"Tarihi bilmek, tarihin tekerrür etmesini engellemez; ama tekrarladığında bunun ne olduğunu anlamamızı sağlar."
Stalin’in katliam tarihi, Hitler’in iktidara gelişinden çok daha öncedir. Sovyet lider, 1920'lerin sonunda başlattığı kolektifleştirme politikalarıyla milyonlarca insanın hayatına mal olacak bir sürecin fitilini ateşlemişti. Ancak asıl büyük kırılma, 1932 ve 1933 yıllarında Ukrayna topraklarında yaşanan Holodomor yani "açlıktan ölüm" felaketidir. Stalin, Ukrayna'daki bağımsız çiftçileri, yani "kulak" olarak adlandırdığı kesimi, Sovyet sistemine tehdit olarak görmüş ve onları cezalandırmak için tahıl stoklarına el koymuştu. Ortaya çıkan tablo, doğal bir kıtlıktan çok, planlanmış bir soykırımdı bu yüzden. Köylerde tek bir buğday tanesi bile bırakılmayınca insanlar önce kedileri, köpekleri, sonra kemerleri ve ayakkabılarını yemeye başladı. En vahimi ise çocuklarını doyurabilmek için komşularına yalvaran annelerin evlatlarının ölümünü izlemesiydi. Bugün Ukrayna'da her yıl kasım ayının dördüncü cumartesi günü, bu katliamın kurbanları anılır ve ellerinde buğday başaklarıyla yürüyen milyonlar, o karanlık günleri unutmadıklarını gösterir. Fakat netlersin ki her toplumda bu da zamanla bir gösteriye döner öyle de kalır. Holodomor'da hayatını kaybedenlerin sayısının üç milyon dokuz yüz bin civarında olduğu tahmin edilmekte. Bu rakam, bugün tüm dünyada konuşulan savaş kayıplarını katlayarak geride bırakan, insanlığın en karanlık rakamlarıdır. Sayılar karanlıkla nasıl ilintili hale gelir? Onların örüntüleri de tarih ve edebiyat kitaplarında saklıdır. Stalin'in yıkım politikası sadece Ukrayna ile sınırlı da kalmadı. 1937 ve 1938 yılları arasında, sözde "Büyük Temizlik" adı altında, Sovyetler Birliği'nin dört bir yanında muazzam bir tutuklama ve infaz dalgası başlatıldı. Stalin, parti içinde kendisine rakip olabilecek herkesi, ordu komutanlarını, aydınları ve sıradan vatandaşları "halk düşmanı" ilan ederek ortadan kaldırmaya karar verdi. Bu süreçte milyonlarca insan, gece yarısı kapıları çalınarak evlerinden alındı, sorgu odalarında işkenceyle itirafa zorlandı ve ardından kurşuna dizildi ya da Sibirya'nın ölümcül soğuğundaki çalışma kamplarına gönderildi. Bu kamplarda yaşam koşulları o kadar ağırdı ki, mahkumlar günde sadece üç yüz gram ekmekle ayazda odun kesmek zorunda bırakılıyor, hastalandıklarında ise hiçbir tedavi görmüyorlardı. Tahminlere göre bu iki yıl içinde yaklaşık bir buçuk milyon insan tutuklandı ve yedi yüz binden fazlası infaz edildi ya da kamplarda hayatını kaybetti. Bugün Rusya'da bile bu dönem hala derin bir yara olarak olarak nitelenir, ama gel gör ki Rusya bugün de bu politikaları başka bir biçimde gütmektedir; aileler, büyük büyükbabalarının mezarını bile bulamazken, Moskova'daki bazı sivil toplum kuruluşları kurbanların isimlerini tek tek okuyarak bir "hafıza duvarı" oluşturmaya çalışırlar. Stalin'in yöntemi, ideolojik bir saflık yaratmak adına toplumun genetik yapısına müdahale etmekti; onun için kurbanlar, yeni düzenin inşası yolunda kaldırılması gereken engellerdi.
