Onlar? Onları mahvedecek kişilerle tanışacaklar

Onlar? Onları mahvedecek kişilerle tanışacaklar

2025'te bir roman 150-300 TL bandında seyrederken, alım gücü düşük toplumlar için git gide bir lüks haline geldi kitap almak. Antidepresanların daha çok tüketildiği satırlardayız artık. Korsan ve ikinci el kısmi çözüm ama uzun vadede ekonomik olarak onun da zararı büyük

Onlar? Onları mahvedecek kişilerle tanışacaklar

“Bir kez yaşıyorum!
Bunu da hırsla, çıkarcılıkla ve yalanlarla geçirmek istemiyorum.
Hiçbir efendiye hizmet etmem.”

- Ursula K. Le Guin 

Edebiyatımız, Divan şiirinin incelikli mazmunlarından Tanzimat'ın yenilikçi romanlarına, Cumhuriyet'in ulusal kimlik arayışından günümüzün küresel temalarına uzanan dev bir zenginliğe sahip. Kimi dönemler altın bir çağ, kimi dönmeler kanlı zamanlardan ibaret olsa da. Nazım Hikmet'in devrimci dizeleri, Yaşar Kemal'in Anadolu epikleri, Orhan Pamuk'un labirentvari anlatıları gibi eserler, bu edebiyatı uluslararası arenada daha da prestijli bir seviyeye getirmiştir. Ancak 21.yüzyılın ikinci çeyreğinde, özellikle 2000’lerden itibaren, Türk edebiyatı derin ve kısır bir krize girdi. Bu kriz,  estetikbir gerileme,  eğitim sistemindeki yetersizlikler, dijital dönüşümün yüzeyselliği, yayıncılık sektörünün ticari baskıları, intihal vakalarının artışı, siyasi otoritelerin kültür sahalarına uyguladığı baskı-sansür, okurların nitelikli eserlere erişim zorluğu, kitap fiyatlarının erişilmezliği ve yazarların eleştirilere karşı takındıkları tutumlar gibi birbirini besleyen sorunların birbirlerine kenetlenmesiyle iyice perçinleşti. Günümüz Türk edebiyatında kalite düşüşü en çok tartışılan konulardan da biri bugün.  Yeni çıkan romanların büyük kısmı, dil zenginliği, kurgu derinliği ve tematik özgünlük açısından eleştirmenlerce yetersiz -eleştirmenlerin yeterlilik seviyesi de ayrıca bir tartışma konusu tabi,  yalakalıktan iki yakası bir araya gelmeyenler bile var! Aldığım e- mailler arasında eleştirmen vasfını yakasına çürümüş gül gibi takanlardan biri bu konuda yazdığı bir kitabı hakkında yazı yazmamı isteyen bir metin göndermiş mesela bana, ne kadar intihalci yazar varsa allayıp aklayıp pullayıp “belki ben de bir yerlere varırım” düşüncesiyle yazmış da yazmış. Garib olan benim ki, beni dahi kullanabileceğini sanmış. Fakat ne yazık ve çok acı bir haberim var: Hiç de kullanışlı bir bıçak değilim. Bu konularda işe yaramadığım için üzgün de değilim. Bir de böyle de pişkinim. Herkes herkesi kör bıçağına kın olacak sanıyor. Hayranlıkla dolu yazılar yazdığım da oldu benim, ettiğim her sözün, kalem kıpırdattığım her metnin arkasındayım. Kimi yazarlar- şairler kendi metinlerini teknik açıdan açıklamaya kabil bile değiller. Oysa bir metin, bir şiir duygusal karmaşaların, anlatıcılığın yanında teknik teferruatlarla da açıklanabilmeli. Bazı öykücüler artık git gide kalıp metinlerin bir kopyası, bazı koşulların, yolların belirlenip üzerine ağların gerilmesinin bir sonucu… Eskiden “bazen” derdim, şimdi artık Neyzen Tevfik gibi konuşmak istiyorum. Ayıp mı?  Bunca olan bitenden sonra toplumumuzda ayıp mı kaldı? “Ayy, tırnağım kırıldı!”

