Senin aradığın ben değilim, benim beklediğim de sen değilsin

Senin aradığın ben değilim, benim beklediğim de sen değilsin

Yazmak istemiyor artık. Oturup yazsa neler neler yazar da yazmak istemiyor işte. Dünyada söylenmemiş söz yokmuş ki zaten. Bunu da hangi tok karınlı niye söylemiş ki acaba?

Senin aradığın ben değilim, benim beklediğim de sen değilsin

“Öteki bizden olmayandır.
Aynı zamanda bilinmeyen, bilinmek istenmeyen,
rahatça tanımlanamayan şeyler de ötekidir.” 

Masasına oturdu yine. “Masa” deyip geçme. Masal yazmıyor bu masaya gelip çökünce. Hesap kitap bir yana… Bıkmış usanmış gibi dünyadan. Yorulmuş olabilir. Yıldızlardan anlıyor mesela, kimya biliyor iyi derecede. Yeni bitirdi yüksek lisansını. Ne işine yarayacaksa bu kadar bilgi… İlk gençliğinde başında bir zabit haritalar çizip verdi, ondan dünyanın akibetini sorup görmek isteyenlere. Bulutlara bakıp konuşan bir saray büyücüsü… Pişman mı? Değil gibi. Bir damla mürekkep damlatıp avucunun içine insanın akıbetini görüyor. Suya bakınca bazen boğulacak gibi olsa da suda kaybolacak, hep suda kalacak her şeyin herkesin diplerdeki yerini görüyor, biliyor. Süleyman’ın yüzüğünü boynundaki zincirde taşıyor, biliyor ama Süleymansız yüzük bir işe yaramıyor. İlim veren Allah, ilim mi vermiş dert mi aslında? Bunu bilmiyor işte. Dil de bilir, Rusça, Kazakça… Kuşlarla, karıncalarla, rüzgarla konuşan Süleyman’ın dilini de bilir. Ama o bu masaya sadece yarı yollarda bırakılmayı tekrar etmek için her defasında yeninden başka bir biçimde oturuyor. O yolunu bitirdi çoktan, ama işte bir şeyler olmamış gibi olabileceği halde, bunu hatırlatıp duruyor kendi kendine. “Çin işkencesi” diye buna derim işte.

Ne olacakmış da olmamış ki ama? En pahalı motordan inip en lüks arabaya biniyor. Yatı yok belki ama yüz milyonluk arazide yaşıyor. Kim olsa düşüp bayılır, bir başkası olsa onun yerinde kudururdu, onun durduğu yerde dursa onun olanlara sahip olsa. Fakat o, köklerine gömülüp kalmış bir ağaç gibi dalında bir yaprak bile oynamıyor. “Geç gelen hiç gelmeseydi de olur” diyor. Her şey tamam aslında. Dünyaya geldi, görebileceği her şeyi gördü. Bir insanın bir insana söyleyebileceği her şeyi herkese bir anda söyledi. Söylemek istediğini söylemek istediğine söyleyemediği için. Anlaşılmamış sözlerin toplamda da bir anlamı olmadığı için mi böyle birine dönüştü yoksa? Bilmem, galiba. Zarifti, tatlı dilli. Zahirden, zehirden durup dem vursa bal zannederlerdi. Eskidendi, eskiden. Nezaketle işlenmiş bir mendil gibi şimdi. Bir köşesinde mendili işleyenin parmağına iğne batmış da ne kadar yıkasan da çıkmaz bir damla kan lekesi gibi. Kalbinin temsili gibi. İnsanın dünyada aldığı ilk biçim gibi. Önce gözyaşına benzeyen biraz da bulanık bir su damlası, hiç yaşanmamış bir hayat kadar tuzlu belki ama sonra işte tadı paslı bir kan damlasına sığdı kaldı. İnsan olmak bir çeşit cezalandırılma yöntemi mi yoksa? Benim için değil, onun için yani. Yazmak istemiyor artık. Oturup yazsa neler neler yazar da yazmak istemiyor işte. Dünyada söylenmemiş söz yokmuş ki zaten. Bunu da hangi tok karınlı niye söylemiş ki acaba? O yine de böyle düşünmüyor tabii. Ama bir şey de yazmıyor artık. Her şey bir tekrar gibi can sıkmaya başladığından beridir. Bu kadar tekrar etmek “artık duyulmaz seslere karışıyor” diye sessizliğe sessizce eşlik ediyor sadece. Ne gidiyor ne batıyor imamın kayığına binmiş engin sudan bir ovada dolaşıp duruyor.

