Marmara Adası söz konusu olunca o meşhur “İstanbul’dan kaçış” hikâyelerini atlamak olmaz. Yıllarını plazalarda, iş dünyasına vermiş İnci Balkan emekli olunca eşi ile soluğu burada almış. İlk başlarda biraz el yordamıyla olsa da ada onlara hemen yol göstermiş. Balkan’ın çocukluk bağları burada yeniden kök salmış, seramik atölyesi, zeytin ağaçları, koyunlar ve traktör kasalarında gezintili yepyeni bir hayata dönüşmüş.
Nüfusu az, gözlerden uzak bir adada "Kışın vakit nasıl geçer ki?" diye soranlara İnci Balkan’ın yanıtı: “Zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum, çok eğleniyoruz!” Marmara Adası Edebiyat Festivali’nin de destekçilerinden olan Balkan’ın atölyesinde seramik çalışmaları ve yazın taş duvarların serinliği kışınsa soba çıtırtıları eşliğinde dost sohbetleri var.
-İnci Hanım bu güzel adada neler yapıyorsunuz?
Seramik yapıyorum, çamurla oynuyorum, zeytin topluyorum ve dağlarda geziyorum.
-Nasıl adalı oldunuz, o hikâyeyi anlatır mısınız?
İstanbul ile ilişkimizin bitme zamanı gelmişti ama hayalimizde hiç böyle bir şey yoktu. Küçük bir yere gidelim gibi düşüncemiz olmamıştı. Eşimin bir kooperatif hissesi vardı tek atımlık barutumuz oydu. Onun satışıyla karar vermek zorunda kaldık. Ya İstanbul’da bir rezidans dairemiz olacaktı ya da bununla başka bir şey yapacaktık. 10 dakikalık düşünme sonucu “toprak olsun” dedik. Marmara Adası, benim çocukluğumdan beri yaklaşık 50 senedir gelip gittiğim bir yerdi. Burada bir yer var mı yok mu telaşına düştük. İki tane oğlumuz var. Dünyanın gidişinin ne olduğu belli değil. Ayaklarını toprağa basabilecekleri, isterlerse patates ekip hayatlarını sürdürebilecekleri bir yerleri olsun istedik. Zeytinlik alma macerasıyla buraya geldik.
-İstanbul’daki mesleğiniz neydi?
Bir firmada muhasebecilik yapıyordum. İşten vakit bulabildiğim zamanlarda seramik yapıyordum. Gelirken fırını da getirdim. 2011'de burada yaşamaya başladık. Ada iyidir dedik.
-Bu atölyenin hikâyesi nedir?
Taşındığımızda bu dükkanın önünden de her geçtiğimde “benim olabilir mi” derdim. Virane haldeydi. Bir gün eşim aradı “Dediğin dükkan satılacakmış” dedi ve 2014 yılında kısmet oldu burası. Sonra da seramik maceramız başladı. Burada eğleniyoruz.
-Hayatınız nasıl geçiyor?
Adada hayat eğlenceli geçiyor. Birkaç ay sonra zeytin başlar, zeytin toplarız.
-Kaç zeytin ağacınız var?
1500 tane.

-Zeytinleri kendinizin topladığınızı söylediniz, zor olmuyor mu?
Zeytin verdiği zaman biraz yoruyor ama biz ikimiz hallediyoruz. Her seferinde hemen “Ben plazalarda stilettolarla gezen kadındım ne yaptınız bana” diyerek başlayıp sonra devam ediyorum. Zaten sadece zeytinle uğraşmıyoruz. Eşimin koyunları ve tavukları var.
-Marmara Adası’nda yaşamı tavsiye ediyor musunuz? Kışın çok sakin olduğu için yaşaması zor diyorlar…
Bu bakış açınıza bağlı. Neden keyif alıyorsanız ona göre değişir. Benim kışın hiçbir şeye vaktim yetişmiyor. Burada mutlaka bir kurs buluyoruz. Mesela dikiş dikmeyi burada öğrendim. Sabah koşarak dikiş dikmeye gidiyorum öğlen de gelip atölyemi açıyorum, sobamı yakıyorum. Hava biraz güzelse yürüyüş yapıyoruz. Traktör kasalarında dağlara çıkıyoruz, geziyoruz. Çok keyif alıyoruz bunlardan.
-Ekonomik olarak bu dükkanın size katkısı nasıl?
Burayla ev geçinir mi diye soruyorsanız, geçinmez. Atölyeme kira veriyor olsaydım bu kadar sürdüremezdim ama burası ruhumuza hitap ediyor.
-Son olarak Bodrum, Çeşme değil de neden Marmara Adası diye sorsam ne dersiniz?
Burayı biliyorum. Çocukken Bodrum’a gitmedim. Bodrum, Marmaris, Fethiye gibi yerler karmaşanın olduğu yerler. Avşa Adası’nda bile yaşamayı düşünmedim.
YARIN- Gemici Anastasios’un torunu tarihçi Ioannis Papachristou ile zorunlu göçü ve aile hikâyesini konuştuk
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


