Kuşatmanın sesi: Gazetecilik okudu, şiir yazdı

Kuşatmanın sesi: Gazetecilik okudu, şiir yazdı

Onun dizelerinde “yaşıyoruz” kelimesi canlanmış bir slogandan direnişe dönüşmüştü. Bugün Saint Petersburg sokaklarında yürürken, bazı köşelerde onun adını taşıyan yerler görürsünüz. Ama asıl olan onun hala o sözlerde yaşıyor olması: “Hiç kimse unutulmadı, hiçbir şey unutulmadı.” Bu cümle, sadece bir mezar duvarına kazınmış bir yazı da değil. Bana kalırsa zaten dünyada hiçbir şey öyle alelade değiş. Olga, kuşatmanın sesiydi çünkü

Kuşatmanın sesi: Gazetecilik okudu, şiir yazdı

 “Tanrı’ya olan inancımı kaybetmedim, aksine onun adına konuşanlara olan güvenimi kaybettim ve bu büyük bir fark.” 

Olga Fyodorovna Berggolts, 16 Mayıs 1910 günü Saint Petersburg’un işçi mahallelerinden birinde dünyaya geldiğinde, kimse o küçük kızın yıllar sonra bir şehrin açlık, soğuk ve ölümle mücadele ettiği en karanlık günlerde insanların yüreğine umut taşıyacak bir ses olacağını kestiremezdi. Bütün de öyle, kalabalıklar arasında omzuna çarpıp yüzüne bile bakmadığımız ne büyük şairler var. Kim olduklarını ancak nüfustan düşürdükleri gün öğreniriz. Babası Fyodor Khristoforovich Berggolts, Rus ve Letonya kökenlerinin birbirine karıştığı sadeliği tercih eden bir aileden gelen ve ailesinin geçimini sağlamak için bir fabrikada doktorluk yapıyordu; annesi Maria Timofeevna ise, evin sessiz dayanağıydı. Birçoklarımızın annesi gibi. Nevskaya Zastava semtinde geçen çocukluk yılları, fabrika bacalarının dumanı ve Neva’nın soğuk rüzgârlarıyla onun hayatı kadar mizacını da şekillendirdi. O günlerde şehir hala imparatorluğunbaşkentiydi, sonra ise başkent sırasıyla Petrograd, daha sonra Leningrad olacaktı; ama Olga’nın kalbinde hep o  kuzey şehrinin sert güzelliği daim ve baki kaldı. Küçüklüğünden beri sözcüklerle oynardı. Yazıyı kendine bir meşgale edinmiş herkesin yaptığı gibi. Üç yaşındayken uzun şiirleri ezberlemiş, altı yaşındayken kendi dizelerini kurmaya başlamıştı bile. On dört yaşında, Lenin’in ölümüne dair yazdığı bir şiir fabrika duvar gazetesinde basıldığında, yolunun edebiyatla kesişeceği de çoktan belli olmuştu. Bu onun nasıl öleceğinin de yolunu çizmişti tabi. 1925 yılında “Smena” adlı gençlik edebiyat grubuna katıldığında, orada Boris Kornilov’la tanıştı. Genç şair, Volga kıyılarından gelmişti ve ikisi de aynı ateşle yanıyordu. Birkaç yıl sonra 1928’de evlendiler. Aynı yıl kızları Irina doğdu. Ama mutlulukları kısa sürdü. Bir ömür sürseydi ne değişirdi ki zaten? Bir ömür bile insana az gelirdi. Evlilikleri dağılırken, Olga Leningrad Devlet Üniversitesi Filoloji Fakültesi’nde okumaya devam etti ve 1930’da mezun oldu. Gazetecilik yapmaya başladı. Bir süre Kazakistan’da çalıştı, oradan döndüğünde elektrik santralinin gazetesinde yazılar yazmaya devam etti. Bu yıllarda kaleme aldığı hikâyeler ve denemeler, Maxim Gorki’nin dikkatini çekti. “Güzelliğin şarkıya ihtiyacı yoktur” diyen Gorki, gerçekten de mahir kişiyi yazdığından, söylediğinden, susmasından bile tanıyacak kadar zeki biriydi.  

