Birkaç yıl önce Floransa’da yaşayan bir arkadaşımı ziyarete gittim. Ailecek çok güzel bir mahallede, üç katlı, öyküsü kendisinden de büyük bir evde yaşıyorlardı. Floransa’nın hengâmesinden uzak, nehre yakın, oradaki gerçek hayatı deneyimleme şansına erişebileceğiniz tipik bir Toskana eviydi. Şimdi arkadaşım ailesiyle başka bir şehirde, başka bir evde yaşıyor, o Toskana evi de muhtemelen başka insanların hayatıyla dolu. Ama ben hâlâ zaman zaman o evi düşünüyorum.
Arkadaşım taşınmadan çok kısa süre önce evde yaşayan adam ölmüş, yanlış hatırlamıyorsam mimarmış. Ondan birkaç yıl önce de pandemi sırasında, karısı hayatını kaybetmiş. Çocukları, -ki artık yetişkinler- evi o kadar aceleyle kiraya vermişlerdi ki, çiftin hayatını evden toplamaya zaman bulamamış gibiydiler. Eşyaların önemli bir kısmı olduğu yerde duruyordu. Biz yemeklerimizi onların kullandığı çatal ve kaşıklarla yiyor, onların üzerinde yürüdüğü halılarda dolaşıyor, onların seçtiği tabakları dolaplardan çıkarıyorduk. Sandalyelerden yemek masasının üzerindeki dergilere ve mumluklara kadar her parça özenle seçilmişti. Kendimi bir başkasının hayatının içine yerleşmiş ama o hayatı yerinden oynatmamaya çalışıyor gibi hissetmiştim.
Arkadaşlarım, evin çatı katındaki yüzlerce diadan söz ettiler. Evin yıllar içindeki hâlleri, odaların ve eşyaların değişimi, çocukların büyüyüp yetişkin oluşu, kutlanan özel günler; hepsi bu dialarda kayıtlıydı. Dolayısıyla evlerini, yalnızca içinde yaşadıkları biçimiyle değil, daha önce geçirdiği bütün zamanlarla birlikte görmüşlerdi. Şimdi onların kullandığı oturma odasının, önce başka çocukların oyun alanı, sonra gençlerin toplandığı yer, yıllar sonra da yaşlanan bir çiftin okuma salonu oluşuna tanıklık etmişlerdi.
Ben diaları hiç görmedim. Buna rağmen anlatılan görüntüler zihnime yerleşti. Hatta ev birkaç kez rüyama girdi. Uzun süre o ev hakkında bir şey yazacağımı düşündüm. Bir daha Floransa’ya gider, evde biraz daha kalır, eşyaların arasında dolaşır, belki çevredekilerle konuşurdum. Fakat olmadı, bir daha kısmet olmadı. Arkadaşlarımın tayini çıktı ve onlar da taşındılar. Bana yıllar gibi gelen birkaç yıl geçip gitti.

Geçenlerde DeliDolu etiketiyle yayımlanan iki kitap geldi: Anne Enright’ın Türkçe’ye Mert Doğruer tarafından çevrilen Çitkuşu ile Damon Galgut’un Hasan Can Utku tarafından çevrilen Vaat romanı. Kitapların yanlarında çok zarif bir not vardı, bana gelişigüzel gönderilmiş tanıtım kitapları gibi değildi. Notta, yazdıklarımı okuduklarını, ilgilendiğim meseleleri bildiklerini ve bu iki kitabın bende nasıl karşılıklar bulabileceğini tahmin ettiklerini gösteren küçük işaretler vardı. Birinin sizi gerçekten okuyarak size kitap seçmesi, kitabın kendisinden önce başlayan ayrı bir okuma deneyimiymiş. Epey hoşuma gitti.
Önce Çitkuşu’nu yanıma aldım. Kitap yaklaşık bir buçuk ay boyunca benimle birlikte bir evden diğerine gitti. Araya tatiller girdi; birkaç günlüğüne kaldığım bazı evleri kendime aitmiş gibi kullandım. Kitabın çantamda köşeleri kıvrıldı, kapağı eskidi. Okumaya başladım. Otobüste, trende, bazen elimden bırakamadığım için ışıklarda karşıdan karşıya geçerken, eczaneye girerken okudum. Kitap da benim gibi bir yerden diğerine taşınıyor, hiçbir yere tam olarak yerleşemiyordu.