Hitler'in yükselişi ise farklı bir mekanizmayla işledi. Alman lider, iktidara geldiği 1933 yılından itibaren, toplumu yavaş yavaş tek bir hedefe yönlendirdi: Alman ırkını saf hale getirmek ve dünyaya hükmedecek "üstün insan"ı yaratmak. Bu hedefin önündeki en büyük engel olarak gördüğü Yahudiler, Romanlar, engelliler ve diğer tüm "istenmeyen" gruplar için ilk adım tecritti. Nürnberg Yasaları ile Yahudiler Alman vatandaşlığından çıkarıldı, onlarla evlilikler yasaklandı ve Yahudilerin kamu görevlerinde bulunması engellendi. 1938 yılındaki Kristallnacht gecesinde ise işler daha da vahim bir hal aldı. Alman hükümetinin sessiz izniyle ülke genelinde Yahudilere ait iş yerleri, sinagoglar ve evler ateşe verildi ve on binlerce Yahudi kamplara gönderildi. Ancak Hitler’in nihai hedefi, bu tecrit ve sindirme politikalarının çok daha ötesindeydi. 1939 yılında Polonya’nın işgaliyle birlikte, Doğu Avrupa'daki milyonlarca Yahudi için kader anı gelmişti. Alman ordusunun ardından gelen “Einsatzgruppen” adlı ölüm timleri, işgal ettikleri her kasabada Yahudileri toplayarak toplu mezarlara gömüyor, kurşuna diziyor veya hareket halinde gaz odalarında boğuyordu. Bu dönemde "kurşunla katliam" olarak adlandırılan bu yöntem, yaklaşık bir buçuk milyon insanın hayatına mal oldu. Bugün Avrupa’nın birçok şehrinde, bu katliamların yaşandığı yerlerde "Stolpersteine" adı verilen altın kaplama küçük taşlar bulunur. Üzerine kurbanın adı, doğum tarihi ve öldürüldüğü yer kazınmış olan bu taşlar, insanların ayaklarının altında ezilsin diye kaldırımlara döşenir. Bu taşlar, bir zamanlar canlı olan, komşusunu selamlayan, pazara giden insanların birer sayıya dönüştüğü o karanlık günleri unutturmamak içindir. Trajik olan önüne bakmadan yürümeyi sürdüren insanın geçmişi bu denli ayaklarının altında hala çürümeyip durmasıdır.
Hitler ve Stalin arasındaki ilişki, tarihin en şaşırtıcı ve en kanlı ittifaklarından da birine sahne oldu. 23 Ağustos 1939’da imzalanan Molotov-Ribbentrop Paktı, iki büyük diktatörün Polonya’yı aralarında paylaşması ve Doğu Avrupa'daki nüfuz bölgelerini belirlemesi anlamına geliyordu. Bu paktın ertesi günü Almanya Polonya’yı işgal ederken, Sovyetler de doğudan saldırdı. İki ordu, Polonya topraklarının ortasında birleşti ve zaferi kutlamak için ortak geçit törenleri düzenledi. Ancak asıl korkunç olan, bu işgalin ardından başlayan katliam dalgasıydı. Hitler kendi bölgesinde entelektüelleri, rahipleri ve aristokratları yok ederken, Stalin kendi bölgesinde yaklaşık yirmi iki bin Polonyalı subay ve aydını Katyn Ormanı’nda kurşuna dizdirdi. Stalin, bu katliamı Nazilerin üzerine atmak istemiş ve onlarca yıl boyunca bu suçun failleri Almanlar olarak gösterilmişti. Ancak 1990’ların başında Sovyet arşivleri açıldığında, katliamın emrini bizzat Stalin’in verdiği ortaya çıktı. Bugün, Rusya ile Polonya arasındaki ilişkiler hala bu kararın verdiği yara izlerini taşır. Polonya her yıl Katyn’deki anıt mezar başında törenler düzenlerken, Moskova hala bu katliamı tam anlamıyla "soykırım" olarak kabul etmeyi reddeder. İşte bu durum, tarihi bir gerçeğin, bugünün siyasi dengelerini hala nasıl etkileyebildiğinin de örneklerinden biridir.