2000’lerden itibaren sosyal medya fenomenlerinin yazdığı kitaplar, hızlı tüketim için kısa cümleler ve klişe temalarla doluyken, derinlikli eserler arka planda kaldılar.  Yine de yazar sayısı okur sayısından fazla değil -ki her yazan da yazar değil- zira büyük çoğunluğun okur yazar olmasına rağmen kitap okuma eğilimi de ekonomik durumu da  yok, bu eğilim yazarlarımızın da büyük bir kısmında yok ya neyse… “Yazar sayısı okur sayısından fazla” diye eleştiride bulunan kimselerin elinde bununla ilgili bir veri de yok. Yanı sıra herkes yazabilir, buna kimse ayrıca icazet verecek bir makamda da değil. Örnek veriyorum: Almanya’da çok seneler önce uluslararası bir sempozyum molasında Thomas Mann’i dinleyicilere anlatacak olan çok ünlü bir yazarımız “Hiç okumadım, Almanya’ya gelip de ondan söz etmek gerekecek diye şöyle bir baktım sadece” demişti. Bu örnek kimin okur kimin yazar olduğu konusunda yeterli bir örnek bence. Yanı sıra halihazırdaki okur sayısındaki bu düşüşün nedenleri arasında “çok iyi yazar” diye nitelediğimiz yazarların “çok kötü kitaplar” olduklarını bilmelerine rağmen birkaç lira uğruna ve doğrusu kendilerinin müritleri olmaları karşılığında reklam ettikleri yazarlar/kitaplar olduğu gerçeğinin de büyük payı var. Bu biraz da kendilerini geçecek seviyede yazarların önüne atılmış engeller silsilesi bana göre. Kötü metinler ne kadar artarsa onlar arasında “biricik” kalma alanlarını muhafaza etme stratejileri bunlar sadece. Göz ucuyla şöyle biraz karıştırıp “hatırlı dostlar” aracılığıyla tanıtılmış kitapların kendilerine rağmen bir zirveye ulaşamayacaklarından da emin olmaları durumunun da bir sonucu.

Bütün bunlar toplamdaki eğitim sisteminin de ekonominin de ayrıca bir çıktısı. Her kesim kendi “Aydın sınıfı”nın kurucusu olma gayretine girerken bu coğrafyada hiçbir zaman aristokrat bir sınıfın oluşmayacağından bihaber debelenip durmaktalar. Attan inip otomobile binmek medeni yapmıyor çünkü insanı, aksine daha da barbar ve vahşi bir toplumuz biz insan toplumu artık. Zira Nietzsche’nin aklını başından aldı sandığımız at, aklını başına getirmiştir onun. Zaten oldum olası Türkiye'de edebiyat eğitimi de bir çok şey gibi ezberci ve sınav odaklı olmuştur. “Bu kadarını bilsen sana yeter” anlayışının bir ürünü. Öğrenciler, Orhan Veli'nin "Garip" manifestosunu veya Sabahattin Ali'nin toplumsal gerçekçiliğini derinlemesine analiz etmek yerine, özetlerle yetiniyor, onu dahi artık yapay zeka gibi Google havuzuna bağlı otomasyonel sistemlere yaptırıyorlar.  Halkımız neden edebiyatı azımsıyor, neden şairin “şair” olarak bir kimliği olduğunu, edebiyatın ve edebiyatçının çoğu zaman önemsiz olduğu konusunda bir fikre sahip yaşıyor? Çünkü kendi gibi yazarın da “sayısal bir zekası yokmuş” diye düşünüyor. Postmodern veya fenomenolojik okumalarda tam tersi savunulsa da her türlü bilgi, kurgu da sayısal verilerin yarattığı toplumsal haller üzerine var oluyor. Nitekim iktisat bir sosyal bilimdir. Sayısal verilere dayanması onu “fen bilimi” yapmaz. Evet, edebiyatçılarımız geveze, alt yapısı olmayan, bir başkasında gördüğünü kendi yaratmış gibi pazarlamaya çalışanlarla yazar nüfusunun büyük bir bölümünü oluşturuyor bugün ama kendine “yazar” diyen yazar mı oluyor? Edebiyatın toplumda bugün bir karşılığı neredeyse yok gibiyse, bu yerlerde sürünen itibar bu biçimde “yazar”ların kendi itibarlarıdır, yazarlığın değil. Zira derinliklerin yaratacağı, ortaya çıkaracağı yeni insan tipleri elbette böyle bir yapıyla olagelmiş bir toplum için sakıncalıdır. Buraya kadar Aziz Nesin gibi konuştum, biraz da Süleyman Demirel gibi konuşayım:  Böylece yeni nesil yazarların sağlam birikimleri olmadan “piyasaya” girmesi, edebiyat tarihinin ileride parmakla gösterilecek satırlarında yeri olması da mümkün değildir. Ama birileri çıkıp “ Biz halk çocuğuyuz” diye çıkıştığında, elbette birileri de çıkıp “ Biz orospu çocuğu muyuz!” diyecek tabi. Niye demesinler ki?

Dijitalleşme de okuma alışkanlığını dönüştürmüştür. Ama bil bakalım neye? Eşeklerin tepinip durduğu bir panayıra… Kısa videolar ve sosyal medya içerikleri, uzun metinlere odaklanmayı zorlaştırırken, genç yazarlar, editörler Instagram veya TikTok'ta viral olmak için yüzeysel metinler üretmekteler;  bu da şiir ve roman geleneğini anlık duygusal şoklarla ortadan kaldırıp atmaktır. Ne! Siz hala delirmediniz mi? Delirin, deliler kanunen de dinen de her şeyden muaftır. Ekonomik baskılar da etkili bütün bunlar da ama bu baskı nasıl çıkıyor ki ortaya? Çoğu yazar, edebiyattan geçinemediği için ticari türlerde yazmak zorunda kalıyor, ama bu ticari kaygı artık herkesin şöhret olması hasebiyle kişisel şöhret kaygısı da içeriyor, böylece ne dediğinden çok bir şeyler söyleyerek sıçramaya çalışırken kendini duvardan duvara çarpan meczuplar görüyoruz. Delilik? O aslında başka bir şey. Galiba bu yüzden Divan şiirinde (daha çok aşk mesnevilerinim belli makamlarında) uzun yıllar pek çok beyitte “Leyla! Leyla!” diye ayılıp bayılan Mecnun’u çok özlüyoruz. Yayıncılar bestseller peşinde koştuğu için, örneğin, kişisel gelişim veya popüler aşk romanları ön planda tutulurken, deneysel eserler raflara hiç çıkamıyor, depolarda dijital siparişlerin kayıtlara onları da düşürmesini beklerken sessizliğin içinde kaybolup  gidiyorlar. Yani böylece Manukyan da olup birçok yazarda olmayan şey nedir sorusunun yanıtı da çıkıyor ortaya. Ne imiş? Vergi levhası! Yanı sıra eleştiri mekanizmasının zayıflığı ise kalitesiz eserlerin çoğalmasını sağlıyor sadece. Ne denir böylesi bir ortamda yüzen gemi için: “Vesikası var, ama vergi levhası yok komutanım!” Bağımsız eleştiri platformlarının azlığı,  mevcutların ise kişisel ilişkiler veya linç korkusuyla nesnelliğini kaybetmiş olması da ayrıca bir sorun tabi. Şöhret, para gibi kazanımlar uğruna bazı kaideleri delip geçmeye çalışmanın da sonuçları olmasın mı? Olacak tabi… Tanzimat'ta Şinasi ve Namık Kemal, Batı etkisinde yenilikçi eserler üretirken, günümüzde benzer bir yenilik arayışı yok. Günümüzde Latife Tekin,  Hasan Ali Toptaş, Murat Uyurkulak gibi isimler biçimsel ve tematik yenilikler yapmışlarsa da yazarın söylediğiyle yaşadığı arasındaki (bunlar da eserle birlikte topluma yansıdığı için önemli) anlamlı olma hallerini giderek kaybetmişlerdir. 1980'ler sonrası neoliberal politikalar, edebiyatı meta haline getirdi. Son yıllarda, genç yazarların eserlerinde yabancı etkiler de (Latin Amerika’nın büyülü gerçekçiliği veya Kuzey Doğu ülkelerinin masalları) taklit düzeyinde kalıyor; özgün sentez, yok. Çünkü zaten gerçekte hiç olmamış bir şeyleri taklit etmeye çabaladıkları için. Çabalamak? Önemli, ama ne için? Buna pek çoğunun verebileceği bir yanıt bile yok. Sadece beklentiler var. Beklentiler insanı deli eder, alır kendisinden bir başkası olsun diye “Beter Böcek” eder.

