Merdan Yanardağ’ın yargılandığı absürt ‘casusluk’ davasını izlemek için salı günü yola koyuldum. Gazetecilerle buluşma noktamız Belediye Sarayı yakınlarıydı. Saraçhane yani. Biraz erken gelmişim, Bozdoğan Kemerlerinin eteklerinden sağa sola yürüdüm. Ve o heykelle yüz yüze kalıverdim. Bir aslan, domuz yavrusunu boğazından yakalamış.
Ben diyeyim, kurbanını yere devirmesine saniyeler kala heykeltraş o anı dondurmuş, çaresizliği, orantısız gücü, taştan resmetmiş. Siz deyin, o yavru birkaç saniye sonrasında yaralı olarak kurtulacak, direnişin mükafatı yeni bir hayat olacak… Bilmiyorum. Sanat insana bunları düşündürtebilir.
Bu heykel İBB Başkanlık makamının tam karşısında olduğu için bana da farklı duygular yaşattı. 30 Ekim 2024 Esenyurt, 19 Mart 2025 İBB operasyonlarıyla başlayan süreçte 1550 kişinin gözaltına alınışı film şeridi gibi geçti gözümün önünden.
Ve kendisi geldiği halde ters kelepçeye maruz bırakılıp kameraların önüne sürülen Deniz Göktaş ile daha niceleri…
Sonra düşündüm, nasıl olsa gözü kapalı Themis heykeliyle sembolize edilen yargıçların kürsüde olduğu bir salona gidiyorum. Bir an için rahatladım.
O salona doğru yürürken adalet kavramını pekiştiren hiçbir ize rastlamadım. Koridordaki duvarlara asılı tablolarda kasımpatı, gül, ova, nehirlerin yer aldığı amatör işi resimler vardı.
Kürsüde üç kadın hakimin olması ilginçti. 20 yıla yakın adliye muhabirliğim sırasında belki bir iki kez görmüştüm böylesini. Heyet Başkanı 20. Yıla ulaşmış bir kıdemle sakin bir portre çiziyordu. Üyeler de genç ve modern görünümlüydü.
Sanıklar Ekrem İmamoğlu, Merdan Yanardağ, Necati Özkan ve Hüseyin Gün salona erken alındılar. Yakınları ve sevenleri ile uzaktan selamlaşmalar, gülüşmeler, hatır sormalar epey sürdü. Merdan’ın Çağlayan Lisesi’nden biyoloji öğretmeni olan hanımefendi tutuklu öğrencisini burukluk içinde seyretti, ayakta alkışladı.

Bu nasıl bir dava?
Bu davayı size nasıl anlatsam? Pek çoğunuz biliyorsunuz ama izin verin söyleyeyim lafımı:
Herhangi birisi, size acı vermek için emniyetin ihbar hattına ‘bu adam casus’ suçlaması yapmış olsa, siz muhtemelen 20 yıl hapis istemiyle yargılanmazsınız.
Çünkü devletin yargısı, devasa güvenlik teşkilatı, çok iddialı istihbaratı ve muazzam bir arşivi var.
Devlet araştırır ve ‘takipsizlik’ kararına hükmeder.
Ama öyle olmadı, bir ihbarla şak diye açıldı dava. Hem de ‘evlere şenlik’ bir iddianameyle.
Neden mi? Çünkü ihbarın zamanlaması iyiydi. Ankara ‘iktidarı tehdit eden’ yeni bir siyasi figüre karşı teyakkuzdaydı. Eski Türkiye’nin ‘Kırmızı Kitabı’nda yer aldığı gibi bir siyasiyi ‘devlete güven vermeyen’, ‘dış bağlantılı’ ilan etmişti gizlice. O siyasi İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’ydu.
Nereden mi çıktı bu analiz? Açık istihbarat! İşte o gazete köşe yazısı. Yayın tarihi: 15 Mart 2025. İBB Operasyonuna saatler kala…
Gazete: Sabah. Yazarı: Okan Müderrisoğlu.
O kalemden çıkan derin satırlar şöyle :
“Ekrem İmamoğlu, Ankara'ya güven vermiyor! Evet, evet... "Devlet" dediğimiz o canlı organizma, farklı kurum ve kuruluşları ile İmamoğlu'na kuşku ile bakıyor.”
İşte bu ‘kuşkucu devlet ittifakı’, ailevi nedenlerle casuslukla suçlanan Hüseyin Gün ile ‘güven vermeyen’ siyasetçiyi aynı karede yakaladı.
Tek fotoğraf işe yaradı. Suçlanan Hüseyin Gün, onunla tek kare fotoğrafı olan İmamoğlu, siyasi kampanyasını yürütüp seçim kazandıran iletişimci Necati Özkan ve bağımsız yayıncılıkta yeni bir mevzii açan Tele 1’in kurucusu Merdan Yanardağ ‘casusluk davası’nın sanıkları oldular.
Suçlama şöyle formüle edildi:
“2019 da iptal edilen İBB seçiminde İmamoğlu’nun 800 bin farkla başkan seçilmesi bu ekibin müdahalesi ile gerçekleşti. İBB çalışanı 17 kişinin e-postası alınarak bununla seçim manipülasyon yapıldı.’ (Yargılama aşamasında bu 17 e postadan sadece birisi İBB çalışanı çıktı.)