“Uglich” adlı hikâyesi, “Glubinka” denemeleri, “Gazeteciler,” “Taneler,” "Yeni Dünyada Gece” gibi eserleri, genç bir kadının devrim sonrası dünyayı anlama çabasını yansıtıyordu. 1934’te Sovyet Yazarlar Birliği’ne kabul edildiğinde, önünde parlak bir yol açılmış gibi görünüyordu. Fakat bu dönem de yazarak para kazanmak pek kolay iş değildi. Ne var ki hayat da ona acımasız davranan bir öğrenciye gibiydi. Kime değil ki?  1932’de ikinci eşi Nikolai Molchanov’dan doğan kızı Maya, daha bir yaşına basmadan öldü. 1936’da Irina, yedi yaşında kalp rahatsızlığından dolayı hayata veda etti. İki çocuğunu birden arka arkaya kaybeden bir annenin yüreğindeki boşluk, iyiden iyiye şiirlerine sızdı. Pek iyi bir anne yahut “anne olmaya doğmuş” da denendi tabi onun için. Yazı yazanın neredeyse bütün hayatına tekabül edebilir, başka aşklara, başka sevgilere yer bile bırakmayabilir, ki kişi yazmadığımda bile yazacağı, yazmak istediği şeyi düşünür. Aksi halde yazarlık sadece taklit edilen bir hobi gibidir. Çenesi düşük, kafası karışık yancıların, taklitçilerin, “bir şey olmak” uğruna kendilerini çok oğluma, çevrelerine ispatlamaya çalışmanın bir yolu sadece. Türkiye de çok var. Zaten şiir delirmenin de bir ürünüdür.  Neden artık şiir yazmadığımı düşünüyorum da bazen, delirecek bir şeyim kalmamıştır benim belki de. Fakat onun için daha da kötüsü gelecekti. 1937 ve 1938’de Stalin’in “büyük temizlik dalgası” onu da yakaladı. Boris Kornilov “halk düşmanı” ilan edilip kurşuna dizildi. Olga tutuklandı, sorguya çekildi, işkence gördü. Ve yine hamileydi. Cezaevinin soğuk duvarları arasında ölü bir bebek doğurdu. Doğsa bile kuvvetle muhtemelen yaşama şansı yine de yoktu. 1939’da aklanıp serbest bırakıldığında, bedeni ve ruhu yıpranmış ve yorgundu. Yine de 1940’ta Komünist Parti’ye üye oldu. Bunca şeyden sonra bile herkesin bu kadarcık hali, gücü, kuvveti olurdu. Çünkü o, inandığı bir ideale tutunmadan yaşayamazdı.  

Sonra savaş geldi. 1941 eylülünde Alman orduları Leningrad’ı kuşattığında, şehir birden bire dış dünyadan koptu. Açlık, soğuk, bombardıman günlük hayatın bir parçası oldu. İnsanlar ekmek karnesiyle günde 125 gram siyah ekmekle ayakta kalmaya çalışıyordu. Cesetler sokaklarda yatıyordu ve kimse onları kaldırmaya kendinde  güç bulamıyordu. Olga şehri terk etmedi yine de. İlk iş radyo evine gitti. Mikrofonun karşısına geçti. Sesi, o tek çalışan radyo istasyonundan tüm şehre yayıldı. “Buradayız,” diyordu. “Yaşıyoruz. Unutulmayacağız.” Dizeleri, açlıktan titreyen ellerle yazılmıştı, ama her kelimesi çelik gibiydi. Açlık insanı gerçekten de dayanıklı hale getiriyordu, ölüm gelip de insanın hücrelerine sirayet etmeyi başaramamışsa eğer. İnsanlar, karanlık evlerinde radyoyu açıp onu dinliyor, o ses sayesinde bir gün daha dayanıyordu. “Kuşatmanın sesi” denmesi ona, elbette boşuna değildi. O, sadece bir şairdi, şehrin kolektif yüreğinin atışıydı. Korku nedir bilmeyen, her anını yeni bir yarın yaratmaya adamış. O  günlerde yazdığı şiirler, edebiyat tarihinin en acı ve en dürüst satırlarıydı. “Şubat Günlüğü”nde, yaralıları ateş altından kurtarma çabasını anlattı. “Leningrad Şiiri”nde, şehrin her köşesine sinmiş ölümle yaşam arasındaki ince çizgiyi derinleşerek çizdi. “Leningrad Defteri,” o yılların not defteri gibiydi. Her sayfada bir kayıp, bir direniş, bir umut kırıntısı vardı. Bütün kemiklerin kırıldığı bir yerde her şeyi bir kırıntıydı. “Savunucuların Anısına” yazdığı dizeler, mezarlıklarda yatan isimsiz kahramanlara bir ağıttı. “Senin Yolun”, açlıktan ölen eşi Molchanov’a bir veda mektubuydu. Georgi Makogonenko ile birlikte yazdığı “Onlar Leningrad’da Yaşadılar” adlı oyun, tiyatro sahnelerinde o günlere tanıklık etmiş olmanik üzere bir metindi. “Leningrad Konuşuyor” adlı kitap, radyo yayınlarının derlemesi olarak basıldığında, insanlar kendi yaşadıklarını sayfalarda buldu. Bu eserler, propaganda değildi. Kanla, gözyaşıyla, donmuş parmaklarla yazılmış gerçeklikti. Savaş bittiğinde Olga, zaferin ışıltısı içindeydi ama içi hâlâ karanlıktı.Gazetecilik okudu, şiir yazdı. Piskaryovskoye Anıt Mezarlığı açıldığında, duvara kazınan şu sözler onundu: “Hiç kimse unutulmadı, hiçbir şey unutulmadı.” Şimdi onu andığımız gibi.  

Bu cümleler, yüz binlerce Leningradlının sessiz çığlığı oldu. Fakat o bir zamanlar “toplumsal asalaklık” suçlamasıyla da yargılandı. Her yıl o duvarın önünde duranlar, o sözleri okuyup Olga’nın sesini hatırlar. Savaş sonrası yıllarda da yazmaya devam etti tabi. “Pervorossiysk” adlı uzun şiiri, 1918’de Altay’a giden Petrograd işçilerinin komün deneyimini anlatıyordu. Bu eseriyle 1951’de Stalin Ödülü’nü aldı. Ama Stalin kimdi? Bira daha sosyalist bir başka Hitler. Malum, hiç yere çok insan öldü. Stalingrad üzerine yazdığı şiir döngüsü, başka bir kahramanlık destanıydı üstelik.  Sevastopol’un savunmasını konu alan “Sadakat” trajedisi, sadakatin ne demek olduğunu soruyordu. Uğrunda ölünecek şeylere insan demek böyle mi karar veriyordu? 1959’da yayımlanan “Gündüz Yıldızları”, otobiyografik ve lirik bir düzyazıydı; bir kuşağın kaderini, bir yüzyılın biyografisini o sayfalara sığdırmıştı. Kitap daha sonra filme de uyarlandı. Seçilmiş eserler, lirik derlemeler, “Sadakat”, “Bellek” gibi kitaplar peş peşe çıktı. Ama en derin eserleri, belki de yayımlanmayan günlükleriydi. 1923’ten 1971’e kadar tuttuğu notlar, sansürsüz, düzeltilmemiş bir iç dökümdü ve uzun yıllar sonra, ölümünden çok sonra gün yüzüne çıktı. Hayatının son döneminde alkolle boğuştu, tedavi gördü, ama sonuç olarak yalnızlaştı. Yine de yazmayı bırakmadı. “Acıyla yaşıyorum, acıyla yazıyorum,” demişti bir keresinde. 13 Kasım 1975’te Leningrad’da hayata gözlerini yumduğunda, sadece altmış beş yaşındaydı. Vasiyeti açıktı: “Piskaryovskoye’de, kuşatmada ölen dostlarının yanında yatmak” istiyordu. Ama yetkililer farklı bir karar verdi. Volkovo Mezarlığı’ndaki Literatorskie Mostki’ye, yazarlar köprüsüne gömüldü. Mezarına anıt ancak 2005’te dikildi. Ölümü bile gecikmeli duyuruldu, öyle ki bazıları bu haberi önce yabancı radyolardan duydu. Yaşadığı dönemin yıprattığı biri olarak ölünce bir cinayet kurban gitti denebilir böyle biri için. Açlık, savaş, baskıcı bir rejim, yargılamalar, hapis, hem içeride hem dışarıda maruz kalınmış kötü koşullar ve ölüm. Olga Berggolts’un hayatı, bir şehrin ve bir kuşağın trajedisini tek bir bedende topladı. İki kızını, iki kocasını, doğmamış çocuğunu, özgürlüğünü, sağlığını kaybetti. Buna rağmen sesini yitirmedi. Kuşatma günlerinde mikrofonun başına geçtiğinde, sadece kendi acısını icine gömmüş, yüz binlerce insanın acısını kelimelere döküyordu. Şiirleri, o acıyı güzelleştirmeden, yüceltmeden, olduğu gibi içerdi.  