Hitler’in 22 Haziran 1941’de Sovyetler Birliği’ne saldırmasıyla birlikte, iki diktatörün ilişkisi tamamen savaşa dönüştü. Ancak bu, katliamların durduğu anlamına gelmiyordu. Aksine, savaşın getirdiği kaos ortamında her iki taraf da daha büyük bir vahşete imza attı. Alman işgali altındaki Sovyet topraklarında Einsatzgruppen timleri, önceki hızlarından daha hızlı çalışmaya başladı. Ukrayna ve Belarus’un her köyünde Yahudiler toplanıp ormanlık alanlara götürülüyor, kendi mezarlarını kazdıktan sonra kurşuna diziliyorlardı. En bilinen katliamlardan biri, Kiev yakınlarındaki Babi Yar mevkiinde iki gün içinde otuz üç bin Yahudi'nin öldürülmesiydi. Ancak Hitler’in hedefi sadece Yahudiler değildi. Yahudilik artık yaftaydı. İşgal ettiği bölgelerdeki Slav halkını da yok etmeyi planlıyordu. Alman ordusu, partizan faaliyetleri bahane ederek yüzlerce köyü tamamen yakıp yıktı. Köylüler ya canlı canlı yakıldı ya da toplama kamplarına sürüldü. Bu esnada Alman kamplarında tutulan Sovyet savaş esirleri ise en ağır koşullara maruz bırakıldı. Cenevre Sözleşmesi’nin hiçe sayıldığı bu kamplarda, yaklaşık iki milyon sekiz yüz bin Sovyet askeri açlık, susuzluk ve hastalıktan hayatını kaybetti. Bugün, Almanya’nın başkenti Berlin’deki Holokost Anıtı’nın hemen yanında, Sovyet savaş esirlerine adanmış mütevazi bir anıt daha bulunur. Ama neye yarar? Çoğu turistin fark etmediği bu anıt, tarihin sadece bir yüzünü hatırlamanın yeterli olmadığını, kurbanlar arasında bir hiyerarşi olamayacağını da sessizce hatırlatır. Fark etse de dönüp bakmayanlar belki de buna sırt dönüp yürümeye devam ederler. Stalin ise kendi işgal ettiği topraklarda yeni bir sürgün dalgası başlattı. 1943 ve 1944 yıllarında, Almanlarla işbirliği yaptıkları iddiasıyla Kalmıklar, Çeçenler, İnguşlar ve Kırım Tatarları gibi bütün etnik gruplar, yaşadıkları topraklardan sürülerek Orta Asya’nın ıssız bozkırlarına gönderildi. Bu sürgün sırasında insanlar hayvan vagonlarına tıkıştırıldı, yanlarına hiçbir yiyecek veya su verilmedi. Yolculuk sırasında ölenler, vagonlardan boşaltılıp yol kenarına gömüldü. Varış yerlerinde ise onlar için hiçbir barınak yoktu. Sadece Çeçenler ve İnguşlar arasında, sürgün edilen nüfusun dörtte birinden fazlası hayatını kaybetti. Bugün, Çeçenistan’ın başkenti Grozni’de, her yıl 23 Şubat’ta halk sokaklara dökülerek bu sürgünü lanetler. Putin yönetimindeki Rusya, bu olayı resmen "soykırım" olarak tanımasa da, Çeçenlerin hafızasında bu tarih, acının ve adaletsizliğin simgesi olarak yaşar. Stalin’in sürgün politikası, onun katliam anlayışının bir başka boyudur aslında; o, sadece bireyleri değil, tüm bir milletin varlığını yok etmeyi hedeflemişti. Bu politika, günümüzdeki etnik temizlik uygulamalarının ilkel bir örneği olarak tarihteki yerini muhafaza eder. İbret olsun diye mi? Bilmem, belki.
İki rejim arasındaki en çarpıcı fark, katliamların metodunda yatar. Hitler, ırksal bir saflık amacı güdüyordu ve onun katliamı, endüstriyel bir süreç haline gelmişti. 1942’deki Wannsee Konferansı’nda, Avrupa’daki tüm Yahudilerin sistematik olarak yok edilmesine karar verilmiş ve gaz odalarıyla donatılmış ölüm kampları kurulmuştu. Auschwitz, Treblinka, Sobibor gibi kamplarda, insanlar tren vagonlarına doldurulup fabrika bantlarında olduğu gibi sistematik bir biçimde ölüme gönderiliyordu. Bu kamplarda yaklaşık altı milyon Yahudi hayatını kaybetti. Stalin’in katliamları ise daha dağınık ve çoğu zaman açlık ve sürgün yoluyla gerçekleştirilmişti. Onun hedefindeyse belirli bir etnik grup değil, rejime meydan okuyabilecek her türlü toplumsal kesim vardı. Aydınlar, yazarlar, şairler, sesini çıkaranlar, sesini çıkaracak gibi olanlar bile. Ancak her iki liderin de ortak noktası, insan hayatına biçtikleri değerdi. Onlar için insan, bir amaç değil, araçtı. Bugün dünyanın dört bir yanındaki savaş suçları mahkemeleri, Uluslararası Ceza Mahkemesi ve insan hakları örgütleri, "bir daha asla" diyerek yola çıkmışlarsa da STK’ların da sanki amaçlarından şaşmış bir halleri var. Ruanda’da, Bosna’da, Darfur’da yaşanan katliamlar, bu STK’ların ideallerinin yerine aslında ne konduğunu göstermeye kafidir. Nitekim tarihçi Timothy Snyder’ın "Kan Ülkeleri" adlı eserinde belirttiği gibi: "Tarihi bilmek, tarihin tekerrür etmesini engellemez; ama tekrarladığında bunun ne olduğunu anlamamızı sağlar."

