Geriye dönüp baktığımda en mutlu anlarım; bir meselenin peşinde menfaatsiz, topluca koştuğumuz zamanlarda yaşanmış, ağız dolusu gülüşler kuşatma altında olmuş, yalnız olmadığımı bildiğim zamanlarda yaşanmış…
Gazeteciliğin şimdilerde "nostaljik" olarak efsaneleştirilen Cağaloğlu yılları da "biz" olarak yaşadığımız, "biz" olarak hareket ettiğimiz; kamu yararına ise yayınlayamayacağımız haberi, yayınlanması için bir başka gazetedeki arkadaşımıza verdiğimiz yıllardı.
O kadar ki kararmış havaya, yorgunluğumuza rağmen işten çıkıp Cemiyetin lokaline gider, üstüne dertleşirdik; öyle bir kopamama hâli...
"Biz" meselesine niye girdim? Gloria Steinem'ın ölümü üzerine…
Steinem bir feminist kuramcı değildi; arkasında Simone de Beauvoir gibi eserler bırakmadı, Betty Friedan gibi Amerikalı kadınları evlerinden çıkarmak için teorik çalışmalar yapmadı ama daha "sıcak", daha "biz"li bir şey yaptı: Milyonlarca kadının birbirlerinde kendilerini tanımalarını, yalnız olmadıklarını anlamalarını sağlamak için çalıştı.
Bu anlamda mirası belki de şudur: Başına gelenler sadece senin başına gelmiyor.
Evde yaşanan şiddetin bir aile meselesi olmadığını, daha az ücret almanın kişinin değerine bağlı olmadığını, tacizin çalışmanın kaçınılmaz bedeli olmadığını, toplumun dayattığı kadın modelinin dışında olmanın yanlış olmadığını...
Steinem bunu hem yaşadıklarını paylaşarak hem de yayınladığı dergiler ile yaptı. 1963 yılında genç bir gazeteci olarak işe başladığında, bir Playboy Kulübünde "tavşan kız" olmuş ve "özgürlük" olarak sunulan şeyin ardındakileri anlatmıştı: Taciz, düşük ücretler, kadınların erkek bakışlarının insafına kalmış bedenlere indirgenmesi…
Onun feminizminde dikte etmek, kadınların kim olduğunu söylemek yoktu. Mesele; onların istedikleri olabilme özgürlüğü ve en önemlisi YALNIZ OLMADIKLARINI bilmeleriydi.
Bunu kurucu ortaklarından olduğu Ms. dergisi ile de yaptı. Zira bir şeylere isim koymak onu değiştirmek için yeterli olmuyor; ama görmemiz sağlanabilirse geriye paylaşmak kalır ki o da kadınlar için hiç zor değil.
Steinem feminizmi kâğıt üstünde bırakmadı; kürtaj ve Eşit Haklar Anayasası için mücadele etti, Ulusal Kadın Birliği'nin kurulmasına yardımcı oldu. Ancak 2022'de Yüksek Mahkeme, Roe-Wade kararıyla neredeyse yarım yüzyıldır güvence altına alınan kürtaj hakkının federal korumasını ortadan kaldırdı; böylece kendi kuşağının en önemli kazanımlarından birinin gerilemesine de tanık oldu.
Ama belki de bu güzel kadını en iyi tanımlayan, "feminist" sıfatının ötesinde sürekli yolda olmasıydı.
Yolda Yaşamım adlı kitabında (kitabı değil, hakkında yazılanları okudum) 40 yılı aşkın süre boyunca zamanının çoğunu yolda geçirdiğini; insanlarla tanıştığını, topluluklara girdiğini, onları uzun uzun dinlediğini anlatmış. Bireysel deneyimin kolektif meseleye, kolektif meselenin mücadeleye dönüştürülebileceğini göstermeye çalışmış. Ve bunun yapılabilmesi için de önce dinlemek gerektiğini; ön yargının, yaftalamanın "biz"in önündeki en büyük engellerden olduğunu anlatmaya...
Sanırım Gloria Steinem'ın en başarılı olduğu mesele; kafamızı kaldırıp baktığımızda başka gözlerle buluşabileceğimizi, kişinin kendisine ait olduğunu zannettiği şeyin tarihi nedenleri, hatta bir adı olduğunu kitlelere keşfettirme çabasıydı.
Bir zamanlar CIA ajanıydı
Ölümü ile birlikte doğal olarak eski defterler de açıldı. Bizde Sol Haber, eski bir CIA ajanı olmasını öne çıkardı.
Nitekim 1950'lerin sonlarında CIA'in; Dünya Demokratik Gençlik Federasyonunun düzenlediği festivallerden rahatsız olan ABD hükümetinin, çareyi antikomünist propaganda yapacak gençlerin örgütlenip festivallere gönderilmesinde aradığı yıllardı...
O yıllarda 20'lerinde olan Gloria Steinem da Bağımsız Araştırma Servisi adlı, CIA'in fonladığı merkezde önemli bir rol oynamış, kurucu yöneticiliğini yapmıştı. Bu minvalde Viyana ve Helsinki Gençlik Festivallerine giden öğrencileri yönlendirmeye çalışmıştı.
1960'ların sonlarında CIA'in bu kuruluşu fonladığı açığa çıkarıldı; tabii Steinem'ın gizli görevi de. Steinem, CIA ile çalıştığını kabul etti ama bunu "SSCB'ye karşı şiddete başvurmayan bir çalışma" olarak gördüğünü söyleyerek pişman olmadığını dile getirdi. Bunu izleyen yıllarda verdiği demeçlerde CIA'in kendisinden asla ABD vatandaşlarına yönelik olarak rapor istemediğini savundu.
Bu lonuda hayatının sonuna kadar birçok feministin eleştirisine maruz kalarak canı acıtıldı.
Ölümü zamansız değildi ama zor bir döneme denk geldi. Hiçbir hakkın, kazanımın ebedi olmadığını anladığımız, deneyimlediğimiz günlerden, yıllardan geçiyoruz; adeta yeni bir Orta Çağ yaşıyoruz.
Ama miras gerçek olduğunda; kuramdan ve yasadan ibaret olmadığında "yalnız hissetmeme" daveti, yanımızın boş olmadığını bilmek, izole bir "ben"in "biz"e dönüşmesi kalıcı bir duruma dönüşüyor...
Kapılarımızı, pencerelerimizi sıkı sıkı kapatmaya; hayatımıza daha az insan, daha çok hayvan sokmaya başladığımız bu dönemde tekrar "biz"e dönmek ne güzel olurdu...
Nitekim Venedik Film Festivali'nde yeşil ipek elbisenin içinde salınan Jane Fonda'ya arkadaşının ölüm haberi verildiğinde önce bir sarsılmış, sonra en yakın koltuğa çökmüş ve: "Yalnız değilsiniz diyordu ama şimdi gerçekten yalnız kaldım" demiş.
Demek ki bütünleyici bir dostlukları varmış...
BÜTÜNLENMEK ne şahane bir sözcük; dostla, kurtla, kuşla, kumla...
Yoksa Okyanusa ulaşamadan çamur birikintisi olacağız.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


