Türkiye’de son yıllarda acı veren, can sıkan her olayın üstünü biraz kazıyın, derinine inin, kaynağında hep aynı şeyleri göreceksiniz: Hukuksuzluk, denetimsizlik, kuralsızlık ve pervasızlık.
“Bu kadarı da olmaz’ türü tepkilerin tedavülden kaldırıldığına siz de şahitsiniz. En son ne zaman şaşkına dönüp okkalı biçimde söylediniz bu lafı?
O kadar çok eylem, vaka, karar var ki, sonuçları çok sarsıcı olduğu halde hepimiz temenni içinde karşılıyoruz:
“Gözaltı, tutuklama, cezaevleri arasında sürgün, erişim engeli, AYM ve AİHM kararına rağmen tutukluluğun devamı, müsadere, el koyma, çöken binalarda ölüm, Uludağ tatilinde yanma, maden ocağında nefessiz kalıp vefat, dere yataklarındaki evde ölüm, fonlarda vurgun ve dünyalığını kaybetme…”
Memlekette epey bir insan hürriyetinden, mesleğinden, umutlarından, tasarruflarından yoksun bırakılmış durumda.
Soma’da maden ocağında önlem alınmaz emekçiler can verir. Kartalkaya’daki otelde denetim olmadığı için çıkan yangında 78 insanımız katledilir. Bu sonuçlar kendiliğinden olmuştur, sorumlusu olmaz, Ankara o yüzden bürokratlarını yargıya vermez.
Havai fişek fabrikasında ayrı tarihlerde üç kez patlama olur, hepsinde can veririz. Denetim ekipleri işyerine gitmeden haberdar etmiştir, işveren usulen önlem almıştır, denetim mükemmel kanaatle sonuçlanmıştır.
Girne’ye sefer yapan katamaran kullanılamaz haldedir, ilişkilerini iyi ‘kullanan’ tacir 27 yolcusunu Akdeniz’e gömer.
Dere yataklarına konut izni verilir, Karadeniz’in sırtlarından delice akan sel suları onlarca insanı yutar. O nihai sonuca yol açan iş ve eylemlerin hiçbiri sanık olmaz.
İstanbul Maltepe’deki üç katlı binanın üzerine kaçak 4 kat çıkılır ne muhtar ne belediye ne kaymakam ne de vali görür bu meydan okumayı.
Seçmen ile seçilmek isteyen arasında görünmeyen kirli bir alışveriş var sanki. Kaçak çıkan katlara, balkonlara, kesilen kolonlara seçim öncesi ‘imar affı’ çıkar. Oy karşılığı ‘kuralsızlığa’ göz yumulur.
Deprem olur, binlerce insanı kaybedersiniz, kamu görevlisi sanık sandalyesine oturtulamaz.
Döviz ve altına gitmesin diye fonlara yönlendirilen küçük yatırımcı avlanır, siyasetçiler milyarları götürür. Lütfen ifadeye davet edilen eski bakan görünmeden savcılığa gider gelir. Bir şaka nedeniyle soruşturmaya uğrayan sanatçı yurtdışından gelir koşa koşa, ters kelepçe vurulmuş hali video olarak medyaya servis edilir.
Sadece can verilmiyor, sadece para kaybedilmiyor bazen de özgürlüğünden yoksun kalıyor insanımız... Yine hukukun temel ilkelerine inat iş ve işlemlerle oluyor bu; kapınıza geliyorlar ‘hürriyeti tahdit’ türünden bir eylemle sizi Silivri’ye, Kandıra’ya, Edirne’ye sevk ediyorlar. AYM, AİHM ne derse desin, oradasınız; budur işte…
Kurulu sistem sadece o anlık hikâyeye odaklanmayı özendiriyor. Sel felaketinden depremlere, maden cinayetinden yolsuzluklara, enflasyondan işsizliğe kadar flaş her gelişmede tablo benzer. İktidar ve bürokrasi, hâkim medya eliyle neden-sonuç ilişkisine dönük derinleşmeyi istemiyor. Gün boyu sadece, arama-kurtarma, yardım ve soruşturma hikâyeleri toplumun önüne taşınıyor…
Toplum nasıl öğrenecek? Tek sesli medya düzeni olur mu?
Gündeme gelen karmaşık olayları çözümleyen, sorgulayan ve anlatan gazetecilere ihtiyacımız var. Her mecrada bu vazifeyi hakkıyla yapan haberciler sayesinde toplum meseleleri kavrayabilir.
Ama olmuyor. İşini iyi yapan gazeteciler gözaltılar, tutuklamalarla karşılaşıyor. Merkezde yayın yapanlara bile erişim engeli geliyor.
Son olarak fon vurgununda ismi geçen bir kişinin iktidar partisi sözcüsüyle tatil yaptığı iddiasını ana muhalefet milletvekili gündeme getirdi. Bu ikiliyi aynı karede gösteren fotoğrafı arşivden bulup çıkaran gazeteci hızlıca tutuklandı.
Fotoğraf montaj mı? Sorun hangi ifadede? Anlaşılmadı.
Tarih 3 Kasım 1996, yer Susurluk. Balıkesir'in kuzey doğusunda yer alan bu ilçe, ilçe değildir artık o tarihte. Mafya-siyaset-devlet üçgenindeki yasa dışı ilişkiler ağının adıdır orası. O skandalda fotoğraflar merkez medyada Kanal D'de yayınlandı. Ben oradaydım. Türkiye ayağa kalktı. Birkaç kare sünnet fotoğrafında emniyet-siyaset-mafya birlikteydi. O fotoğraflar meseleyi derinleştirdi. TV yönetimi fotoğrafları DGM savcısına teslim etti. Skandal aydınlandı. Gazeteci görevini yaptı, kirli ilişkiler açığa çıktı.
Zaten ne işe yarıyoruz ki? Toplumun daha temiz, daha demokratik, daha hesap verebilir, daha özgür olmasına katkıda bulunmak bize yetiyor.
Aslında, bu işimizin temeli.
Zaten hukuk da aynısını söylüyor: “Yolsuzluk ve usulsüzlük iddialarını topluma aktararak denetim mekanizması işlevi gören gazetecilik faaliyetleri korunmalı.”
AYM kararları işte böyle diyor.
Haber, yapıldığı andaki "görünür gerçekliğe" uygunsa ve kamusal yarar barındırıyorsa, sert eleştiriler veya çarpıcı başlıklar içerse bile basın özgürlüğü kapsamında korunmayı hak ediyor.
Bu evrensel hakkı sınırlayanlara da lafı var hukukun.
Anayasa Mahkemesi temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin kararlarında hep "demokratik bir toplumda gerekli olan’ kriterleri gözetin diyor.
“Acil ve zorlayıcı bir toplumsal ihtiyaca cevap vermek için sınırlamaya gidilebilir” diyor hukuk.
Ve ölçülü olmayı emrediyor.
Ölçü kaçmış görünüyor.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