İntihalse, Türk edebiyatının en utanç verici sorunlarından bir diğeri.  En bilinen örnek, Elif Şafak'ın 2002'de yayımlanan “Bit Palas” romanı ile Mine Kırıkkanat'ın 1990'da yazdığı “Sinek Sarayı” ile Yavuz Ekimci’nin birçok kitabıyla birbirinden farklı diğer yazarların kitapları arasındaki benzerlikler. Şimdi biz, kendilerini bizimle aynı cenahtan hissettiklerimiz intihal yaptığında,  “Bu da bizim mahallenin intihalcisi” deyip görmezden mi gelelim yani? Zaten Şafak ve Kırıkkanat olayı üzerine 2021'de açılan dava, 2024'te sonuçlandı: Mahkeme, bilirkişi raporuyla yüzde 5 intihal tespit etti. Olay örgüsü, apartman mekânı, karakterler ( çöplük ve kuş motifleri) ve üslup benzerlikleri "esinlenmenin ötesinde" bulundu. Bana sorarsanız eğer yüzde 5’den biraz daha fazla bir intihal söz konusu.  Böylece Şafak ve Doğan Kitap, bir miktar maddi  tazminat ödemeye mahkûm edildi. İstinaf mahkemesi 2025'te kararı onadı; böylece Türk edebiyatında nadir görülen bir hukuki zafer gerçekleşti. Darısı sağ-sol fark etmeksizin bütün mağdurların başına. Bundan kötüsü belki de her iki kitabı okuyup kıyaslamadan destek metinlerine imzaların atılmış olmasıdır. Hakkaniyet duygumuzu kaybetmeyelim. Çünkü niye? “Secar’ın hakkı, Secar’a.” Geçmişte tarihsel olarak, Tevfik Fikret'in Victor Hugo'dan etkilenmesi de tartışıldı; "Hân-ı Yağma" şiiri, Hugo'nun "Neşeli Hayat"ına benzerlik gösterdiği için. Yahya Kemal'e de Fransız edebiyatından intihal iddiaları yöneltilmişti. Güncelde, sosyal medyada genç yazarların yabancı eserlerden alıntı yapmadan çeviri benzeri metinler üretmesi de bugün çok yaygın. Akademik alanda da intihal skandalları var; bu, genel etik eksikliğidir aslında. Ama biz toplum olarak neye bakıyoruz? Eteği kısa olana! Hayret doğrusu… Bütün bunların nedenlerini saymaya kalksak: Hızlı şöhret olma arzusu, etik eğitim yoksunluğu, denetim zayıflığ, yayıncıların popüler isimleri basmak için intihal denetimini ihmal etmesi gibi daha nice şey… “İntihaller derlemesin”den başka hiçbir şey olmayan kitaplara sahip bir yazarın şöhret olma tutkusu vatansızlığı bile göze alacak duruma getirebiliyor yazarları, nitekim kendi kendini CİMER’e şikayet ettirip buradan doğan mağduriyetle bir başka ülkeden burs, fon ve hatta vatandaşlık elde etmenin açacağı kapılar için bile her şeyi göze alanları bile gördüm ki intihal yumağından ibaret kitaplarının gün yüzüne çıkacağı zaman kendilerini koruyacak bir kalkana da sahip olacaklarını sanırlar. Ne yazık edebiyat bir eser yaratmaktan çok “bir adam yaratmanın” en kolay ekmek pişen mutfağı da oluyor bu sayede. Eşitsizlikler? Yayınevlerinin kültür hanesinden çok kapitalizme hizmet ettiği kurumlara dönüştüğü kurumlar olması da bunun ayrı bir nedeni. “Ama sosyalizm, ama hakkaniyetçilik?” Siz hiç roman okumuyorsunuz galiba!