Savaşın sonuna doğru, 1944 yılında Varşova Ayaklanması patlak verdiğinde, Polonyalı direnişçiler Alman işgaline karşı başkaldırdı. Ancak Stalin, Varşova’nın diğer yakasında bekleyen Kızıl Ordu’ya, Polonyalıların yardımına gitme emri vermedi. Tam altmış üç gün boyunca, Polonyalı direnişçiler Alman ordusuna karşı tek başlarına savaştı ve şehir neredeyse yerle bir oldu. Yaklaşık iki yüz bin Polonyalı sivil hayatını kaybetti. Stalin, Polonya’da Sovyet yanlısı bir hükümet kurmak istiyordu, ama bu nedenle Polonya’nın kendi kurtarıcılarının, yani bağımsızlık yanlısı direnişin yok olmasına sessiz kaldı. İki liderin katliam tarihine baktığımızda, karşımıza sadece rakamlar hem de korkunç bir insanlık dramı çıkar. Hitler ve Stalin, dünyada insanların ne kadar derin bir kötülüğe batabileceğini göstermişlerdir. Bu iki rejimin toplamda kurban sayısının yirmi milyonu aştığı tahmin edilmektedir. Ancak bu istatistiklerin ötesinde, her bir kurbanın bir ismi, bir yüzü, bir hayali vardı. Onlar da bizim gibi sevmiş, acı çekmiş, umut etmişlerdi. Bugün sosyal medyada savaş karşıtı paylaşımlar yaparken, tarih derslerinde sadece ezberlediğimiz bu olayları birer uyarı olarak görmek zorundayız. Zira "tarihten ders almayanlar, tarihi yaşamaya mahkumdur" sözü, belki de insanlığın en acı gerçeğidir. Öyledir tabi ama “insanlar gerçeğe karşı kördür.”
Savaşın sona ermesiyle birlikte, Hitler intihar ederek kaçtığı sorumluluktan kurtuldu, Stalin’in katliamlarıysa resmi tarih kitaplarında uzun yıllar boyunca görmezden gelindi. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte arşivlerin açılması, bu karanlık dönemin daha iyi anlaşılmasını sağladı. Ancak günümüzde bile, özellikle Rusya’da Stalin’e dönük bir özlem söz konusu olabiliyor. Yapılan anketler, Rus halkının önemli bir kısmının Stalin’i güçlü bir lider olarak gördüğünü ve onun döneminde yaşanan terörü meşrulaştırdığını göstermekte. Bu durum, tarihle yüzleşmenin ne kadar zor olduğunu ve ideolojik saplantıların insan hafızasını nasıl körleştirebileceğinin de bir kanıtı. Hitler ise tüm dünyada mutlak bir kötülüğün simgesi haline gelmişken, Stalin’in benzer bir mutlak kötülükle anılmaması, tarihi değerlendirmelerdeki çifte standardın özüdür. Oysa her iki lider de, kendi halkları da dahil olmak üzere milyonlarca masum insanın ölümünden doğrudan sorumludur. Tarihçi Norman Davies’in de ifade ettiği gibi: "Kötülük, her zaman tek bir çehreyle gelmez; bazen komünist, bazen faşist, bazen de kendi çıkarları için tarihi yeniden yazan herhangi bir güç olabilir." İdeolojik değilse bile bası fikirlerim benim de bar tabi, ama nereden bakarsan baka klasik ideolojiler cinayettir. Bütün bunlardan geriye de anmalar, taziyeler kalır. Sadece hayatta kalanlar çoğu zaman hayatta kalmak uğruna diktatörleri över ve kahraman ilan ederler. Buna “devletçilik” demek de doğru değildir. Çünkü ne demiş Şeyh Edebali, “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın.”
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