Adı ‘siyasi casusluk’ davası ama ne ‘devlet sırrı’ ne de bundan menfaat elde eden ‘yabancı devlet’ vardı. Savcılar birkaç yüksek lisans ve doktora tezlerinden alıntı yaparak, ‘Dış müdahale ile seçim kazandırmak da casusluktur’ sonucuna varmış.
İddianamesini okumuştum, bu dava hızla beraatle sonuçlanır diye düşünürken 11. aya geldik. Davanın tutuklu sanıkları da bu nedenle çok öfkeli. Tutanaklarda tarihe not düşülen tepkilerden birkaç örnek verelim:
İmamoğlu’ndan savcılık makamına sert sözler: Üç beş muhteris
“Bu aklı evvel iddianameyi yazan üç beş muhterisin ne yazık ki bu ülkeyi bu mahkemeyi meşgul etmesini hep beraber yaşıyoruz.
Hangi akılla bunu yazdınız? Hangi akılla bunu mahkemeye getirdiniz? Neyi savunuyorsunuz? Elinizde hangi delil var?
Utanç verici bir durum, utanın yerin dibine girin. Bak bu kadar söylüyorum. Dünkü çocuklar benim hakkımda böyle bir şey yazacak. Alnını karışlarım! Hayatım boyunca onlar ile mücadele ederim, edeceğim de.”
“Makam, mevki, menfaat üçlemesiyle 30 Ekim 2024’de düğmeye basıldı. Ahmet Özer tutuklandı. Devletin tüm kurumlarını vahşice kullanarak bir süreç başlattılar.
Bunların failleri, er ya da geç kim ise bu millet huzurunda adil mahkemelerde hesap verecektir. O günler yakındır.”
Necati Özkan: Bunu nasıl yapabiliyorsunuz? Gençsiniz, daha uzun bir hayatınız var
“Türkiye’nin en absürt’ davası bu, hukukla ve hakikatle ilgisi olmayan bir dava. Roman olsa millet ‘yok artık’ der.
Bana vatan haini mi diyorsunuz? Bunun sorumluluğu var. Ahlaki vicdani ve hukuki sorumluluğu var. Gözlerinizin içine bakarak söylüyorum. El insaf.
Sayın Savcım, size, annenize, babanıza böyle bir şey isnat edilse, hâlâ o koltukta oturup tutukluluğun devamını ister misiniz? Bunu nasıl yapabiliyorsunuz? Gençsiniz, daha uzun bir hayatınız var.”
Merdan Yanardağ: Asıl hedef susturmak
“Biz Hüseyin Gün yüzünden burada yattığımızı, tutuklandığımızı düşünüyorduk belki başlangıçta. Sonra ben baktım Hüseyin Bey bizim yüzümüzden tutuklanmış. Asıl amaç bize ulaşmak. Asıl amaç TELE1’i kapatmak, Merdan Yanardağ’ı ve arkadaşlarını susturmak, Ekrem Bey’i bir casusluk davasıyla lekelemeye çalışmak.”

12 Mart’tan, 12 Eylül ve 19 Mart’a tarife hep aynı…
12 Eylül’ün acımasız uygulamaları sürerken 1983’te Ankara’da Hürriyet gazetesi muhabiri olarak adliye koridorlarındaydım. Önce Ulus Anafartalar caddesindeki adliyede, ardından Mamak’ta sıkıyönetim mahkemelerinde. 20-21 yaşları için çok ağırdı bu tabloyu yaşamak.
Mamak’taki nizamiyede asker kontrolünden geçtikten sonra küçük bir odada yeşil üniformalı kıdemli bir polisten ‘basın’ yazan yaka kartımızı alırdık. Sonra EGO’nun tahsis ettiği kırmızı belediye otobüsleriyle duruşmaların yapıldığı bölgeye ulaşırdık.
Toplu davaların görüldüğü salonların çatısı ondüline kaplıydı, yağışlı havalarda zemininden su sızardı. Derme çatmaydı.
Silivri Mahkemeleri’ne bir başka düzlemde. Jandarması çok, görevlisi çok. Salonlar pek fazla ve konforlu. Kafeteryasında su 6 TL, Türk Kahvesi ise 30 TL…
Ama sanıkların ifadesiyle Silivri’de ‘bağımsız yargı’ yok. Dosyadaki olgulara bakıp ‘hürriyeti tahdit’ fiilini sona erdirecek kararlar yok.
12 Mart 1971 ve takip eden süreçte bugünkü gibi fena işler oluyordu. Küçüktüm sonradan okuyup öğrendim. İstanbul Kültür Sarayı sabotajı ve Sofya uçağının kaçırılması gibi absürt davalar açılmıştı. Aydınlar hapse tıkılmıştı.
‘Titrek Hamsi Örgütü’ adlı hayali örgüt mensupları(!) Altan Öymen, Emil Galip Sandalcı, Uğur Mumcu, Erdal Öz, Muammer Aksoy da yargılanıp beraat etmişlerdi.
1980’lerde Aydınlar dilekçesi ve barış imzacıları da hapis yattı, hürriyetlerinden oldu. Beraat etti hepsi.
Darısı bu davanın sanıklarına…
Saraçhane’deki o aslanlı heykelin pençesinden kurtulmak kolay olmasa da mümkün…
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


