Marmara Adası’nın en çok ziyaret edilen yeri şüphesiz Avni-Jale Özken Müzesi. Eski bir Rum okulu olan bu genç müze, asırlık binasına yakışan çok eski hikayeler anlatıyor.
İki katlı taş yapının giriş katında, denize adanmış hayatlarıyla iki adalı denizci karşılıyor gelenleri. Geçen yüzyıl başında gerçekleşen mübadele, bu iki karakter üzerinden panolarda resmedilmiş. Gemilerle adayı terk edenleri temsilen Gemici Anastasios ve Karadeniz’den gelip adaya yerleşenleri temsilen Atom Kaptan. Her iki karakterin aile arşivlerinden edinilmiş fotoğraf ve bilgiler eşliğinde o dönem anlatılıyor. Zira mübadele adanın kimliğinin çok önemli bir parçası, bugün adayı anlamak için geçmişi tanımak da önemli.
Gemici Anastasios’un torunu Ioannis Papachristou ile büyük büyük dedesini, ailesinin tarihini konuştuk. Elbette adayı ve kültürünün yansımalarını da.
-Mübadele öncesine, ailenizin Marmara Adası’ndaki hayatına dönerek başlayalım. Aileniz kimlerden oluşuyordu, nasıl bir hayat sürüyorlardı? Mübadele süreci sizin aileniz açısından nasıl yaşandı?
Ailem Marmara Adası’nın Asmalı köyünden geliyor. Rumlar bu köye Afthoni derdi. Asmalı’da, adanın diğer köylerinde olduğu gibi, hayat büyük ölçüde denizin etrafında şekilleniyordu: Balıkçılık, balıkların tuzlanması, ticaret ve denizcilik. Bunların yanı sıra bağcılık, şarap ve rakı üretimi, zeytinyağı üretimi ve daha sınırlı ölçüde hayvancılık da yapılırdı. Benim ailem denizciliğin yanı sıra hem bağcılık hem de zeytincilikle uğraşıyordu. Büyük büyükbabam ticari yelkenli gemilerde denizciydi. Büyük büyükannemin bağları ve zeytinlikleri vardı. Onun ailesi şarap ve zeytinyağı ticareti yapıyordu. Ayrıca Asmalı’daki pek çok aile gibi İstanbul’un Balat semtinde de bir evleri vardı; çünkü orayla ticari ilişkileri bulunuyordu. Hatta evlilikleri de Balat’ta gerçekleşmişti.
Marmara Adaları’ndaki Rum nüfus, 1922 yılının Ekim ayında adalardan ayrıldı. Bu göç, Yunan ordusunun Türk-Yunan Savaşı’ndaki yenilgisinden ve Batı Anadolu’daki Rumların bölgeden ayrılmasından yaklaşık bir buçuk ay sonra gerçekleşti. Burada bir noktayı özellikle açıklığa kavuşturmak gerekir. 30 Ocak 1923’te Lozan Barış Antlaşması ile resmiyet kazanan Mübadele, Antlaşma’nın 6. bölüm, 3. maddesinde açıkça belirtildiği üzere, 1912’den itibaren, yani Balkan Savaşları’ndan başlayarak mülteci durumuna düşenleri de mübadeleye tabi nüfus kapsamında değerlendiriyordu. 10 Ekim 1922’den, yani imzalanan Mudanya Mütarekesi’nden bir gün önce, İstanbul’dan kalkan gemiler Marmara Adaları’na ulaşmaya başladı. Amaç, adalıları Yunanistan’a götürmekti. 18 Ekim 1922’ye gelindiğinde Marmara Adaları’nın tamamında artık Hristiyan nüfus kalmamıştı. Asmalı’daki Rumlar da gemiyle Selanik’e gittiler. Ailem, dedemin henüz yeni doğmuş kız kardeşiyle birlikte, 22 Ekim 1922’de önce Selanik’e, oradan da başka bir gemiyle Pire’ye geçtiler ve oraya yerleştiler.
Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılırken ne yaşadılar? Sosyal ve ekonomik hayatlarını, insanlarını ve memleketlerini, yani o zamana kadar bildikleri dünyayı kaybettiler. Yunanistan’a vardıklarında ne yaşadılar? Evsiz kaldılar; diğer göçmenlerle birlikte çadırlarda ya da çeşitli binalarda üst üste, son derece zor koşullarda yaşadılar. Yanlarında ancak iki bohçaya sığdırabildikleri kıyafetleri vardı. Yiyecek bulmanın zorluklarını, hayatta kalabilmek için iş bulma kaygısını, hastalıkları ve yabancı düşmanlığını yaşadılar. Ailem 1960’lı yıllara kadar kendi yaptıkları iki odalı bir barakada yaşadı.
Bugünün ifadeleriyle söyleyecek olursak, Mübadele neredeyse otuz yıl süren devasa bir insani krizdi. Savaşlarla mülteci durumuna düşen Hristiyanlar da Müslümanlar da bu zorlukları yaşadı. Elbette iki ülkede yeni yerlere yerleşme koşulları birbirinden farklıydı.
Ioannis Papachristou'nun büyü büyük annesi ve dedesi Kleopatra ve Anastasios (Istanbul), 1908
-Aileniz Marmara Adası’ndan Yunanistan’a giderken neleri beraberinde götürdü? Somut şeylerin dışında bir de dil, yemekler, deniz kültürü, alışkanlıklar ve hatıralar var. Bunları sorsam size…
Her yerin kendine özgü bir kültürü vardır. Göç eden Asmalılılar, yüzyıllar boyunca oluşmuş bir ada kültürünü yanlarında taşıdılar: Kendilerine özgü dilsel yapılarını, geleneklerini ve şarkılarını, kıyafetlerini de beraberlerinde götürdüler. Her ne kadar benim ailem, büyük büyükbabamın dokuz yıl boyunca Amerika’da yaşamış olması ve İstanbul’la kurdukları ilişkiler nedeniyle, 20. yüzyılın başlarından itibaren à la franca, yani Avrupa tarzında giyiniyor olsa da… Erkekler pantolon ve ceket, kadınlar uzun elbiseler giyiyordu. Böylece adaya özgü şalvarları, işlemeli yelekleri, kuşakları ve yakasız gömlekleri bir kenara bırakmışlardı.
Yemek tariflerini de beraberlerinde getirdiler: kızartılmış peynirli patlıcanı, tuzlu kolyoz ve sardalyayı, onlarca farklı balık tarifini. Örneğin hamsi frikaseyi ve balık soslarını… Bunların arasında, kökeni Antik dönem Akdeniz’i olan garoz gibi çok eski tarifler de vardı. Tatlılarını, çeşitli kurabiyelerini, baklavalarını ve şerbetlerini, etli, otlu ve başka içlerle hazırladıkları börek tariflerini de getirdiler
Asmalı’ya ilişkin hatıraları özellikle akrabalarıyla ve diğer adalılarla bir araya geldikleri zamanlarda, dini bayramlarda ve aile sofralarında yeniden canlanıyordu. Yunanistan’da, Amerika’da ve başka yerlerde hayatta kalabilmek için karşılaştıkları sayısız zorluğa rağmen, Asmalı’daki hayatlarına ilişkin olayları ve anıları anlatmayı hiç bırakmadılar.
-Müzede yer alan o panoyu hazırlama fikri nasıl doğdu? Hikâyeyi anlatırken daha çok bir tarihçi olarak mı hareket ettiniz, yoksa ailenizin bir ferdi olarak mı?
Müze yetkilileri, Marmara Adaları’nın tarihini Antik Çağ’dan 21. yüzyıla kadar uzanan geniş bir zaman dilimi içerisinde ele almışlar. Bu tarihsel süreçte kuşkusuz en önemli dönüm noktalarından biri, adaların toplumsal, ekonomik ve kültürel yapısı üzerinde derin izler bırakan göçler ve nüfus mübadelesidir.
