batı petrol boru hatları isabet aldı; Jizan'daki tesisler geçici olarak kapatıldı.
Suudi Arabistan’ın ham petrol üretimi günlük ortalama 10,9 milyon varilden 7 milyon varil seviyelerine kadar geriledi; Maliye Bakanlığı yılın ilk çeyreğinde yaklaşık 33,5 milyar dolar (125,7 milyar riyal) bütçe açığı kaydetti. Doğu-Batı petrol boru hattında ve Manifa sahasında yüz binlerce varillik kapasite kaybı yaşandı.
Suudiler, ABD ve müttefiklerini Bab el Mendep Boğazı'nı kapatmakla tehdit eden İran yanlısı Yemen’e saldırmaları yönünde Washington tarafından da teşvik edildiler. Ve bu durum bir kez daha Riyad hükümetinin zararına sonuçlandı.
İran Savaşı’nda Tahran yönetiminin yanında yer alan Yemen, 6 Ağustos tarihinde Suudi Arabistan’ın güneydoğusundaki Necran bölgesine saldırı düzenledi ve 11 kişinin yaralanmasına neden oldu. Husiler, bir gün önce de Kızıldeniz'in kuzeyindeki Yenbu bölgesi açıklarında Suudi Arabistan'a ait "Vefa" isimli petrol gemisini balistik füzelerle hedef almıştı.
Aslında Yemen’i savaşta bu tür bir pozisyon almaya iten, Suudi Arabistan'ın Yemen kontrolü altındaki bölgelere 20 Temmuz’da -ABD’nin teşvikiyle- abluka uygulamaya kalkması olmuştu. Yemen, Vefa’ya yönelik saldırılarının “ablukaya ablukayla karşılık verme” anlayışı çerçevesinde gerçekleştirildiğini savundu.
Husiler, 22 Temmuz akşamı da Kızıldeniz'de Suudi Arabistan'a ait iki petrol tankerini balistik füzeler ve insansız hava araçlarıyla hedef aldıklarını, saldırılar sonucunda gemilerde yangın çıktığını ileri sürmüşlerdi.
ABD’nin müttefiki olmanın zorluğu
Velhasıl, Suudi Arabistan bu savaşta ABD’nin müttefiki olmanın bedelini en ağır ödeyen ülkelerden biri olarak öne çıktı. (Henry Kissinger zamanında, ABD’nin dostu olmanın düşmanı olmaktan daha tehlikeli olduğunu söylememiş miydi, zaten!)
Oysa hatırlayın, medya organları daha bir yıl önce başarılı Körfez turundan ülkesine dönen ABD Başkanı için “Trump Körfez'den 3 trilyon dolarlık anlaşmayla dönüyor” başlıkları atıyordu. Trump, Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri'ne (BAE) gerçekleştirdiği ziyarette trilyonlarca dolar değerinde silah satışı ve yatırım anlaşmaları yapmıştı. Trump, ziyaret ettiği ilk ülke olan Suudi Arabistan'dan 600 milyar dolar, ikinci ülke olan Katar'dan 1,2 trilyon dolar, BAE’den ise yaklaşık 1,4 trilyon dolar değerinde anlaşmalarla dönmüştü.
Daha bu anlaşmaların imzası yeni kuruyordu ki, Suudi Arabistan güvenlik mimarisi anlamında sırtını sadece Washington’a yaslamanın, sadece onun güvenlik şemsiyesine sığınmanın çok büyük bir hata olduğunun farkına vardı.
Suudi Arabistan’da konuşlu kendi kuvvetlerine yönelik saldırıları bile engelleyemeyen ABD, İran’ın ve Yemen’in Suudi liman ve enerji tesislerine yönelik saldırıları karşısında kılını bile kıpırdatamıyordu. Zaten istese de bunu yapamazdı, zira ATACMS, THAAD, PAC-3 gibi en kritik silah ve mühimmat cephaneliklerini tüketmiş durumdaydı Amerikalılar. Bir diğer deyişle, ABD’nin Suudileri -istese de koru(ya)mayacağı ortaya çıkmıştı.