Niye yazar olmuştu ki, bilmiyorum; çok seneler yazıyor olmanın bir anlamı olmadığını söylerdi halbuki. Eylemsiz söz, kudretli bir şey değildi. O da kudretsizliğin gölgesi serin kısır bir ağaç olduğunu bilmiyor muydu sanki? Ne yani, ölümden söz eden ölüme mi kalkışsaydı? Faydası kime? Yazarlık, yazıyor olmak zavallıca bir şeydi. Bildiği için bunu, buna o kadar inandığı için o da mı rol yapıyordu? Demek ki… İntikam almak için yazıyordu, ama parmağının üzerinde buz tutup yapıştığı tetiğe ne basıyor ne de artık parmağını oradan çekebiliyordu. Eline yapışmış o buz gibi silahı göğsüne basıp duruyordu. Neyin intikamını alacağını bile unutmuş gibi yaşıyor, yazıyordu. Yazmak için okumak elzem olduğundan belki de okuya okuya ehil mi olmuştu yoksa? Galiba. Asla evden çıkmazdı, ama nasılsa her şeyden herkesten haberi vardı. Yazılım bilen bir saray büyücüsü müydü? Değil tabi! Öngörülemez biri her şeyi öngörebilirdi zaten. Bir adımdan birkaç adım daha fazla ilerideydi herkesten sadece. O büyük yalnızlığın yoluna revan olmuştu bir kere. Meslek subaylığından terk. Yazık, nasıl da üzülmüştü ordudan ayrıldığı ilk gün. Tarikatlar, cemaatlerle muhatap. Sır alır, ekmek koyardı yerine. Ama niye bir gece bile olsun rahat uyumamıştır o tekkelerde, “Allah’ın evi” diye? Allah’ı bir eve sığdıracak akıl onda nerede? Bir roman kahramanıydı belki de bir hayalet artık. Herkesin bildiği, ama hiç görmediği bir şehir efsanesi. Kitaplarda bile yoktu böylesi bir hayat, onun gibisi. Kayıt dışı bir doğumla dünyaya gelmiş de resmiyette bir başkasının kimliği eline geçmiş de onun yerine onun için yaşıyor gibiydi. Çok yazar, hiç konuşmazdı. Gören de bir sırrı var sanırdı. Niye konuşsundu ki, konuştu diyelim fakat ne anlatacaktı ki?

Dışarı çıksa kırk yılda bir. O çıkışta da hocasına giderdi. Hocası? Müzede bir şey gibi bir mezarlık bekçisi. Dünyada mukim, dünya ile mukim! Kim görse sorardı “bu kim?” Ama “ölsem de şuracığa gömülsem” diye tıpkı onun gibi çabalayıp duran da birisiydi. Üstelik kibirli de kibirli. “Ah şu elime bir sopa verseler de, ben hocamın hocası olsam” bile derdi. Dünyadaki en zalimce sözleri tatlı tatlı söylerdi. Dünyada her şey onun yüzü suyu hürmetine dönermiş sanki. “Aman Allah’ın sen sakın, kadınlar…” Öyle derdi. Masası da masa ha! Şairin dediği gibi. Konyak içmeyi bilmez, şaraptan korkar. En son rakı içtiğinde ruhu bedeninden çıkar gibi olmuştu diye ona da birden tevbe etmişti. Hocası öyle istiyor diye. İyi de, insan meyhanede delirmeyecekti de nerede dökecekti içindekileri şöyle paldır küldür ortaya bir yere? Ogünden beridir meyhaneye gitmeye de korkar. Çok içince kör olurdu, “ben böyle biri değilim!” diye bağırırdı. Bazen dünya hakkında konuşur. O konuşur hocası dinlerdi. Pek sakin duruşunun arkasında celallenince Hitler, bazen Stalin de ona dehşetle eşlik ederdi. Ama sonra birden ne oldu da sakinledi, bilemem. Bilmesem de olur. Ama ondan ayrılmak da hiç mümkün olmadığından bildiğim şeyler var hakkında. O gözünü açınca ben de onunla beraber uyanıyorum. O kadar ki ayrılmak güç ondan, ölünce bile bir uyanmak söz konusu olursa yine beraber uyanacağız şüphesiz. Biliyorum. Onun kadar korkusuz olmadığım için de e korkuyorum biraz. Masaya oturunca artık yazmak istemiyor. Hafif bir demans ona babası gibi sarılıyor. Ona unutacağını zaman zaman artık bir çok şeyi, demans olduğunu söylesen huşu içinde gülüp geçer “ya, öyle miymiş?” deyip. Zaten hocası da demiş zamanında “unutacaksın” diye. Unutuyor da değil de hocası yalancı çıkmasın diye düşünmüyor geçmişi ve geleceği de tabi. Bu kadar iç içe yaratılmış olsam da onunla birlikte ne düşündüğünü bazen ne konuda ne yapacağını ben bile bilemiyorum. Hiçbir şey yapmasa da günlerce oturabilir bu masada. Masada hep kağıtlar, kalemler. Çağ değiştiğinden beridir bunları kullanan kimseler de kalmadı oysa. Kurşun kalem mi kaldı zaten Allah aşkına!

Geceleri sessizce hastaneye gidiyor. Sabaha karşı döndüğünü gören bir iki komşusu da mahalle esnafına onun ajan gibi mit gibi bir şey olabileceği dedikodusunu yapıyor. O da duydu bunları ama benim kadar şaşırmadı doğrusu. Çok daha gençken çok daha neşeli biriydi. Çok daha evvel çocukken ise ne sen sor ne ben söyleyeyim... Beyaz kalıp sabun görmek istemez hiç. Kokusunu alınca bile sararıp kalır. Kalkıp yerinden kaçıp gitmek ister. İster ama gidecek bir yer de gelmez aklına hiç. Ama evde bir sandığı var, ben gördüm, içi kalıp kalıp beyaz sabun dolu. Onu hiç başkalarıyla konuşurken görmedim. Konuştuğunda da kısa keserdi. Ama dinlese uzun uzun dinlerdi herkesi. Banyoya girse girişiyle çıkışı bir olurdu hep. Temizlik takıntısı var, ama niye bu kadar çabuk çıkar? Sanki yıkanmaz da suya şöyle bir görünüp çıkar hemen dışarıya. Bir şeyden korkuyor gibi bazen bir yere yetişecekmiş gibi de aceleci. Bir iş yaparken de böyleydi hep. Bir başka işi varmış da ona yetişmesi gerekiyormuş gibi. Halbuki hiç öyle değil. Dünyada kimsede olmayan bütün geniş zamanlar ona verilmişti. O yine de hiç vakit yok gibi hareket ederdi. “Kısasta hayat vardır” deyince birden ayağa kalkıp “ama yapmazsan iyi olur” kısmına gelince de, kalbinin yeterince kan pompalamadığını fark edip birden yerine otururdu. Eskiden daha iyi nefes alıyordu. Artık nefes alırken bile boğuluyormuş gibi oluyor. Kalbi yeterince iyi çalışmadığı için galiba sırt üstü uyuduğu geceler ciğerlerinde su birikiyor. Boğularak öleceğini o da biliyor. Hem de kupkuru bir yatağın üzerinde. Herkesten her şeyi saklayabilir insan, kendinden saklayamaz sanırdım ben. Kendinden sakladığı bir sürü şeyi masanın üzerine bırakmıştı. Dağınık yerlerde cevher olmaz, kimse de açıkta duran nüshaları merak edip okumaz diye düşünmüş olacak belki de. Artık önemsemediği için dönüp bakmadığı şeyler olmuştu kitaplar bile. Telefon çalıyor. Dönüp bakıyor ama açmıyor. Kapıdan ses gelir sanır koşar bakar, gelen beklediği değil diye artık galiba beklemiyor. Masada kağıtlar, ona ne zaman ve neden öleceğini söyleyip gitmiş birinin onda unuttuğu bir anahtar gibi duruyor. Anahtar evet. Günü gelince bir başka kapıyı açmak için bırakılmış ona. Kapı? Bir müddet güneşin altında kazma ile kürek ile kazılacak toprağa. Dünyadan bir anda çıkmak isteyenlerin aradığı kapı.