Açlığın nasıl bir şey olduğunu, soğuğun nasıl kemiğe işlediğini, ölümün nasıl sıradanlaştığını anlattı. Ama aynı zamanda sevginin, sadakatin, hatırlamanın da mümkün olduğunu gösterdi. Onun dizelerinde “yaşıyoruz” kelimesi canlanmış bir slogandan direnişe dönüşmüştü. Bugün Saint Petersburg sokaklarında yürürken, bazı köşelerde onun adını taşıyan yerler görürsünüz. Ama asıl olan onun hala o sözlerde yaşıyor olması: “Hiç kimse unutulmadı, hiçbir şey unutulmadı.” Bu cümle, sadece bir mezar duvarına kazınmış bir yazı da değil. Bana kalırsa zaten dünyada hiçbir şey öyle alelade değiş. Olga, kuşatmanın sesiydi çünkü. Onun sesi, sadece radyodan gelmiyordu, insanların içindeki yaşama arzusundan da doğuyordu. O sesi duyduklarında, bir dilim ekmek daha dayanıyorlardı, bir gece daha ayakta kalıyorlardı, bir gün daha umut ediyorlardı. Erken dönem eserlerinde, genç bir yüreğin devrim coşkusunu, günlük hayatın ayrıntılarını, sevginin ve kaybın ilk izlerini bulursunuz. Savaş yılları şiirlerinde ise, o coşku yerini çelik bir iradeye bırakır. “Şubat Günlüğü”nü okurken, kar altında yürüyen insanları ayak seslerini duyarsınız. “Leningrad Şiiri”nde, şehrin her taşının bir hikâye anlattığını hissedersiniz. “Senin Yolun”da bir eşin yokluğunun nasıl bir boşluk bıraktığını anlarsınız. “Gündüz Yıldızları”nda ise, bütün bu yaşananların üstüne bir dip düşünce eklenir ki, bir insan, kendi hayatını bir kuşağın kaderiyle nasıl birleştirir, onu görürsünüz. Olga’nın kişisel hayatı, eserlerinin sadece arka planını oluşturur. Yaşlılığa bağlı hastalıklara bağlanan ölümü aslında rahat vermeyen toplumun ve onun siyasi koşullarının bir sonucu olmuştur. Ölümü bu nedenle biraz da tartışmalı bir ölüm olmuştur. Ama ne var ki, “şairin bahtı iyi olacak” diye  çiğnemesi zor bir yasa olmamıştır asla.

 

T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

 

İlgili İçerikler