Doktora dönemindeydim, RTS’deydim. İstanbul Film Festivali’nde arkadaşım Louis’nin ısrarıyla bir filme gittik. Atlas Sineması’ydı diye hatırlıyorum. Salon doluydu. Film hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Film başladığında önce teleskopları ve gökyüzünü gördüm. Şili’nin Atacama Çölü’ndeydik. Dünyanın en kurak yerlerinden biri olan bu çölde astronomlar, teleskoplarla milyonlarca yıl önce yola çıkmış ışığı inceliyordu. Evrenin geçmişine bakıyorlardı. Bir süre “Ben ne seyrediyorum acaba?” diye düşündüğümü hatırlıyorum.

Sonra kamera gökyüzünden yeryüzüne, teleskoplardan kuru toprağa dönüyordu. Çölde yaşlı bir kadın, eğilmiş, parmaklarıyla toprağı tarıyordu. Taşların arasından küçücük kemik parçaları bulmaya çalışıyordu. Çünkü Pinochet diktatörlüğü sırasında öldürülen ve kaybedilen insanların bedenleri bu çöle bırakılmıştı. Yakınları, aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen, onların kalıntılarını aramaya devam ediyordu. Kamera bir süre kadının ellerinden ayrılmıyordu. Ardından film yeniden teleskopa ve gökyüzüne dönüyordu.
Biri milyonlarca yıl önce gerçekleşmiş olayların izini gökyüzünde, diğeri birkaç on yıl önce yaşanmış ve hâlâ tamamlanmamış bir geçmişin izini toprağın altında arıyordu. Astronomlar artık var olmayan yıldızlardan gelen ışığa, kadınlar artık hayatta olmayan insanların kemiklerine bakıyordu.
Film Patricio Guzmán’ın Işığa Özlem filmiydi.

Filmden çıktığımızda Louis’le bir süre konuşamadığımızı hatırlıyorum. Vapura doğru yürümüştük; sanırım yağmura da yakalanmıştık. Filmin etkisi büyüktü, dahası o etki, o gün bugün geçmedi. Yıllar içinde filmi derslerimde de göstermeye başladım.
Geçen hafta Patricio Guzmán’ı kaybettik. Onun ölüm haberini alınca ilk düşündüğüm yine bu film ve o yaşlı kadının toprağı tarayan elleriydi. Guzmán’ın sineması, geçmişin her zaman geride kalmadığını anlattı. Geçmiş bugünün içinde yaşamayı sürdürüyor.
Guzmán, bütün sinemasını neredeyse tek bir sorunun etrafında kurdu: Bir ülke, geçmişiyle yüzleşmeden yoluna devam edebilir mi? Bazen kamerasını çöle, okyanusa ve dağlara bakarak bir ülkenin hafızasını coğrafyanın içinde aradı. Filmleri Şili’nin siyasi tarihini anlatırken, geçmişin nasıl hatırlandığını, nasıl bastırıldığını ve sonraki kuşaklara hangi biçimlerde aktarıldığını da araştırdı.
Işığa Özlem’i izleyin lütfen, ve onu sevenlere öncelikle Guzmán’ın ilk filmlerinden İlk Yıl’ı önerebilirim. Film, Salvador Allende iktidarının ilk yılını anlatıyordu. Biz bugün filmi izlerken Allende hükümetinin bir askerî darbeyle devrileceğini ve Pinochet diktatörlüğünün başlayacağını biliyoruz. Fakat kameranın karşısındaki insanlar bunu bilmiyor. Geleceğin henüz açık olduğu, başka ihtimallerin hâlâ mümkün göründüğü bir anı izlemek bugün içimizi çok acıtıyor.
Tarihi kaçınılmaz biçimde tek bir sonuca ilerleyen düz bir çizgi değil. Geçmişte yaşamış insanların da önlerinde farklı yollar, ihtimaller ve seçimler vardı.

