Şehrin sokaklarından iki portre: Dört madalyalı Gazi ile Yılmaz Güney’li kağıt toplayıcı

Şehrin sokaklarından iki portre: Dört madalyalı Gazi ile Yılmaz Güney’li kağıt toplayıcı

Cephede savaşanla, sokaklarda savaşan… Birincisi 92 yaşında dört madalyalı bir Kore Gazi’si, diğeri 20li yaşların sonuna gelmiş kâğıt toplayıcısı Siverekli bir genç

Şehrin sokaklarından iki portre: Dört madalyalı Gazi ile Yılmaz Güney’li kağıt toplayıcı

Adadan karşıya her geçtiğimde İstanbul’un sokaklarına dikkat kesilirim. Yine öyle yaptım... O curcunalı telaşın yaşandığı saatlerde iki insanın hikayesini çekip alıp sizlerle buluşturmak istedim. Bu tekinsiz memlekette önce onlara güven vermek lazımdı, öyle yaptım, birisinde işe yaradı. Sorularla yol aldık. Biliyorum zamansızlık çağındayız, kimsenin kimseye ayıracak birkaç dakikası yok. Yolda görseydiniz muhtemelen teğet geçecektiniz...

İzin verin sizlere bu iki ismi takdim edeyim…

Birincisi 92 yaşında dört madalyalı bir Kore Gazi’si.

Diğeri 20li yaşların sonuna gelmiş kâğıt toplayıcısı Siverekli bir genç.

Cephede savaşanla, sokaklarda savaşan…

İdamdan kurtaran madalya 

Gazi Ahmet Dayı, Vezneciler ’de minik adımlarla yürüyordu. Nasıl ağır bir tarihi mirası yüklendiğini az sonra öğrenecektim. Selamlaştım, tanımaya çalıştık birbirimizi, haber kokusunu alınca da oracıktaki bir kebapçıdan izin alıp çay içmecesine oturduk. Göğsündeki kırmızı şeritli İstiklal Madalyası güneşe dönüktü, ara ara göz kırpar gibiydi.

O madalyanın arkasında öyle bir hikâye gizliymiş ki şaşırdım, bir idamın infazını durdurmuş. Babası Palulu Fakıoğlu Mahmut’a aitmiş o madalya, yasa gereği ona intikal etmiş. Anlattı usul usul:

“Babam İstiklal Savaşı’nda cephede savaşmış, madalya ile ödüllendirilmiş. Latin alfabeye geçilirken de babam üç günde yeni yazıyı öğrenmiş. Cumhuriyet kurulduktan iki yıl sonra ise hapse atılmış. Niye? Palu’da Şeyh Sait olayları sırasında hükümet binasını taşlayan kalabalık içindeymiş. İstiklal Madalyalı babam, İstiklal Mahkemesi’nde asilerle yargılanıp idama mahkûm olmuş… “

Nasıl bu kadar hızlı bir dönüşüm yaşanabilir? Bir insan madalyalı ‘İstiklal Kahramanı’ iken üç yıl sonra nasıl genç Cumhuriyetin hükümet binasını taşlayabilir ve ‘İstiklal Mahkemesi’nin idam hükümlüsü olabilir?

Ahmet Dayı, bunu ‘Bizim oralarda Saltanata bağlılık vardı. Şapka olayı diyorlar ama hadise buymuş aslında. Babam asılacakken Elaziz Valisi Zühtü Bey hemen Ankara’ya başvuruyor. Kurtuluş Savaşı’nda faydası büyük diyor. Madalyalı babamı ipten kurtarıyor.’

Ölümden dönen ‘rejim muhalifi’ Mahmut Bey Sinop’a sürgün ediliyor ve 2 yıl burada kalıyor.

Ve memlekete geri döndüğünde, sonradan madalyasını taşıyacak olan oğlu Gazi Ahmet Dayı, 1935’te dünyaya geliyor.