Yayınevlerinin, intihalci veya tartışmalı yazarları basmaya devam etmelerinin de bir nedeni  bu,  çünkü kar ön plandadır. Türkiye'de sektör konsantre; birkaç büyük grup böylece piyasayı domine ederken, küçük yayınevleri, maliyetler yüzünden nitelikli eser yerine bestseller basmayı tercih ediyor. Korsan yayınlar ve dijital korsanlık, orijinal üretimi tehdit etmeye de devam ediyor. 2023 verilerine göre: Sektör, enflasyon ve döviz artışıyla 2016 seviyelerinin gerisinde kaldı, indirimler, kampanyalar bile bu açığı örtmeye yetmez. Kağıt krizi, KDV oranları, dağıtım zinciri. Savaşın da yarattığı evrensel krizle bu dertler daha da başa çıkılmaz bir hale geldi. Yurt dışı fuarlara katılım desteklerinin kapsadığı bir kısım yayınevi dışında doğru olanı yapmaya çalışan yayınevleri kapanmakta ve ayakta durmakta büyük güçlük çekmekteler. Belki ancak devlet sübvansiyonu, sabit fiyat yasası gibi Avrupa modelleri bu durumu düzeltebilir, ama “hatırı sayılı kimseler” fırsat eşitliği denen terazilerin diğer kefelerinden ellerini çekerlerse. Çekerler mi? Bal tutan parmağını yalarsa çeker mi? Çekmez tabi. Benim de içimden bazen  Okurlar, pazarlama baskısı ve eleştiri eksikliği nedeniyle nitelikli eserleri bulamıyor. Bu eleştirmenlerin suçu mu? Pek değil doğrusu. Çünkü neden? “Klavuzu karga olanın” demişler... Suç yine kargayı kendine kılavuz yapanda ama. Kargalar bizi bağışlamasalar da olur. “Her kuşun eti yenmez”, biliyoruz çünkü. Sosyal medya, popüler kitapları öne çıkarırken bağımsız yazarlar görünmez kalmaya devam ediyor. TÜİK verilerine göre, okuryazarlık oranı 2023'te yüzde 97,6'ya yükseldi ama kitap okuma süresi günlük 1 dakika civarı. Kişi başı yıllık kitap sayısı 8-10 ve çoğu eğitim veya dini kitap. Adı “kişisel gelişim” olan toplu imha kitaplarından söz etmiyorum bile.  Bu iyi bir şey mi, evet ama yeter mi? Çocuklara kitap hediye oranında dünyada 140. sırasındayız. Ama zaten çocuk kitabı yazma ve basma konusunda da pek iyi bir sıralamada değiliz. Sadece şekerden dişleri çürürdü çocukların eskiden ama artık dünyalarını çürüten bir toplumuz biz. İyi ile kötü arasında tercih yapmak hakkı saklı. Burada “saklı” olan belki de asla kimsenin kimseye eşit olmayacağı durumu.

Kitap fiyatları, enflasyon, döviz ve kağıt maliyetleri fahiş seviyede olan bir ülkede çocuk kitapları konusunda da büyük beklentilere girmek ya da taleplerde bulunmak saçmalığın bir tık ilerisinde bir şey zaten. 2025'te bir roman 150-300 TL bandında seyrederken, alım gücü düşük toplumlar için git gide bir lüks haline geldi kitap almak. Antidepresanların daha çok tüketildiği satırlardayız artık. Korsan ve ikinci el kısmi çözüm ama uzun vadede ekonomik olarak onun da zararı büyük. Kara paradan pek farklı değil. Sadece bu konuda yapacağımız eleştiriler belki kulakları biraz doldurabilir ama yazarlar, kendileri ve kitapları hakkında yapacağımız olumsuz yorumlara sessiz kalır veya bunların engellenmesi için yollar ararlar, ancak sabahtan akşama kadar Google'da isimlerini aratarak övgüleri takip ederler. Bu narsisizm, sosyal medya kaynaklı. Eleştiri, gelişim için vazgeçilmezken konu doğrudan muhatabını bulduğunda tehdit görülür. Kriz bu mu peki? Bu kriz değil, adeta bir sara nöbeti. Yeni bir vatansever Namık Kemal, doğrucu bir Mehmet Akif, yeni bir muhafazakar Samiha Ayverdi, Safiye Erol yahut yenilikçilerin piri Tevfik Fikret maalesef doğmayacak. Ama işte umuyoruz ki bu ortaçağ karanlığını yine yeniden yırtacak bir rönesans uzun sürse de bir tekrar olarak doğacak. Her şey vakit alır elbette, bu da vakit alacak tabi. Ama biz, “ Koşu bittikten sonra da koşan atlar” o günlerin de gelmesini bekleyeceğiz. Takriben iki buçuk nesil sonra ama yine de mümkün. “Onlar? Onları mahvedecek kişilerle tanışacaklar.”


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler