İnsan ne zaman yetişkin olur?

İnsan ne zaman yetişkin olur?

On yaşındayken servis şoförümüz Tacettin Abi bana tartışmasız bir yetişkin gibi görünüyordu. Yıllar sonra aynı soruya filmlerle, kitaplarla ve kendi hayatımla dönüyorum: Bir insanı yetişkin yapan şey nedir?

İnsan ne zaman yetişkin olur?

Ben ortaokula giderken servis şoförümüz Tacettin abiydi. Üç yıl mı, beş yıl mı, tam hatırlamıyorum; bizi uzun süre okula o götürüp getirdi.  

Bir gün onu, yol üzerindeki bir pastanenin önünde durmaya ikna ettik. Paralarımızı birleştirdik; herkese yetebilecek ufak tefek bir şeyler alabilecek kadar paramız çıktı. Servisi pastanenin önüne park ettik, içeride aldıklarımızı yemeye başladık. Müzik açıktı. Tacettin abi her sabah dinlemek zorunda kaldığı Metallica’yı kapatıp kendi istediği bir şarkıyı koydu. Şarkıya eşlik ettiğini hatırlıyorum, keyfi çok yerindeydi.

Onu ilk kez o gün, servis şoförümüz Tacettin abi olmanın dışında görmüştüm. 10 yaşındaydım, yetişkinlerin eğlendiğini elbette biliyordum; annemle babamı, onların arkadaşlarını görüyordum. Ama Tacettin abinin eğlenmesi bana nedense şaşırtıcı gelmişti. 

Ama ben yetişkinliği ne sanıyordum ki? İnsan kaç yaşında yetişkin oluyordu? Tacettin abi neden benim gözümde bu kadar tartışmasız bir yetişkindi? Onun hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordum. Evli miydi, çocuğu var mıydı, nerede yaşıyordu hiçbir fikrim yoktu. Bir grup çocuğu İstanbul trafiğinde sağ salim okula götürmekten sorumluydu. Az konuşuyor, az gülüyordu. Benim çocukluk ölçülerime göre bunlar yetişkinlik için yeterliydi. 

Bu hafta izlediğim filmlerden mi, okuduğum kitaplardan mı bilmiyorum, Tacettin abi durmadan aklıma düştü. Acaba dedim kendime, ben artık Tacettin abi kadar yetişkin oldum mu?  

Yetişkin olmak nedir? İnsan ne zaman yetişkin olur? Bir işi olduğunda mı? Para kazandığında mı? Kendi evine çıktığında mı? Evlenince, çocuk sahibi olunca mı? Bunların her biri uzun süre yetişkinliğin işaretleri sayıldı.

Sinema bu belirsizliği uzun zamandır anlatıyor. Mike Nichols’ın 1967 tarihli The Graduate filminde Benjamin üniversiteden mezun olup ailesinin evine döner. İyi bir eğitim almıştır, önünde parlak bir gelecek olduğu ona sürekli hatırlatılır ve çevresindeki yetişkinler onun adına bu geleceğin biçimini çoktan belirlemiştir. Benjamin’e sunulan yol son derece açıktır. Benjamin kararsız değildir, o ailesinin kararlı olduğu hayatı istediğinden emin değildir.   

Filmin 1967’de çekilmiş olması da önemli. Benjamin savaş sonrası Amerikan orta sınıfının çocuklarından biridir, anne babasının kuşağı ekonomik güvenliği, evi, işi ve aileyi yetişkinliğin doğal sonuçları olarak görür. Benjamin’in kuşağıysa bu hayat modelinin otoritesini sorgulamaya başlamıştır.  

Yarım yüzyıldan fazla zaman sonra Joachim Trier’in Dünyanın En Kötü İnsanı filmindeki Julie’yi izlediğimizde sorunun hem değiştiğini hem de tuhaf biçimde aynı kaldığını görebiliriz. Julie otuz yaşına yaklaşırken tıp okuyor, sonra psikolojiye, ardından fotoğrafçılığa yöneliyor. İlişkileri de ağır aksak ilerliyor, bir ayrılıyor, bir yeniden âşık oluyor. Çevresindeki insanlar hayatlarını “düzene sokmuş” görünürken, o hala sürekli yön değiştiriyor. 

İki film arasındaki elli küsur yıl, bize yetişkinlik fikrindeki önemli bir dönüşümü de gösteriyor. Benjamin kendisine dayatılan hayattan kaçmaya uğraşırken, Julie hangi hayatı seçeceğini bilmiyor. Birinin sorunu toplumsal yapının katılığıysa diğerininki seçeneklerin çoğalması. Fakat ikisinin üzerinde de aynı beklenti var: Bir noktada karar vermeleri ve hayatlarını kurmaları gerekiyor. 

Briohny Doyle’ın 2017’de yayımlanan Adult Fantasy kitabı bu soruları doğrudan yetişkinlik kavramı üzerinden ele alıyor. Doyle, çocukken kendisine anlatılan yetişkin hayatıyla içinde yaşadığı yetişkinlik arasındaki uzun mesafeden yola çıkıyor. Ev, kariyer, evlilik, çocuk ve ekonomik güvence, yirminci yüzyıl boyunca özellikle Batılı orta sınıflara birbirini takip eden hayat aşamaları olarak sunuldu. Yetişkinlik bu sırayı başarıyla tamamlamak anlamına geldi. Doyle’ın kuşağı için bu sıra artık ekonomik olarak da kültürel olarak da eskisi kadar sağlam değil. Güvencesiz çalışma, yükselen konut fiyatları, borçluluk ve değişen ilişki biçimleri yetişkinliğin geleneksel göstergelerini birbirinden ayırıyor. Üstelik ekonomik olarak ulaşılabilir olduklarında bile artık herkes aynı hayatı istemiyor. Yani yetişkinliğin ölçütleri hâlâ geçerliymiş gibi ama o ölçütlerin dayandığı dünya büyük ölçüde değişmiş durumda. Başka bir deyişle, yetişkinlik ölçütlerimiz fena halde demode. 

Bu değişimin dilde bile izleri var. İngilizcede son yıllarda yaygınlaşan adulting sözcüğünü düşünelim. Adult/yetişkin bir isimken fiile dönüşüyor, faturaları ödemek, vergiyle uğraşmak, yemek yapmak, doktordan randevu almak gibi sıradan sorumlulukları yerine getirmek adulting oluyor. Demek yetişkinlik artık ulaşılan kalıcı bir statüden çok, zaman zaman başarıyla yerine getirilen bir performans.  

Yetişkinlerin ne yaptıklarını bildiklerini, kararlarının arkasındaki nedenlerden emin olduklarını, hayatlarının genel yönünü gördüklerini varsayıyoruz. Sonra aynı yaşlara geldiğimizde bu bilginin kendiliğinden ortaya çıkmadığını fark ediyoruz. Yaş deneyim getirse de, hiçbir konuda kesinlik getirmiyor. 

Üstelik yetişkinlik için kullandığımız ölçütlerin çoğu insanın iç dünyasından değil, dışarıdan görülebilen şeylerden oluşuyor. Birinin evlendiğini, işe girdiğini, çocuk sahibi olduğunu, ev aldığını görebiliyoruz. Ama örneğin ne hissettiğini, öz saygısını göremiyoruz. Bu nedenle toplumsal olarak yetişkinliği, görünür kilometre taşları üzerinden tanımaya devam ediyoruz. 

Yetişkinliği bir gün ulaşılan durak olarak düşünmek yerine, bu eski kronolojinin neden hâlâ üzerimizde bu kadar güçlü olduğunu sormak daha ilginç geliyor bana. Neden belli yaşlarda belli şeyleri yapmış olmamız gerektiğini düşünüyoruz? Neden otuz yaşındaki kararsızlık yirmi yaşındaki kararsızlıktan daha büyük bir başarısızlık gibi görünüyor? Neden bir insanın hayatını yeniden kurması gençken cesaret, orta yaşta kriz olarak adlandırılıyor? 

Ben, yetişkinliği, hangi yaşta başladığını bilmediğim bir sorumluluk tarihi olarak düşünmeyi öneriyorum. Hayatımda olan her şeyden sorumlu değilim elbette. Ama yaptıklarımdan, verdiğim kararlardan ve bunların başkalarının hayatında yarattığı sonuçlardan sorumluyum. 

İyi niyetli olmak her zaman iyi sonuçlar doğurmuyor. Birini incittiğimizde neden öyle davrandığımızı anlatmak, onu incitmiş olduğumuz gerçeğini değiştirmiyor. Geçmişimiz, korkularımız, bize yapılanlar davranışlarımızı açıklayabilir; ama her açıklama mazeret değildir. 

Çocukken bunun önemli bir bölümünü başkaları üstlenir. Birileri bizi korur, bize sınır koyar, hatalarımızı düzeltir, bazen arkamızı toplar. Büyüdükçe, başımıza gelenlerin başkalarına nasıl davrandığımızı sonsuza kadar açıklayamayacağını da öğreniyoruz. Ya da en azından öğrenmeliyiz. 

Bunun kararlılıkla ilgisi yok. Filmde Julie’nin ne istediğini bilmemesi onu çocuk yapmaz. Benjamin’in kendisi için hazırlanmış hayatı reddetmesi de yetişkinlikten kaçış değildir. İnsan fikrini değiştirebilir, yanlış kişiyi sevebilir, yanlış mesleği seçebilir, kararından dönebilir, hayatını birkaç kez baştan kurabilir. Yetişkinlik, bütün kararlarımızın doğru olması değildir ki, yanlış kararların da bize ait olduğunu kabul edebilmek, hayatınla ne yapacağını bilmek değil, yaptığın şey her neyse onun sana, senin sorumluluğuna ait olduğunu bilmektir.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

 

İlgili İçerikler