Türkiye yargısının içler acısı halini en iyi anlatanlardan biri de Adalet Bakanı’nın her fırsatta ve sıkça “yargımız bağımsız ve tarafsızdır, kimse yargımıza emir ve talimat veremez” şeklinde açıklama yapmasıdır. Anayasa mahkemesinin verdiği kararlar, anayasaya göre, yargı organları da dâhil ülkedeki her kişi ve kurum bakımından kesin ve uyulması zorunlu olmasına karşın mahkemelerin bu kararlara uymaması giderek yaygınlaşan, harcıâlem bir uygulama oldu. Hükûmet ve Adalet Bakanlığı ile hükûmetin kontrol ve denetiminde hükümet politikalarını uygulayan bir idari kuruma dönüşen HSK dışında bu olguyu eleştirmeyen, tepki göstermeyen kişi, kurum, toplumsal kesim neredeyse yok.
Hükümet, kendisine bağlı ve bağımlı hale getirdiği HSK eliyle Anayasa Mahkemesi'ni etkisiz ve işlevsiz bir yüksek mahkemeye dönüştürdü. Anayasa Mahkemesi kararlarına, anayasaya ve hukuka açıkça aykırı olarak direnen yargı görevlileri hakkında HSK tarafından bırakınız bir inceleme ya da soruşturma yapılmasını, tersine, terfi ettirilerek ödüllendirilmesi gösteriyor ki, yüksek mahkemenin varlığı ve işlevini etkisiz kılmak bizzat hükümetin tercihi. Öyle ki, yüksek mahkemenin idari, hukuki ve cezai yönden sorumlu olduklarını belirttiği, anayasal düzen ve demokratik hukuk devleti bakımından ağır ihlale neden oldukları belirtilen yargı görevlileri, bütün yargı görevlilerine siyasi iktidarın mesajı olarak Yargıtay üyesi, Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı, Başsavcı, hatta HSK üyesi olarak bile atanabilmiştir.
Buna karşılık, hükümet ve iktidar bakımından önemli olan siyasi davalarda hukuka, anayasaya ve vicdanına göre işlem yapan bazı yargı görevlilerinin ise derhal görev yeri değiştirilmekte ve tenzil mahiyetinde yeni görevlendirme yapılmakta, bazıları hakkında ise idari soruşturma açılmaktadır.
Anayasa Mahkemesi, önüne gelen bireysel başvuru sonucu verdiği kararların yargı organlarınca dikkate alınmaması, uygulanmaması nedeniyle ilgililer tarafından yeniden yapılan başvurularda, bu durumun kabul edilemez olduğunu, ağır anayasa ihlaline, anayasal düzeni ve bireysel başvuru yolunu anlamsız ve işlevsiz hale getiren bir sonuca yol açtığını, kararlara uymayan mahkemelerin anayasal meşruiyetine gölge düşürdüğünü, ..vb en açık şekilde vurgulamaktadır. Ayrıca anayasal düzeni korumanın yalnızca kendisinin değil tüm kişi ve kurumların görevi ve sorumluluğu olduğunu söylemektedir. Buna karşın, bu ihlaller devam etmekte, eleştiri ya da dilek ve temenni dışında kimse bir şey yapamamaktadır.
Muhalefetteki partiler ile sivil toplum, gösteri ve protesto yürüyüşleri ile bu durumu fırsat buldukça eleştirse de (ki protesto hakkının bile fiilen uygulanamaz ya da riskli hale geldiğini unutmamak gerekir) sonuçta bu anayasa ihlali sürdürülmektedir.
Peki, bu olguya karşı çok ağır ifadelerle hukuksuzluk, anayasa ihlali diyen Anayasa Mahkemesi'nin yapabileceği, yapması gereken başka bir şey yok mu?
Bizce, bu ihlallere son vermek için Anayasa Mahkemesinin elinde yasal yetki ve imkân vardır.
Nedir o?
