Hayatımıza son zamanlarda giren, şimdiye dek pek alışkın olmadığımız bir terim var: "Müstemir yetki."
Hukuk, kelimeler üzerine kuruludur. Ancak bazen bir kelime, gerçek anlamının tam tersi bir amaca hizmet eder hale gelir. Adalet Bakanlığı’nın sözlüğüne göre "müstemir"; sürekli, kesintisiz ve düzenli demektir. Ancak son yıllarda Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) eliyle uygulanan "Müstemir Yetki Kararnameleri", adalette sürekliliği değil, tam aksine "adrese teslim müdahaleleri" çağrıştırıyor.
HSK’nun son yıllarda bu kelimeyi bir "joker kartı" gibi kullanması, hukuk dünyasında kaşların havaya kalkmasına neden oldu.
Verdikleri kararlardan dolayı “müstemir yetkisi” değiştirilen hâkimlerin varlığı nedeniyle, yargı bağımsızlığı, adil yargılanma hakkı ve doğal hâkim ilkesi bağlamında kamuoyunda haklı şüpheler oluştuğunu hatırlayalım. Bunun son örneklerinden birisi de, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) davasıdır.
Peki, nedir bu "müstemir yetki" fırtınası?
Gelin, bu karmaşayı bir "Gemi Kaptanlığı" benzetmesiyle çözmeye çalışalım.
Fırtınada kaptan değişmez!
Normalde hukuk denizinde bir geminin (mahkemenin) rotası ve kaptanı (hâkimi) bellidir. Eğer geminin yükü çok arttıysa ve gemi artık bu yükü taşıyamıyorsa, devlet yeni bir gemi inşa eder ve adını koyar: "42 No’lu Gemi" der mesela. Bu yeni geminin kaptanı da, mürettebatı da bellidir.
Ancak son dönemde HSK, hukuk denizinde yeni gemi yapmak yerine ilginç bir yönteme başvuruyor: Mevcut geminin içine, "Yedek Kaptan Köşkü" inşa etmek!
İBB davası: Gemi hareket ettikten sonra gelen yeni mürettebat
İşte tam burada 105’i tutuklu, 402 kişinin yargılandığı İBB davası sahneye çıkıyor. İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’nde (bizim gemimiz) dava açılıyor, motorlar çalışıyor, rota çiziliyor... Derken, HSK’dan bir telsiz mesajı geliyor: "Durun! O gemiye bir 'II. Heyet' gönderdik. Artık dümende yeni arkadaşlar var!"
Şimdi sıkı durun, burası işin en heyecanlı yeri: Eğer kanuna uyup, Adalet Bakanlığınca (HSK değil) "42. Ağır Ceza Mahkemesi" kurulsaydı, devam eden bir davayı, bu yeni mahkemeye paketleyip gönderemeyeceklerdi. Ama gemiyi değiştirmeyip, geminin içine "paralel bir kaptan köşkü" kurunca, davayı çaktırmadan yeni ekibin önüne koyuverdiler.
Mahkeme içinde yeni bir mahkeme kurdular!
Hukuk sistemimizde kurallar bir binanın mimari projesi gibi nettir. 5235 sayılı Kanun der ki: "Eğer bir yerdeki iş yükü çok fazlaysa, oraya yeni bir mahkeme kurulur." Örneğin İstanbul’da 40 tane Ağır Ceza Mahkemesi varsa ve dosyalar birikiyorsa, 41. Ağır Ceza Mahkemesi açılır. Bu yetki de HSK’da değil Adalet Bakanlığı’ndadır.
Buradaki en kritik kural şudur: Dava başladıktan sonra dosya başka bir mahkemeye kaçırılamaz. Kanun koyucu bunu, "istediğin davayı istediğin hâkime gönderme" kurnazlığına engel olmak için yapmıştır.
Peki, neden 42. Ağır Ceza Mahkemesi kurulmadı da mevcut mahkemenin içine bu heyet yerleştirildi? Cevabı basit ama düşündürücü:
- Eğer yeni bir mahkeme kurulsaydı, kanun gereği mevcut İBB davası oraya gönderilemezdi.
- Ancak mahkemenin içine "ikinci bir kapı" açılınca, dava dosyası bir anda bu yeni ekibin önüne düşüverdi.
İnsanın aklına şu soru düşüyor: Madem iş yoğunluğu vardı, neden usulünce yeni bir mahkeme açılmadı da, var olan mahkemenin içine "truva atı" gibi ikinci bir heyet yerleştirildi? Adalet Bakanlığı ile HSK arasında gizli bir "bilek güreşi" mi var, yoksa bu tamamen bir hukuki illüzyon mu?
Doğal hâkim ilkesi neden önemli?
"Doğal Hâkim İlkesi", bir insanın başına bir iş geldiğinde hangi mahkemede ve hangi hâkim karşısında yargılanacağının önceden belli olmasıdır.
Anayasamızın 37. maddesi bağırıyor: "Doğal Hâkim Güvencesi!".
Yani kimse, bir olay olduktan sonra o olaya özel olarak kurulmuş bir mahkemede ve o olaya özel olarak atanmış hâkimlerce yargılanamaz.
Neden mi? Çünkü biz bu kötü ve acı tecrübeyi 1960’ta Yassıada’da yaşadık. Birilerine özel mahkeme kurmanın ve özel hâkimler atamanın, adaleti nasıl bir "intikam aparatına" dönüştürdüğünü gördük. İşte bu yüzden "müstemir yetki" adı altında yapılan bu heyet oyunları, adaletin pusulasını bozuyor.
Hâkimler neden değişti?
Bu durum sadece bir hukuk tartışması değil, aynı zamanda bir güven meselesi.
Adalet, bir lego oyuncağı değildir; parçalarını istediğiniz zaman, dilediğiniz şekilde yerleştiremezsiniz.
Kuralları çiğner, amaç için her şey mubahtır derseniz, adalet sistemi çöker ve siz de dahil herkes altında kalır!
Bugün "müstemir yetki" adı altında yapılan bu düzenlemeler, yargıyı bağımsız bir kurum olmaktan çıkarıp bir "personel mühendisliğine" dönüştürüyor. İBB davasında, dava başladıktan sonra neden yeni bir heyet kurulduğu sorusu, kancalı bir soru işareti olarak mahkemenin duvarında asılı duruyor.
Eğer bir ülkede davanın siyasi önemine göre hâkimler, mahkeme içinde mahkemeler değişiyorsa; orada adalet "kesintisiz" değil, ancak "sipariş üzerine" işliyor demektir.