Ardından önerim, üç bölümlük Şili Savaşı filmi. Guzmán, 1973 darbesinden önceki siyasal çatışmaları, halkın örgütlenme çabalarını olaylar yaşanırken kaydediyor. Kamerası adeta doğrudan tarihsel olayın içinde bulunan bir tanık.Fakat Guzmán yıllar sonra yalnızca bu görüntüleri göstermenin yeterli olmadığını fark ediyor. 1997 tarihli Şili, İnatçı Hafıza filminde ülkesine geri dönüyor ve Şili Savaşı’nı bu olayları yaşamamış genç Şilililere izletiyor. Bir görüntü arşivde bulunduğu sürece gerçekten hatırlanmış sayılabilir mi? Yoksa ancak birileri ona yeniden baktığında, üzerine yeni sorular sorduğunda ve gördüklerini kendi hayatıyla ilişkilendirdiğinde mı hafızaya dönüşür?
Zeynep Devrim Gürsel’in Portraits of Unbelonging kitabını okuma fırsatı buldum. Onun da izini sürdüğü fotoğraflar Osmanlı arşivinde duruyor, fakat fotoğraflardaki insanların kim oldukları, nasıl yaşadıkları ve kendilerini nasıl gördükleri arşivde yok. Gürsel bu fotoğraflardaki insanların çocuklarına ve torunlarına ulaştığında görüntülerin anlamı değişiyor. Bir denetim fotoğrafı yeniden aile portresine, arşivdeki bir yüz yeniden bir insana dönüşüyor. Görüntünün anlamı, ona kimin baktığına ve onunla hangi soruları sorabildiğimize göre değişiyor.
Guzmán’dan önereceğim bir başka film Sedef Düğme. Film Pinochet döneminde öldürülüp bedenleri denize atılan insanları anlatıyor. Guzmán bu çok büyük tarihi, küçücük bir sedef düğmenin üzerinden kuruyor.
Lea Ypi’nin Haysiyetsizlik kitabını da bu yaz okudum. Ypi kitapta, 1918’de Selanik’te doğan büyükannesi Leman’ın Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasından Balkanlar’daki nüfus hareketlerine, faşist işgalden İkinci Dünya Savaşı’na ve Arnavutluk’taki komünist rejime uzanan parçalanmış hayatını yeniden kuruyordu. Anlatı, Ypi’nin sosyal medyada karşısına çıkan 1941 tarihli bir fotoğrafla başlıyor. Leman ve eşi Asllan, Cortina’daki balaylarında yan yana oturuyorlar. Fotoğrafın altına bazıları Leman’ı komünizmin mağduru, bazıları faşist işbirlikçi, bazılarıysa casus yazıyor. Artık kendini savunamayacak bir insanın hayatı, birbirine rakip siyasal anlatılar tarafından sahipleniliyor. Ypi de büyükannesinin kim olduğunu anlayabilmek ve ölümünden sonra onun haysiyetini koruyup koruyamayacağını sorgulamak için aile hatıralarına ve Arnavutluk gizli polisinin arşivine gidiyor. Fakat arşivde karşılaştığı Leman da devletin yarattığı bir karakter: Yunan vatandaşı, burjuva, şüpheli ve muhtemel yabancı ajan. Ypi kitapta bu süreçleri nesneler üzerinden anlatıyor, Guzman’ın sedef düğmesi gibi.

Örneğin terlikler, eski kuşakların geleneğe bağlılığını anlatmak için kullandığı bir metafor, İnsan, her sabah yatağının altında bulduğu eski terlikleri nasıl düşünmeden giyerse, gelenekleri de öyle devralır. Ya da gri palto, Leman’ın Asllan’ı aylar süren tutukluluğun ardından mahkeme koridorunda tanımasını sağlar. Başı sargılı, bedeni eğilmiş kocasının yüzünü seçemez, onu, balaylarında birlikte aldıkları paltonun kolundan tanır.
Geçmiş, tamamlanmış ve değişmeden bizi bekleyen bir hikâye değil. Ona hangi mesafeden baktığımız, hangi belgeyi seçtiğimiz, kimin sesini duyduğumuz, neyi tarihsel bir olay saydığımız ve hikâyeyi kimin anlattığı, gördüğümüz geçmişi değiştiriyor.
İnsan, kendisinin seçmediği ve doğrudan yaşamadığı bir geçmiş karşısında nasıl bir sorumluluk taşır? Geçmişi bilmek yeterli midir, yoksa onu nasıl hatırladığımız ve nasıl anlattığımız da bu sorumluluğun bir parçası mıdır?

Bu yazıyı Adana Altın Koza Film Festivali’ne doğru yola çıkarken yazıyorum. Fazla vaktim yok, cümlelerim koşuyor. Ama bütün bu telaşın içinde şunu düşünüyorum, iyi ki Guzmán vardı. Bize geçmişe bakmanın, ve onu unutmamaya çalışmanın nasıl bir sinemaya dönüşebileceğini gösterdi. Şimdi onun mirasının, geçmişle başka biçimlerde ilişki kuran yeni filmlerde nasıl sürdüğünü görmek üzere bir film festivaline gidiyor olmak bende hem tuhaf bir teselli hem de büyük bir heyecan yaratıyor.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