İşte Riyad yönetimi, Türkiye ve Pakistan ile Mekke Anlaşması olarak adlandırılan üçlü çerçeve anlaşmasını imzalıyorsa, arkasında yatan dinamiklerin bunları da içerdiği mutlaka göz önüne alınmalı. Başta Suudi Arabistan olmak üzere bu ülkeleri böyle bir anlaşma imzalamaya iten, İran’dan korkuyor olmaları değil, ABD’nin artık bölgesel bir koruma sağlayan güç olmaktan çıkmış olmasıdır. 28 Şubat’ta başlayan İran Savaşı, bugün geldiği nokta itibarıyla bölge ülkeleri için hüsran sayılabilecek sonuçlar doğurduğu gibi, işlerin daha da kötüye gitmesi, hatta nükleer bir boyut içermesi dahi mümkündür. Dolayısıyla Mekke Anlaşması’na öncelikle bu gözle bakmak gerekir.
Mekke Anlaşması’nı toptancı bir zihniyetle “İslami NATO” olarak nitelemek kolaydır ama yanıltıcı sonuçlara sürükleyebilir. Nitekim bugün pek çok siyasetçinin ve uluslararası ilişkiler uzmanının bu hatayı yaptığını ve ABD ile İsrail’in İran meselesine yönelik “pis işlerini” gördürmek üzere bir tür İslami NATO gibi çalışacak bir bölgesel oluşum şekillendirdikleri iddiasına yaslandıklarını görüyoruz.
Ancak Körfez monarşilerini koruyacak ne hava savunma silahı ne de cephaneliği kalan ABD’nin dümen suyunda gitmenin bedelini ağır bir şekilde ödeyen Suudi Arabistan’ın İran’a meydan okuyabilmek için bölgesel bir İslami NATO kurulması peşinde olduğunu ileri sürmek kanımca fazla kestirmeci ve hatalı bir yaklaşım olacaktır.
Hatalı ve toptancı yaklaşım
Burada alelade bir savunma paktından ziyade paranın (Suudi Arabistan), nükleer silahın (Pakistan) ve savunma sanayinin (Türkiye) bir araya geldiği yeni bir bölgesel güç merkezi yaratılmaya çalışılması söz konusu. Üçlü çerçeve anlaşması, üç ülkenin kolektif diplomatik ve savunma ağırlığını güçlendirirken, bölgesel odaklı bir güvenlik mimarisinin ortaya çıkmasına da elbette katkıda bulunabilecek ve Suudi Arabistan’ın Washington’a olan “gereksinimi” azaltmaya yardımcı olabilecektir.
Aslında 17 Eylül 2025’te imzalanmış olan Suudi Arabistan-Pakistan ikili savunma paktı, İran, İsrail ve ABD'nin Körfez ülkelerinin güvenlik dengesini yeniden şekillendirmekte olduğu bir dönemde Riyad'a nükleer destekli bir caydırıcılık sağlamak üzere girişilmişti. Ancak yeterli olmadığı görülmüş olmalı ki, denkleme Türkiye de dahil edildi.
Tabii ki ABD, bu oluşumu kendi arabuluculuğunda 15 Eylül 2020 tarihinde İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasında imzalanan ve diplomatik ilişkilerin normalleştirilmesini amaçlayan, ancak İran Savaşı ile birlikte geçerliliğini yitirmeye başlayan İbrahim Anlaşmaları’nı daha gerçekçi şartlarda ikame edecek bir fırsat olarak kullanmak, onu İsrail yanlısı bir zemine çevirmek için elinden geleni yapacaktır. İsrail de resmî söylemlerinde belki bir süre, ihtiyatlı bir iyimserlik pompalayarak Washington’a bu konuda destek veriyormuş gibi görünmeye çalışacaktır. Pakistan’ın ezeli hasmı konumunda olan ve savaş sırasında İsrail yanlısı tutumuyla öne çıkan Hindistan’ın ise gelişmeleri dikkatle, ancak gizli bir endişeyle takip edeceği de bir gerçektir.
Bu bakımdan, meselenin Türkiye ve Pakistan boyutları da çok önemli. Bu işte turnusol kâğıdı sanırım Hindistan’ın yaklaşımı olacaktır. Eğer Hindistan, bu gelişmelere paralel olarak yakın bir zamanda İsrail ile olan iş birliğini bölgedeki stratejik dengeleri gözetme iddiasıyla güçlendirme adımları atmaya kalkar ve hatta Mondi koşa koşa İsrail’e istişarelere giderse, bilin ki üçlü çerçeve anlaşması İsrail tarafından da “bölgesel dengeleri sarsabilecek düşmanca bir Sünni eksen” olarak görülüp yaftalanacaktır demektir.
Üçlü anlaşmanın Türkiye ve Pakistan’ı ilgilendiren boyutlarına da ilerleyen haftalarda değinelim.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