Tedbir kararı
6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun (49). maddesinin (5). fıkrasında, Anayasa Mahkemesi'ne, “… başvurucunun temel haklarının korunması için zorunlu gördükleri tedbirlere resen veya başvurucunun talebi üzerine karar verebilir” denilerek –mahkemelerin aracılığına gerek olmaksızın- doğrudan tedbir kararı verme konusunda yasal yetki tanınmıştır.
Daha sonra yüksek mahkeme, kendi hazırladığı ve iç çalışma usulünü düzenleyen içtüzüğünde bu yasal yetkisini, ancak “Başvurucunun temel haklarına, özellikle yaşamına ya da maddi veya manevi varlığına yönelik ciddi bir tehlike bulunduğunun anlaşılması” halinde tedbir kararı verilebileceği şeklinde “ciddi tehlike” kriterine bağlamıştır.
İçtüzüğe nazaran daha üst norm olan yasadaki tedbir yetkisi halen yürürlüktedir. Üstelik, yüksek mahkeme gerekli gördüğü ve dilediği anda içtüzüğünü değiştirebilir.
Böylece yüksek mahkeme,
“…Türlü bahaneler ve hukuk tanımaz tutum ve davranışlarla Anayasa'yı koruma ve anayasal kurallara sadakat gösterme yükümlülüğü bulunan mahkemelerin ve kamu gücünü kullanan diğer organların, bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edilmesine ve mevcut ihlallerin sürdürülmesine neden olacak şekilde, Anayasa'nın öngördüğü hukuk düzenine karşı koyma anlamına gelen keyfi kararlara hiçbir hukuk sisteminde müsaade edilemez.”,
“… Anayasa Mahkemesi kararının uygulanmasının reddedilmesi başvurucu yönünden Anayasa'nın 148. maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan bireysel başvuru hakkına ilişkin tüm güvenceleri anlamsız ve işlevsiz hâle getirmiştir.”
“ … Bu nitelikteki bir hak arama yolunda verilen kararların yerine getirilmemesi, bireylerin ve toplumun hukuk devletine olan inancını zedeler ve temel anayasal düzene zarar verir.”
“… Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolu etkili bir yargısal mekanizma olarak benimsenmiştir. Etkili bir mekanizma olmasının sebebi yalnızca teknik meselelerin üstesinden gelme kapasitesi ile ilgili değil, Anayasa Mahkemesinin kamu gücünü kullanan organların anayasal hak ve özgürlüklerden herhangi birini ihlal etmesi durumunda ihlali ve sonuçlarını giderebilme kapasitesi olması nedeniyledir.”
saptamaları karşısında, yasanın verdiği yetkiyi kullanarak müdahale edebilir, etmelidir de. Aksi halde, kendisinin tespit ettiği anayasal düzen ihlali karşısında yasal yetki ve görevini layıkıyla yerine getirmemiş olur.
Tayfun Kahraman örneği
Yüksek mahkemenin, Tayfun Kahraman ile ilgili verdiği adil yargılanma hakkı ihlali ve yeniden yargılama yapılması gerektiği kararına, yerel ceza mahkemesi uymamıştı. Bunun üzerine, Kahraman’ın avukatları yeni bir başvuru yaptılar. Yüksek mahkemeden, bu defa ihlal tespiti ile beraber öncelikle sağlık nedeniyle –tahliye edilmesine dair- tedbir kararı verilmesini istediler. Bu talep hakkında 3 Aralık 2025 tarihinde karar verildi. Kararda, tedbir kararı verebilmesi için gerekli olan şartlar şöyle anlatılmış:
“(…) tedbir kararının verilebilmesi, temel haklara yönelik ciddi bir tehlike bulunmasına bağlıdır.(…) Tedbir kararı verilmemesi durumunda temel haklarına yönelik ihlal nedeniyle başvurucunun telafisi mümkün olmayan önemli zararlara uğrama konusunda gerçek ve yakın bir riskle karşı karşıya kalabileceği istisnai durumlar, ciddi bir tehlike olarak değerlendirilebilir.”