Kore’deki cepheden gelen ödüller 

O da babası gibi cephedeymiş. Ama Misak-ı Milli için değil BM kararı ile 1950’de Kore’de komünistlere karşı savaşmak için. Başbakan Menderes döneminde cepheye uğurlanan Ahmet Dayı gazi olarak dönmüş. Şimdi göğsünde Kore Hükümeti ve Birleşmiş Milletler ’den verilen iki Yüksek Hizmet Madalyası var.

Ama o daha çok dördüncü madalyasıyla, TSK Şeref madalyası ile gurur duyuyor. Bu ödülün hikayesi 1970’li yıllarda Almanya’da başlıyor. O dönem gurbette Türklerin kurduğu İslami ağırlıklı bir derneği yöneten Ahmet Dayı, söylediğine göre Ankara’dan gelen iki subayla özel bir görüşme yapıyor. 1974 Kıbrıs Harekâtı sonrası ABD’nin ambargo koyması yüzünden kriz yaşayan ordu, döviz için Türk toplumundan destek istiyor. Ve o dönem yüzbinlerce Mark toplanıp Türkiye’ye gönderiliyor. İşte Şeref madalyası da TSK’ya yapılan bu destekten sonra geliyor.

Şimdilerde kendisine ait bir ‘yazıhanede’ siyasi parti temsilcilerini, kamu görevlilerini ağırlıyor. Teknofest’lerin baş konuklarından biri olarak da protokolde yer alıyor.

Kore Gazisi Dayı, konuşkan ama seçtiği her sözcüğü süzgeçten geçiriyor, fasılalarla konuşması da bu yüzden. Bugünü yorumlamayı ise pek sevmiyor. ‘Siyaset üstüyüm’ diyor. Laf arasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı lider olarak sevdiğini vurguladı sadece. Ama Erdoğanlı yılları yaşarken toplumsal dokudaki kayıplar ve zayıflıkları tek tek sıraladı:

“Kültür bakımından yokuz. Mesela adetler. Şefkat yok. Edep yok…Ahlak kalmadı. Ağaca kurt girmiş düzelmiyor.”

Suskun ve ürkek Siverekli 

Kağıt toplayan o aracı Kalamış yakınlarında görünce sokuldum.  Motosikletten bozma, daha fazla koli, mukavva taşıyabilmesi için arkasına dev bir sepet eklenmiş. Ama bu konuya ilgi duymamın nedeni araç değil, ön cephesindeki yazı ve fotoğraf. Etkileyici. Yılmaz Güney’in ‘Umutsuzlar” filminden kopup gelen siyah beyaz bir fotoğraf. Yanına iliştirilen sözleri, Siverekli gencin imla hatalarıyla aktarayım:“Yıkılana kadar deyil, yok olana kadar dik duracam!”

Bu bir manifesto. Direnme mottosu.

Fotoğrafını çekmek istedim. Durdu hemen, inip kadrajın dışına çıktı.

Merakımı izah ettim iznini rica ettim. Hiç oralı olmadı. “Ben ineyim sen çek abi” dedi. Israrım işe yaramadı. 

“-Araba benim değil zaten amcaoğlumun. ”“-Ne kadar kazanırsın?”“-Değişiyor abi.”“-Bu fotoğraftaki kim?”

“-Çirkin Kral…”

“Yılmaz Güney ve o laf niye orada, merak ettim?”

Siverekli, daha fazla soruya hedef olamamak için iyice kapanıyor. Başkentte şekillenen yeni paradigmada çok tarihi bir pozisyon elde eden siyasi çizginin neferi olabilir ama o görünür olmak istemiyor. Velev ki barış görünse de ufukta, o temkinli.. Ve kaçarcasına çekip giderken ortaya bırakıyor cümlesini:

“Yılmaz Abi güç veriyor bize…”

Bu cevap karşısında durakladım. Güç kaynağı Yılmaz Güney’in 1971 ‘deki ‘Umutsuzlar’ filminden çıkıp gelmişti. Gözü kara Fırat karakterinden gayri sığınacağı bir kuvvet merkezi yok Siverekli’nin.

İstanbul sokaklarında gördüğüm iki insan, iki farklı öykü…

Ahmet Dayı madalyalarıyla, Siverekli genç ise Çirkin Kral’la gurur duyuyordu…


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler