Kelly sergisi | Fotograflar: Seza Paker
Biz bir ortamda yaşadığımızı düşünmekteyiz. Çevremizi sarmalayan bir ortam bir şehir, bir mahalle, bir orman veya bir nehir ve deniz kenarı olabilir. Onlara bakarak onların bizim dışımızda var olduklarını düşünüyorsak belki de yanılmaktayız. Bizim dışımızda sandıklarımız bizi katetmekte. Havanın içinde yaşıyoruz ve suyu içiyoruz ve de böylece içimize alıyoruz tıpkı havayı içimize alıp soluduğumuz gibi. Biz kendimizi bir bütün zannediyoruz; ama aslında birçok karışımdan heterojen bir şekilde var olmaktayız. İçimizde çeşitli karışımlarla yaşamaktayız. Bunlar bozulduğunda ise dengemizi kaybetmek rizikosunu taşıyoruz. Doğa o anlamda, bizim içimizde ve bizimle beraber olmak zorunda. İnsan, bitki, hayvan ve diğer canlı ve cansız organizmalar hep beraber bütünleşmek zorundayız.
Bugün antropolojinin çok iyi fark ettiğini bazen felsefe çok önceleri ortaya koymuştu. Mesela, Descola’nın doğa ve kültür farkının eleştirisi (2005) ancak 21.yüzyılda popülerleşmeye başlamasına rağmen 1966’da konferanslarıyla başlayarak 1968-69 yıllarında Jacques Derrida’nın Gramatoloji kitabının Rousseau ile ilgili kısmına baktığımızda Derrida’nın Rousseau’dan yola çıkarak doğa ve kültür ilişkisinin birbirlerinden ayrılamadığını yazdığını hatırlatabiliriz. Yine 1972 yılında yayımlanan Deleuze ve Guattari Anti-Oedipe kitabında doğa ve kültürün iç içe yaşamakta olduğunu vurguladıklarını görmekteyiz. Ancak bu dönemlerde ekoloji-politik daha sorun olarak canlandırılmadığından dolayı başka noktalara bakılarak bu ilişkilerin belki de atlandığını söyleyebiliriz.

Sanatçılar, bu değişimi ve doğanın kirlenmeye başlamasını şehirlerden uzaklaşarak kaygılarını dile getirdiler. Nefes almanın eskisi gibi temiz bir havadan geçmediğini ressamlar Paris dışına çıkarak fark ettiler. Monet’nin, Giverny’e yerleşmesi ve doğanın içinde suyun akislerinin ve doğanın yeşilliğinin içinde çalışmaya başlamasıyla, bir şaheser olarak “Nilüferler” (Nymphéas) onu yaratmaya itmişti. Bunu sanat tarihi hatırlatmakta. Birçok sanatçıyı etkilemiş olan bu eserler Amerikalıları da etkilemişti. Amerikalı soyut sanat ustalarından biri olarak kabul edilen Ellsworth Kelly (1923-2015) de bunlardan birisiydi. Bir yandan Avrupa resmi hayranlığı devam etmekteydi diğer yandan ise başka bir yaratıya doğru giden sanatçılar daha soyutlaşan bir resmi ortaya koymaya başlamışlardı. Kelly böylece, tek bir renkle monokrom bir eser ortaya koymak isterken aslında yeşil ve mavi renklerin yan yana kullanıldığı bir eser ortaya çıkarır. “Yeşil Tablo” adlı eser 1960’ları bekleyecek ve hayatı boyunca süren bir eser olarak anılacaktır.
Fransa itfaiyecilerin büyük kahramanlıkları sayesinde söndürülen orman yangınlarıyla ve Eyyam-ı Bahur sıcakları içinde, topraktan çıkan buharla yanmaktayken, Saint Paul de Vence’da bulunan Maeght Vakfı bu yaz Amerikalı sanatçıya ayırmıştı geçici sergi bölümünü. Ve, böylece izleyicilere bir görsel şölen sunmaya devam etmekte. Eserlerin sergilendiği ressamların adlarını taşıyan salonlar (Braque, Miro, Chagall, Michel Guy, Kandinsky, Giacometti, Mairie salonları eserleri taşımakta) dünyanın birçok yerinden gelen izleyicilerle dolup taşıyor. Zaten büyülü bir yer olan ve Miro ve Giacometti eserleriyle dolu olan bahçesi usta bir ahçının sunduğu yemeklerle ve yaz aylarındaki konserleriyle büyülü akşamlar yaşatmakta.