Bir buçuk ayın sonunda kendi evime döndüğümde bu kez Vaat’i masanın üzerinde buldum.
Vaat, 2021 Booker Ödülü’nü aldı. Anne Enright da Booker ödüllü bir yazar; ancak ödülü Çitkuşu’yla değil, 2007’de Toplantı romanıyla kazandı. Çitkuşu, ünlü şair Phil McDaragh’ın geride bıraktığı iki kuşak kadını anlatıyor. Phil’in yokluğu, kızının ve torununun hayatında farklı biçimlerde yaşamaya devam ediyor; onlara kuşaktan kuşağa geçen bir yarayı miras bırakıyor. Kitabı okuyunca hikâyenin Manevi Değer’le aynı aileden olduğunu düşündüm. Bu filmde de iki kız kardeşe annelerinden bir ev kalıyor. Fakat yönetmen olan babaları hem bu evi hem de kızlarının hayatını yeni filminin malzemesine dönüştürmek istiyor. Böylece mirasın kime ait olduğu ve onu anlatma hakkının kimde bulunduğu da belirsizleşiyor. Ev kızların mı? Babanın anlatısının mı? Yoksa o evde yaşanmış ama hiç konuşulmamış hayatın mı? İki hikâyede de yetenekli ve karizmatik bir erkek sanatçı, geride sanatından daha büyük bir duygusal enkaz bırakıyor. Kadınlaraysa hem bu enkazı taşımak hem de erkeğin anlattığı hikâyenin dışına çıkmak düşüyor.

Vaat bu kişisel miras meselesini siyasal alana çekiyor. Bir evin tapusu birine ait olabilir, fakat o evin hayatını yıllarca başka biri sırtlanmış da olabilir. Miras çok daha somut ama emek elbette yine görünmez. Beyaz bir aile, siyah hizmetçileri Salome’ye, üzerinde yaşadığı evi vermeyi vaat ediyor. Fakat bu söz kuşaklar boyunca tutulmuyor ve ailenin mirası, aynı zamanda ödenmemiş bir borca dönüşüyor.
Aynı hafta Ayşegül Savaş’la bir söyleşi yapacaktım. Onun Türkçesi yakında çıkacak olan Antropologlar (dilimize hangi şekilde çevrildiğini henüz bilmesem de) romanını bir kez daha okumuş ve yabancı bir şehirde ev arayan, kendilerine ait gündelik alışkanlıklar ve bir tür seçilmiş aile kurmaya çalışan Asya ve Manu’nun hikâyesini düşünmeye başlamış ve notlar almaya başlamıştım.
Floransa’daki evi yeniden hatırladım.
Bir tarafta, ölmüş bir çiftin eşyaları ve hiç görmediğim aile fotoğrafları vardı. Bir tarafta, anne ile kızına ünlü bir şairden kalan yaralar, diğer tarafta, Güney Afrika’da siyah bir kadına verileceği söylenmiş ama kuşaklar boyunca teslim edilmemiş bir ev. Ayşegül Savaş’ın romanındaysa kendisine hazır bir hayat bırakılmamış iki insan, hangi masanın etrafında kimlerle oturacaklarına karar vererek bir yuva kurmaya çalışıyordu.
Dönüp dönüp aynı soruya geliyordum: Bir ev gerçekten kime aittir? Ve neresidir?
Bazılarımıza ailemizden bir ev kalıyor, bazılarımıza da o evin içinde oynanmış roller kalıyor. Bazılarımız yaraları miras alıyor, bazılarımız gelenekleri. Bazılarımız kendine ait bir hayatı, küçük alışkanlıklardan en baştan kuruyor.

Elbette ben Floransa’ya gittiğimde orası artık arkadaşlarımın eviydi. Başka bir çiftin çatal kaşıklarıyla yemek yemeleri, onların seçtiği halıların üzerinde yürümeleri, evi daha az kendilerinin yapmıyordu. O odalarda kendi gündelik hayatlarını kurmuş, kendi sofralarını hazırlamış, kendi misafirlerini ağırlamışlardı. Önceki hayat ortadan kalkmadan, onun üzerine bir yenisi eklenmişti. Çatı katındaki dialar, evi yaptıran ailenin çocuklarının büyümesini gösteriyordu ama arkadaşlarımın orada geçirdiği yıllar o görüntülerde yoktu. Yani evin hikâyesi son diayla sona ermemişti. Arkadaşlarımın oradaki yılları da şimdi evin başkalarının göremeyeceği katmanlarından biri. Muhtemelen bugün orada yaşayanlar da eve kendi eşyalarını, alışkanlıklarını ve hatıralarını ekliyorlar.
Bence ev, doğduğumuz yerden kendimize kurduğumuz hayata doğru çizdiğimiz bir rota. Yol boyunca adreslerimizle birlikte, ev dediğimiz şey de değişiyor.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


