2025 sonunda yürürlüğe giren "örtülü af", Türk hukuk sisteminde bir adalet obruğu açtı. Suçluluğu mühürlenmiş hükümlüler kapıdan elini kolunu sallayarak çıkarken; suçsuzluğu asıl olan tutukluların dört duvar arasında bırakılması, mantığın bittiği yerdir.
Önceki yazıda 2025 yılsonuna doğru çıkarılan, kamuoyunda örtülü af yasası olarak bilinen kanun gereğince, belli suçlardan hükümlü olanların cezaevlerinden tahliyesi nedeniyle ortaya çıkan bir adaletsizliğe, mantıksal tutarsızlığa değinmiştik. Aynı tarihlerde, aynı suçu işlediği iddiasıyla tutuklu olarak yargılamaları devam edenlerin, yani henüz suçluluğu kanıtlanmamış olanların uğradığı ağır ve kabul edilemez haksızlığı anlatmaya çalışmıştık.
Tahliye kapısında "yedek kilit"
Eski İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer ve Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar, bu kör dövüşünün ortasında bırakıldı. Özellikle Tunç Soyer davasında uygulanan yöntem, yaşayan hukukun bir "hak arama yolu" değil, bir "labirent" olarak tasarlandığını gösteriyor.
Bir kapıdan tahliye kararı çıkarken, diğer kapıya "yedek tutuklama" kilidi asılıyor. Osman Kavala davasında icat edilen bu "suçun ismini değiştirme" taktiği, yargıyı bir adalet dağıtıcısı olmaktan çıkarıp, kişiye özel bir mengene haline getiriyor.
Bu durumdaki kişilere, eski İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’i örnek olarak göstermiştik. Uzun zamandan beri tutuklu olarak kapalı cezaevinde tutulan Tunç Soyer, 31 Temmuz 2023 öncesinde (yani örtülü af kanunu kapsamında bulunan) zimmete iştirak suçunu işlediği iddiasıyla tutuklu. Hakkında henüz iddianame yazılıp dava açılmadı. Ne zaman dava açılacak belli değil.
Üstelik, suçlamaya neden olarak gösterilen eylem nedeniyle daha önce başka bir suç isnadıyla açılan davada, tahliye edilmeden hemen önce, tahliye ihtimalini bertaraf etmek için olsa gerek, adeta bir yedek tutuklama çıkarmak için aynı eylemden farklı bir suç çıkararak yeni bir tutuklama kararı çıkarıldı. Nitekim, Tunç Soyer ilk açılan davadan tahliye edildi, ama hapisten çıkmaması için önlem olarak verilen ikinci tutuklama kararı nedeniyle cezaevinde tutulmaya devam ediliyor.
Kesilmeyen cezanın peşin tahsilatı
Bu durum bir hukuk trajedisidir. Zira Soyer ve Karalar, mahkûmiyet alsalar dahi, yattıkları süre verilecek cezayı çoktan yuttu. Yargı, henüz kesinleşmemiş bir borca karşılık, bu insanların özgürlüğünü "rehin" almaktadır.
Çünkü açık bir gerçek ki, soruşturma tamamlanıp dava açılsa, açılan davada yöneltilen suçtan hüküm giyse, bu hüküm önce istinaf mahkemesince, ardından temyiz mahkemesince onaylansa (yani yıllar sonra suçu işlediği kesin hükümle saptanacak olsa) bile hapiste tutulduğu süre itibariyle daha şimdiden verilebilecek cezadan çok daha fazlasını yatmış durumdadır.
Ceza alsa bile kanun uyarınca tahliye edilmesi gereken bir kişiyi, “tutuklama” adı altında hapiste tutmanın aklen, mantıken, hukuken, ahlaken ve dahi vicdanen izah edilebilmesi mümkün değildir. Bu durum ancak kişisel ya da siyasi nedenlere dayalı bir kötülük olarak izah edilebilir.
Hükümlüyü özgür kılan yasanın, şüpheliyi hapiste tutması; güneşin suçluyu ısıtıp, masumu dondurması kadar doğaya aykırıdır. Bu tablo; hukuk metinleriyle değil, ancak siyasi bir alacakaranlıkla izah edilebilir.
Mantığın alfabesi: Evleviyet
Bu kötülüğün kaynağını, motivasyonunu ya da nedenini bilemesek de, rol alan yargı aktörlerine hukukun en temel ilke ve kurallarından birini hatırlatmak isteriz.
Hukukta bir altın kural vardır: Evleviyet.
Yani, çoğun içinde azın da bulunduğunu, bütünü kapsayan hakkın, parçayı da sardığını gösteren mantık kuralı. Evleviyet, daha önemli olan bir durum için kabul edilen bir yasal kuralın, daha az önemli olan durumlar için de uygulanmasını gerektirir.
Eğer yasa, daldaki meyveyi (hükümlüyü) kurtarıyorsa, fidanı (şüpheliyi) hayli hayli korumalıdır.
Tarla sahibine zararlı hayvanı öldürme hakkı veren yasa (Borçlar Kanunu md. 68) ve mantık, hayvanı sadece yaralayanı cezalandıramaz. Aynı suçtan, hüküm giyen suçluları serbest bırakan bir terazi, şüphelileri kefesinde ağır bir yük gibi tutamaz.
Çalınan zamanın telafisi yok
Farkındaysanız, bir varsayım olarak bu kişilerin ileride mahkûm edilmesi halini esas alıyoruz. Peki, yarın beraat kararı geldiğinde, bu insanların ömründen makaslanan ayları kim geri verecek? Tunç Soyer, Zeydan Karalar ve benzer hukuki durumda bulunanlar için sürdürülen bu "tutuklama" maskeli esaret, yarın buna vesile olan yargı aktörlerinin boynuna hukuki bir vebal olarak dolanacaktır. Geçmişin "kudretli" yargıçlarının bugün düştüğü durum, hukuk tarihinin en büyük ibret vesikasıdır.
Şu sorular cevap bekliyor:
Aynı nedenle, kesin bir hükümle ceza alsa bile hapiste yatmamayı gerektiren bir kanun hükmünün, henüz ceza almamış, yargılaması süren kişiler bakımından evleviyetle uygulanması gerektiğini anlamak bu kadar zor mu?
Kanunun, “şu suçlular tahliye edilecektir” dediği ve o suçluların tahliye edildiği bir durumda, aynı durumda ve aynı suçlamaya muhatap olup henüz suçluluğu belli olmayan kişileri, “tutuklama” adı altında hapiste tutmanın izahı nedir?
Mahkûmiyeti kesinleşmiş hükümlülerin kapısını açan bir anahtar, neden masumiyet karinesinin kapısını ısrarla kilitli tutuyor? Bu bir adalet uygulaması mı, yoksa hukukun arkasından dolanan adaletsiz bir maymuncuk mu?