Geçici sergi “Su Kenarı” temasına ayrılmış. Kelly’nin denizler ve olan merakının ürünleri olan desenler ve yağlı boya eserler bu konu etrafında şekillenmekte. Bir bakıma Amerikan soyut resminin önce Cézanne, ve sonra da Picasso ve Braque ile ilişkisinin ne kadar kuvvetli olduğunu bize düşündürmekte. Cézanne’ın geometrik bakışının izinden giden ve doğayı geometrik yapılar olarak izleyen sanatçının nasıl geometrik Kübizmi takip ettiğini görebiliriz. Ve, Kelly’nın geometrik desenleri doğayı aynı şekilde resmetmekte.
Daha 1950 yılına gelmeden, Kelly’nin Su Kilitleri (écluses) üzerine olan merakı ve izleyen bakışı su akışını coğrafi ve sanayi icadı olarak takip ediyor. “Akışkan ve değişken bir fenomeni stabil bir forma nasıl dönüştürmek mümkündür?” sorusu, sanırım sanatçıyı uzun süre oyalamış duruyor. New York’tan Paris’e gelip, oradan da Fransa’nın Güneyine Côte d’Azur sahillerine gelen Kelly bilhassa Antibes Limanı’nı izleyerek resmine yansıtmaya çalışmıştır. Deniz orada bir üçgene benzemektedir. “Orta Çağ Manzarası” adlı eseri bunun üzerine gerçekleştirir. Geometrik bir soyutlamadır bu eser.

Limanları, su akışlarını, vapurları ve motorları ve motorlu kayıkları izleyen sanatçı 1950’de yine Fransa, Sanary-sur-Mer ve Saint Paul-de-Vence’dadır. Otonom kompozisyonlarla ilk eserlerinde desenlerle, gerçek doğanın ve nesnelerin formlara ve renkler arasındaki ilişkilerine dokunmaktadır. İlk desenleri ise fotoğraf ve renk kolajlarının ürünleridir. Bu kolajlar pentürlerin başlangıcıdır. Akdeniz adlı eseri buradan çıkmıştır. Bunlar akılda kalan hatıraların soyutlanmasından kaynaklanmaktadır. Küçük kolajlardan büyük formalara geçişte Kelly kendisine bir yöntem bulmuştur: Dünyaya renk ve form bütünlüğü olarak bakmak ve onlardan bir pentür oluşturmak. Pentürlerinde özellikle basitliğe yer vermektedir.
Aynı çalışma yöntemini Fransa’dan Amerika’ya döndüğünde de, New York-Hudson River ve okyanus etrafında kurmuştur, ve sonra da Batı Hint Adaları’ndaki Saint-Martin adasında da Kelly her zaman su ile yaratı arasındaki ilişkiye değinmektedir.
Kelly hem duvara hem de yere (Leo Castelli Galerisi’nde) yerleştirdiği su formlarını, duyumsal geometrik renkler olarak hayatı boyunca sürdürmüştür. “Renkten fiziki bir deney yaratmak” diyebiliriz bu yönteme. Yirminci yüzyılın ikinci yarısının büyük isimlerinden renk ve form ustası bir sanatçı Ellsworth Kelly bugün hâlâ Fransa’yı şenlendirebiliyor. Ve doğayı nasıl katletmeye devam ettiğimizi bize bir kere daha hatırlatıyor.