Bu belirleme doğrultusunda, sağlık durumu nedeniyle tahliye edilmesine dair tedbir talebi reddedilmiş, sağlık durumunun yakından takip edilmesi, gerektiğinde hastaneye yatırılması da dahil teşhis, tetkik ve tedavi için gerekli tüm tedbirlerin alınmasına karar verilmiştir.
Oysa yalnızca sağlık bakımından değil konunun bütünü bakımından bir değerlendirme yapılsaydı, adil yargılama hakkı ihlali olduğu, bunun giderilmesi için yeniden yargılama yapılması gerektiğinin önceki kararında belirtildiği halde buna uyulmadığı, yüksek mahkemenin verdiği kararın pratikte bir etkisi ve işlevinin olmadığı, ihlalin telafisi imkansız bir duruma yol açtığı ve bu durumun artık risk olmayı da aşıp fiilen gerçekleşmiş bir zarara neden olduğu göz önüne alınarak tedbir yoluyla tahliye kararı verilebilirdi, verilmeliydi.
Bilinmelidir ki, yüksek mahkeme kendi kararlarının etkili ve işlevli olması, hayatta bir karşılığının olabilmesi, anlam ifade etmesi için tedbir kararı uygulamasını, özellikle bağlayıcı kararlarına uyulmaması nedeniyle ikinci kez yapılan başvurularda artık gündeme almak zorundadır. Aksi halde, ‘biz ihlal kararı veriyoruz ama siz uymasanız da olur’ zihniyet ve pratiğine sessiz kalmak, müdahale etmemek suretiyle onay vermiş olacaktır.
Can Atalay örneği
Anayasa Mahkemesi, TİP Hatay milletvekili Şerafettin Can Atalay’ın Gezi davasında yargılanması ve mahkûmiyet hükmü nedeniyle kendisine yapılan bireysel başvuru sonucu iki defa ihlal kararı verdi. İkisinde de, Can Atalay’ın hakkındaki yargılamanın ve cezanın infazının durdurularak derhal cezaevinden salıverilmesi gerektiğini söyledi. Her iki karara gerek ağır ceza mahkemesi, gerek Yargıtay özel ceza dairesi uymadı. Türkiye Cumhuriyetinde yapılan genel seçimler sonucu halkın seçtiği bir milletvekili, Anayasa Mahkemesi'nin kararına karşın hala cezaevinde.
Üstelik yüksek mahkeme bu kararlarında, “… Anayasa Mahkemesi kararlarının ilgili mahkemelerce veya diğer kamu makamlarınca yerine getirilmemesi veya icrasının geciktirilmesi bireyin yaşamı ve devletin işleyişi üzerinde gözardı edilemez derin etkiler bırakır.” demişken, bu derin izlerin giderek kangrene dönüşmesini hala neden izliyor?
Peki, sormak gerekmez mi:
Anayasa'ya göre, bağlayıcı ve uyulması zorunlu kesin kararınıza karşın halkın seçtiği bir milletvekilinin ısrarla cezaevinde tutulması temel haklara yönelik ciddi bir tehlike ve Anayasal düzen bakımından çok ağır bir zarar oluşturmuyor mu? Ortada, telafisi mümkün olmayan “gerçek ve yakın bir risk” değil, “açık ve mevcut” bir zarar yok mudur? Bu durum, başvurucunun temel haklarının ihlalinden kaynaklı olsa da yalnızca kendisine değil Anayasal düzene ve herkesin temel haklarına ağır zarar verici nitelikte bir sonuç doğurmuyor mu? Ortada ciddi bir tehlike mevcut değil mi?
Anayasa Mahkemesi, yasadaki yetkisini kullanarak bir milletvekilinin cezaevinden tahliyesi için doğrudan tedbir kararı vermek konusunda daha neyi bekliyor?