Müze küratörünün önerisi, adaya yönelen ve adadan gerçekleşen göçleri tarihsel süreç içerisinde sembolik olarak bir modül üzerinde görünür kılmaktı. Bu modülün önemli bir bölümünü oluşturan nüfus mübadelesinin ise yalnızca tarihleri ve olayları sıralayan geleneksel bir anlatıyla aktarılması yerine, daha canlı ve insan merkezli bir yaklaşımla ele alınması amaçlandı. Bu doğrultuda, mübadele öncesinde ve sonrasında adada yaşamış, dönemin toplumsal elitlerine mensup olmayan iki sıradan insanın hayat hikâyesine odaklanıldı: biri Türk, diğeri Rum.
Gemici Anastasios ve Atom Kaptan’a ilişkin bu iki anlatı, onların torunlarının torunları tarafından, yaşadıkları deneyimlere ve tarihsel gerçekliğe bağlı kalınarak kaleme alındı. Modülün Atom Kaptan bölümü mübadele sonrasında adaya gerçekleşen ülke içi göçleri temsil etmektedir. Bu bölümde, Marmara Adaları’nın edebiyatı ve kültürel mirası üzerine akademik çalışmalar yürüten ada kökenli Mehmet Akif Yıldırım kendi aile hikâyesini aktardı. Her iki anlatı da tarihçi kimliğiyle değil, aile hikâyelerinin anlatıcısı olarak kaleme alınmıştır.
Zaten bu anlatının temel amacı, göçlerin yarattığı nüfus hareketlerini ve toplumsal dönüşümleri soyut tarihsel veriler üzerinden aktarmak yerine, bu süreçlerden etkilenen sıradan insanların hayat yolculukları üzerinden görünür kılmaktır.
Ioannis Papachristou Asmali, Marmara Adası'nda
-Bir tarihçi olarak belgelerle ve verilerle olaylara bakmaya alışkınsınız. Peki konu kendi aile arşivinize geldiğinde bu değişiyor mu?
Bir tarihçi yalnızca yürütülen bilimsel araştırmaları dikkate almakla yetinmemeli. Özellikle benim ilgilendiğim bir alan olan yerel tarihçilik, tarihçiden olayları yaşamış insanları dinlemesini, onların bakış açılarını eleştirel bir biçimde değerlendirmesini ve araştırdığı mekânları bizzat ziyaret etmesini gerektiriyor. Yani tarihçi, derin bir tarih bilgisiyle empatiyi bir araya getirmeli. Sadece tanıklıkları toplamak ve onları tarihin yüzeysel okumalarıyla filtrelemek yeterli değil.
Özellikle aile arşivleri, çoğu zaman tarihin parçalarını koruyor. Bu parçalar, olayların koşullarını daha derinlemesine anlamamıza ve insanların hayatlarının zaman içinde unutulmuş yönlerini yeniden görünür kılmamıza yardımcı oluyor. Benim aile arşivim de (büyük büyükbabamın nüfus belgesi ve Asmalı, İstanbul, Amerika ve Pire’den kalan diğer belgeler) başlangıçta atalarım hakkında daha fazla bilgi edinmemi sağlayan bir hazineydi. Onlara tarihsel belgeler olarak değil, akrabalarımdan kalan kişisel belgeler olarak yaklaştım. Fakat bu arşiv, 21 yıl önce beni Marmara Adaları’nın tarihiyle ilgilenmeye yönelten şey oldu.
Sık sık söylediğim bir şey var: Bizim de ailemizin gelecek kuşaklarına, biz hayattan ayrıldığımızda hakkımızda bir şeyler söyleyecek bir arşiv bırakmaya özen göstermemiz gerekiyor. Bugün bize sıradan ve değersiz görünen bir şeyin, yüz yıl sonra bambaşka bir değeri olabilir. Elbette en güzeli, yaşlı kuşaklar hayattayken aile hikâyelerini de kayda geçirmek ve bunları gelecek kuşaklara aktarmak olur.
-Başka mübadil ailelerin torunlarıyla, özellikle Marmara Adası’ndan Yunanistan’a giden ailelerin torunlarıyla iletişiminiz var mı? Varsa bu karşılaşmalar nasıl oluyor?
Marmaralı göçmenler Yunanistan’ın ve dünyanın farklı yerlerine dağılmış olsa da aradan geçen yüz küsür yıla rağmen bağlarımız hâlâ devam ediyor. Bugün de ada geleneklerimizi sürdürüyoruz. Bu gelenekler, dini bayramlar ve kültürel etkinlikler bizim bir araya gelmemize vesile oluyor. Hemen her adalı ailenin, az ya da çok Marmara’dan gelen diğer ailelerle hâlâ bağlantıları sürmektedir.
Ada kültürü ve adalılık, artık çoğumuz adalarda değil de Yunanistan’ın kıyı kesimlerinde ya da iç bölgelerinde yaşıyor olsak bile, kimliğimizin her zaman bir parçası.
Teknoloji de aileler arasındaki yeni bağlantıların kurulmasına veya eski bağlantıların yeniden bulunmasına çok yardımcı oldu. Çünkü dünyanın dört bir yanındaki pek çok Marmaralı, kökleri ve aileleri arasındaki soy bağları hakkında daha fazla şey öğrenmek istiyor.
-Bugün hem Türkiye’de hem Yunanistan’da mübadil torunları bu hikâyeleri korumaya çalışıyor. Sizce yeni kuşaklar bu hafızayı taşıyabilecek mi? Yoksa bir süre sonra bu hikâyeler yalnızca müze panolarında ve arşivlerde mi kalacak? Bir tarihçi olarak, bu hafızanın yaşaması için ne yapılması gerektiğini düşünüyorsunuz?
İnsanın dünya üzerindeki tarihsel yolculuğu, bize şunu gösteriyor: Bilimsel gelişmelere rağmen hâlâ büyük ölçüde gizemini koruyan hafıza, tarihsel oluşumun önemli bir bölümünü şekillendiren temel unsurlardan biri. Örneğin, Homeros’un hafızadan aktardığı anlatılar günümüze ulaşmamış olsaydı, Troya hakkında bugün ne bilebilirdik?
İnsan hafızası, bilimsel bilginin ve yazılı kültürün gelişmesinden çok önce, yüzyıllar boyunca anlatılar aracılığıyla kuşaktan kuşağa aktarıldı. Bu aktarım sırasında pek çok şey unutulmuş, değişmiş veya yeniden yorumlanmış olsa da insanlığı derinden etkileyen büyük tarihsel olaylar toplumsal bellekte varlığını sürdürmeye devam etti.
Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi de kuşaktan kuşağa aktarılan derin bir mültecilik ve yerinden edilme travması bıraktı. Üstelik nüfus mübadelesinin, Avrupa’da imparatorluklar çağının sona erişini belirleyen tarihsel kırılmalardan biri olduğu düşünüldüğünde, 20. yüzyılın en önemli tarihsel olaylarından biri olarak uzun süre hatırlanmaya ve tartışılmaya devam edeceği açıktır. Bu hafızanın canlılığını koruması için, belki de insan hafızasının kendi doğal işleyişine izin vermek yeterlidir. Yüzyıllardır olduğu gibi, hikâyeleri birbirimize anlatmaya ve onları kuşaktan kuşağa aktarmaya devam etmeliyiz. Belki de bundan fazlasına gerek yoktur.
-Bugün Marmara Adası’nın sokaklarında yürürken ya da adalılarla sohbet ederken, “Ben buraya aitim” diye hissettiğiniz oluyor mu?
İnsanlar mekânları yaratır. Marmara’yı ve Marmaralıları yakından tanımasaydım, ada hakkında aynı duyarlılıkla yazamazdım. Dahası, köklerimden bağımsız olarak, zaman zaman bana “Ben bu adaya aitim” duygusunu hissettiren paha biçilmez dostluklar kuramazdım.
YARIN - Rum okulundan Marmara Adalar Müzesi’ne