Çağ değişti diye önemini mi kaybetmişti her şeyler? Aslında çağ değişmemiş o değişmiş gibiydi. Artık direnç yok, direnmek yok ama teslim de olmuyordu hiçbir şeye, hiç kimseye. Belki on belki yirmi yıldır sakladığı bir ses kaydını açıp açıp dinliyordu. Onun bu rutini yüzünden artık benim bile iman tahtamın altı delinmiş gibi ağrıyordu. Bu ağrı beni de aşıp kendini ona da göstermeye başladığında inadı bırakıp bir doktora gitti sonunda. “Neyiniz var?” diye sorulduğunda o kadar kopmuş olacak ki normal olmaktan “her şeyim var, huzurum yok” demişti. Sonra hemen toparlanıp “kalbim” demişti hekim beye, “ekrandaki çarpıya basıyorum da kapanmıyormuş gibi”… Hekim bey bu dili espirili bulmuş olacak ki “Ekran donuyor galiba, öyle mi?” diye yanıtlayıp gülmüştü. Ekran donmuyor, kararıyordu sadece. Birkaç hafta sonra sol gözünü tamamen kaybetti. “İçine ağlamanın zararları” dedi kendi kendine. Zaten ne işe yarıyormuştu ki gözleri, kötüyü görmekten başka? Başını kaldırıp da bulutlardan, kitaplardan, akıp giden sulardan başka neye bakmıştı ki? “Böylesi” derdi kendine “en iyisi.” O aslında ne istiyordu biliyor musun? Spinoza gibi Kant gibi Kierkegaard gibi ölmek istiyordu. Bakir ve bilgili. Nerede yanıldı ama biliyor musun? Bildikçe, bir şeyler öğrendikçe artık bakir olmadığını insanın. Dün gece ne oldu mesela biliyor musun? Dün geceki halini biri görseydi eğer onu tımarhaneye kapatırlardı. Bazen oturup kitap okuduğu, bazen bir şeyler yazdığı, ama çoğu zaman öylece oturup durduğu o köşeyi, o odayı ateşe verip yakmak istiyorum bu yüzden. Kierkegaar ile “dünyaya gelip de bir şey öğrenen artık bakir değildir, bilgede olmadığı gibi” diye kavga ettiler. Öyle büyüdü ki bu kavga evden dışarıya kadar taştı bu tartışmanın sesi. Perdenin arkasından bir ara baktım da komşular bile cama çıkmışlardı. Hani gidip “şu kavgayı ayıralım bari kan dökülmesin” deselerdi, herhalde onu tutar, ama Kierkegaard’ı görünmediğinden tutamazlardı. Neyseki Kierkegaard onun gibi değil, “höd!” deyince uzatmayan, çabuk da susan bir adamdı. Hocası? Hocası sadece anlatırdı. Dinlelerdi de, ama duymazdı. Boynuz işte. Kulağın yerini hiç tutar mıydı? Tanrı Kierkegaard ile ne kast etmişse artık ona da öyle kast etmişti belkide. İkisi aynı şey değil işte! Göstermekle vurup öldürmek arasındaki fark gibi. Düşünsene!

“Önemli kişi olmak için herkeslerin uğruna bütün önemli şeyleri feda edeceği yere hiçbir şey feda etmeden geldi yerleşti,” diyemem tabi. Öyle bir yer de yok ki. Bir kere çok sevdi hiç kavuşamadı. Bir daha da başını kaldırıp kimselerin yüzüne bakmadı. Her şeyi vardı, ama rahat uyku nedir hiç tatmadı. Sorsan uykudan bile alacaklıydı. Yavrusunu kaybeden bir devenin birden yırtılmış ciğeri gibi bir kalbi vardı. Artık yarı yarıya çalışan. Sanki birdenbire o bile “Paydos! Artık çalışmıyoruz” diyecekti… Ne kaybettiğini bildi ama hiç anmadı. O zaten niye bilmiyorum, kalbini göğsünün içinde bir taş parçası zannederdi. Kalbi, evet göğüsünün içinde bir taş parçasıydı. Kıpırdadıkça çatlayıp dağılan cam parçaları gibi içine batan bir taş. Yerinden de hiç memnun değildi. Onun gibi. Ölümü de bir yere gitmek sanırdı zaten. Ölüm de ölmekten başka bir şey değildi. Herkesi gören kimseye görünmeyen bir şeye katılmak sadece. De ki, ölmek, kainatın yalnız kendine bakan, kendini gören gözlerine bir katkı sadece. Kendini daha iyi görebilsin diye. Hocası? Sadece kainatla değil, onun benimle bile aramızdaki bir perde. Ama sorsan ne der? “Senin aradığın ben değilim, benim beklediğim de sen değilsin” der. Ama bilmez, her şeyi bilse de elenen taşın bir gün köşenin başı olacağını. Öldükten sonra bile...


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler