Sosyalist gerçekçiliğin kurucusu: Maksim Gorki

Sosyalist gerçekçiliğin kurucusu: Maksim Gorki

Gorki'nin hayatı, sosyalist gerçekçiliğin kendisi gibi çelişkilerle doludur. “Sosyalistler” dediğimizde bugün bile kendi gerçekliği olan yoksulluk karşısında sosyalizmin tanımını değiştirecek her güce tapanların ideolojisi olmuştur. Bir yanda, dibe itilmiş insanın onurunu savunan, "İnsan gurur verici bir sestir" diyen bir yazar; öte yanda, rejimin propagandasına katkı sunan, kampları öven bir figür. Ama edebiyatı bu çelişkilerin ötesinde durulası yerdir...

Sosyalist gerçekçiliğin kurucusu: Maksim Gorki
Maksim Gorki

“Marifet değil ölüp gitmek,
Asıl marifet yaşamayı bilmek.”

Aleksey Maksimoviç Peşkov, 28 Mart 1868'de Nijniy Novgorod'da küçük bir boya atölyesinde doğdu. Babası Maxim Savvatyevich, nakliyecilik yaparken oğluna bulaşan koleradan öldüğünde Aleksey henüz beş yaşındaydı. Annesi Varvara yeniden evlenince küçük Aleksey, doğduğu yer olan Nijniy Novgorod'a geri gönderildi ve anneannesi Akulina Ivanovna ile büyükbabası tarafından büyütüldü. Büyükbaba sert, cimri ve öfkeli biriydi. Anneanne ise masalların, efsanelerin ve insanın yüreğini yumuşatan bir şefkatin onun için tek temsilcisiydi. O yıllarda bile orada geçen hayat, Aleksey’in kendi deyişiyle, "monotonluğun içinde kederin bile bir bayram gibi geldiği" bir yerdi. “Çocukluğum”da anlattığı gibi, "Hayat monoton olduğunda keder bile hoş bir olaydır… Günlük varoluşun tekdüzeliğinde keder bir tatil, yangın bir eğlence olur. Boş bir yüze çizik süs katar” dediği gibi. Bu cümleler, onun daha sonra milyonlarca okura taşıyacağı gerçekçiliğin de ilk tohumlarıydı. Ama bu gerçek kimin gerçeği? Acıyı süslemeden, yoksulluğu romantikleştirmeden, ama insanın içindeki onuru da asla unutmadan yazmayı daha o günler bir ilahi ilham gibi almıştır içine. On bir yaşında annesini veremden yitirdiğindeyse tamamen öksüz kaldı. Okulda sadece birkaç ay kalabildi. Kendisi gibi birçok kıvrak zekalı yazarın da yaşadığı “okul hayatı” da bu kadardan da ibaretti. Büyükbabasının iflasıysa onu böylece iş hayatına attı. A mektepli ve halkın bağrışması arasında yetişmiş çok alaylı biri olacaktı böylece. Kapalı çarşıda yetişmiş bir kuyumcu çırağı gibi. Zaten hemen hemen sekiz yaşında çalışmaya başlamıştı. Ayakkabıcıda çıraklıktan, ikon ressamı yardımcılığına, Volga gemisinde bulaşılcılıktan, çöp toplayıcıyılığa, kuş avcılığına kadar pek çok işte maharetli mi maharetli ve hayat hakkında giderek tecrübeli biri olmuştu yıllar içinde. Her iş, her darbe, her açlık, ileride yazacağı karakterlerin de bedenine ve ruhuna işlemesini kolaylaştırmıştı böylece. İnsan yarı yarıya biraz da gördükleridir, yaşadıkları ve okudukları kadar da.

Fakat tecrübe veren hayat gönül darlığı da veriyordu zaman zaman. Hiçbir şeyin değişmeyeceği düşüncesi… Derken 1887 Aralık ayında, Kazan'da, Volga'nın yüksek bir kıyısında, henüz on dokuz yaşındayken, bir gece tüfeğini göğsüne dayayıp ateş etti. Kurşun ciğerini deldi, ama öldürmedi. Tam bu yoldan tam da böyle geçmiş olmak. “Öldürmeyene hamdolsun” derim, bir kere de değil, on kere bin kere! Fakat o, hastanede bir kez de zehir içmeyi denedi ve midesi yıkanarak tekrar kurtarıldı. O gece, "ölmek büyük bir marifet değil, sen yaşamayı becerecektin asıl" diye fısıldayan bir ses, belki de anneannesinin sesi, onu hayata geri çağırdı. Beni çağıran sesse bundan daha yüceydi. “Ben seni beklerken bir aşık bekliyordum”, bağlamdan kopmuş olsa bile. Ciğerleri ömür boyu hasarlı kaldı ve tüberkülozun gölgesi hiç ayrılmadı yanı başından gözleri yok ama her şeyi gören bir gardiyandan gibi.. Ama o andan itibaren yürümeye başladı. Rusya'nın güneyini, Kafkasya’yı, Volga boylarını yaya olarak yara yara dolaştı. Bu yılları daha sonraları "Benim Üniversitelerim" diye adlandıracaktı. Kitaplar, özellikle gemideki aşçının eline tutuşturduğu romanlar, onun asıl öğretmeni oldu. Yazarlar her zaman yazarlardan, mekteplerden öğrenmezler her şeyi. “Tik! Tak! Tik! Tak!” Yaratıcı mutlaka bunun içimde sıradan birilerin yaratıp yollar. “Zeytine, incire” yemin ederim! "Kitaplar benim için her şeydi," deyişi sonra da bu yüzden. "İyi olan her şeyimi onlara borçluyum. Ama unutma, kitap yalnızca kitaptır; kendi başına düşünmeyi öğrenmelisin” cümlesi de bu kitaplar sayesinde kuruldu doğrudur. Yol gösterene de hamdolsun bu yüzden.

1892'de Tiflis'te, Kafkas gazetesinde "Makar Chudra" öyküsü yayımlandığında, bir imza olarak "Maksim Gorki"yi seçti. "Gorki" acı demekti. Yoksulluğun, aşağılanmanın, açlığın acısını taşıyan bir ad. "Chelkash", "Yirmi Altı Erkek ve Bir Kız", "İnsanlar Arasında" gibi öykülerle hızla ünlendi. Bu erken metinlerde serseriler, hırsızlar, dilenciler, Volga'nın çıplak ayaklı çocukları konuşuyordu. Onun kendi iç sesiyle. Onları ne yargılıyor ne de yüceltiyordu aslında. sadece var olmalarına izin veriyordu. Onun bu sıkı tutumunu edebiyatta dahi gevşetmeyen tavrı Tolstoy ve Çehov'un dikkatini çekti. Ben bile onu on yaşında tanımış gibi oldum, “Ekmeğimi Kazanırken”i ilk okuduğumda. Ben zaten evdeki kitapların yazarlarını babamın arkadaşları sanırdım. Çehov, “Ayaktakımı Arasında”yı ( 1902) okuduğunda "Gorki yeni bir dil bulmuş" demişti. Oyun, Moskova Sanat Tiyatrosu'nda sahnelendiğinde bir skandala dönüştü ama sonra birden. Sahne, bir gecekondu, bir barınak, toplumun dibine itilmiş insanların dünyasıydı. Orada “Luka” adlı yaşlı bir adam, "Herkes, dostum, herkes daha iyi bir şey için yaşar. Bu yüzden her insana saygı duymalıyız. Kim bilir içinde ne vardır, neden doğmuştur, ne yapabilir?" diyordu. Ve “Satin”in o ünlü sözünü dile getirmişti: "İnsan – bu gurur verici bir sestir!" Bu cümle, sosyalist gerçekçiliğin henüz adı koymadan önce bile onun kalbinde yatırdığı duyguyu özetliyordu: İnsanın, en dipte bile, kendi değerini yitirmemesi. 1901'de yazdığı "Fırtına Kuşunun Şarkısı", devrimin habercisi gibi okundu. Nitekim tam da öyleydi. "Gri deniz düzlüğünün üzerinde rüzgâr bulutları topluyor. Bulutlarla deniz arasında kara şimşek gibi gururla süzülüyor Fırtına Kuşu… O çığlıkta fırtınaya susuzluk var! Öfkenin gücü, tutkunun alevi, zaferin kesinliği…" Her toplumda bir “Diriliş” hareketi vardır, olacaktır da yine. Ama sansür ve baskı yüzünden yasaklandı ve kısa sürede Gorki tutuklandı. Halk, onu çoktan "fırtına kuşu" olarak benimsemişti bile. Kuş kafese girse ne olur, o yine uçmayı hayal eder. 1905 Devrimi'nde sokaklara çıktı, barikatların arkasında yer aldı, tutuklandı, serbest bırakıldı, tutuklandı, serbest bırakıldı. Meydanlarda, kalabalıklar içinde konuşurken sıkıp havaya kaldırdığı yumruğunu her defasında göğsüne, tam da kalbinin üzerine indirerek konuşurdu. Bütün çocukluğumda benim de hayalini kurduğum heybetli duruş hep bu olmuştu. “Grev, İşciler kardeş, patronlar kalleş. Faşizme ölüm! Yaşasın komünizm!” Yaşatmazlar ama. Niye yaşatsınlar ki? Kelimeler, kavramlar herkese hizmet edecek hale gelebilirler. Bunlar bile.

Bolşeviklere de yaklaştı, ama hiçbir zaman parti disiplininin sadık bir askeri olmadı. Hayatının sonlarına doğru başka bir şekil alacaktı ama. Lenin'le dostluğu da hep havada kalmış bir şeye benziyordu bu yüzden. İnançlar, ideolojiler ve siyaset yan yana gelince hedefler bozuluyordu, çünkü hiçbiri aynı şey için ortak bir mücadele ruhunda buluşamıyordu. O da bazen eleştiriyor, bazen destekliyordu. Yanlışa “yanlış,” doğruya “doğru” demekle mükellef doğmuş gibi hissediyordu. 1906'da Amerika'ya gittiğinde yanındaki Maria Andreeva'nın yasal eşi olmadığı ortaya çıkınca bir başka skandal kopmuştu. Mark Twain bile ona sırtını dönmüştü. Orada, "Tanrı inşası" denen, kolektif insanlığın bir tür tanrısal güç yaratabileceği fikrine ilgi duymuştu ama. Lenin, bunu sapkınlık saymıştı. Gücü eline geçirince erdemleri ikinci plana düşen Lenin’in sanki Tanrı ile ilgili inançları mı varmıştı? Ama Gorki, “Anne” romanını (1906) yazarken zaten kendi yolunu çizmişti. Dümdüz yürüyenler de gittikleri yolu doğru bilirler ne tuhaf. Pelageya Nilovna'nın, oğlunun devrimci mücadelesine katılarak başlayan dönüşümü, bireysel acıdan kolektif bilince yükselişin öyküsü olmuştu. "Yoksullar yoksulluktan aptallaşır, zenginler de açgözlülükten," diyordu karakterlerinden biri ve “Anne”, sosyalist gerçekçiliğin ilk büyük örneklerinden biri olarak da kabul edilecekti, edildi de. Gerçekliği olduğu gibi değil, olması gerektiği gibi, yani değişimin ve umudun ışığında göstermek emeline erişmişti. Hayaller, hayaller, dünya bir rüyadır, riyadır, geçer…

Devrimden sonra Petrograd'da kaldı. Lenin'in bazı kararlarını eleştirdi, entelektüelleri ve aristokratları korumaya çalıştı. Fakat Gumilyov'un idamını engelleyemedi. Ben de Çandarlı Halil Paşa’yı kurtarmak isterdim mesela. Olmayınca, olmuyor ama… 1921'de hastalık bahanesiyle yeniden yurtdışına çıktı. Berlin, sonra tekrar İtalya. Capri ve Sorrento yılları, hem yazı hem de iç hesaplaşma yıllarına dönmüştü. “Klim Samgin'in Hayatı” gibi büyük, tamamlanmamış bir roman üzerinde çalıştı. 1928'de Stalin'in ısrarlı kişisel davetiyle SSCB'ye geri döndü. Lenin’den daha merhametsiz bir liderin çağrısıydı bu, ama insan her yerde vatanını özler. Bir haim bile sonunda vatanında ölmek ister. “Gorki, haindi” demiyorum. Örnek veriyorum sadece. O da geri döndü ve 1932'den sonra kalıcı olarak yerleşti. Dönemin yok ettikleri arasında Gorki elbette daha talihli bir yazardı. Zira o, "Sosyalist gerçekçiliğin kurucusu" ilan edildi. Lenin Nişanı verildi, villalar, konutlar sunuldu. Doğduğu şehir “Gorki” adını aldı, Moskova'da caddeler onun adını taşıdı. Birinci Sovyet Yazarlar Kongresi'ne başkanlık etti. Ama bu ilişkiler hiç kolay olmadı. Kamenev ve Buharin'le dostluğunu sürdürdü. Bazı yazarları yine de savunmaya çalıştı. Son günlerinde fiilen ev hapsinde yaşadığı da söylenir. Stalin’le aynı kutupta durmak haliyle pek kolay değil. “Beyaz Deniz Kanalı”nı öven yazılar da yazdı. Bu yüzden Solovki kampını ziyaret ettiğinde gerçeğin bir kısmını görüp bir kısmını görmezden geldiği de iddia edildi. Aleksandr Soljenitsin'in anlattığı o çocuk hikâyesi –kampta gerçeği haykıran on dört yaşındaki çocuk– belgelerle tam doğrulanmasa da, Gorki'nin karmaşık konumunu simgeler. 1933 yılında "Sosyalist Gerçekçilik" konulu makalesini yayımlayarak bu akımın teorik çerçevesini çizdi. 1934 yılında toplanan Birinci Sovyet Yazarlar Kongresi'ne başkanlık ederek sosyalist gerçekçiliğin Sovyet edebiyatının temel yaratıcı yöntemi olarak resmen benimsenmesini sağladı. Aynı yıl kurulan Sovyet Yazarlar Birliği'nin ilk başkanı da oldu. 18 Haziran 1936'da, Moskova yakınlarındaki villasında öldü. Resmi neden zatürreydi. Ama oğlu Maxim'in 1934'teki ani ölümünden sonra şüpheler çoğaldı. 1938'deki Buharin yargılamasında Genrikh Yagoda ve doktorlar, Gorki'yi zehirlediklerini itiraf ettiler. Bazı tarihçiler Stalin'in emrini işaret etti, bazıları doğal ölüm dedi. Dünyada doğal ölüm yoktur. Hz. Süleyman’dan başka kimse doğal bir yolla ölmemiştir, o da bir efsane tabi. Görmedik, yaşamadık, bilmiyoruz ki! Tabutunu Stalin ve Molotov omuzladı. Külleri Kremlin duvarına gömüldü. Stalin de Osmanlı Padişahı Süleyman gibi ki Süleyman da “Ben hayattayken, bana rağmen, sana ölüm yok” dediği herkesi bir bir boğdurmamış mıydı? Yine “takdir-i ilahi” mi diyelim? Diyelim tabi.

Gorki'nin hayatı, sosyalist gerçekçiliğin kendisi gibi çelişkilerle doludur. “Sosyalistler” dediğimizde bugün bile kendi gerçekliği olan yoksulluk karşısında sosyalizmin tanımını değiştirecek her güce tapanların ideolojisi olmuştur. Bir yanda, dibe itilmiş insanın onurunu savunan, "İnsan gurur verici bir sestir" diyen bir yazar; öte yanda, rejimin propagandasına katkı sunan, kampları öven bir figür. Ama edebiyatı bu çelişkilerin ötesinde durulası yerdir... “Çocukluğum”da anneannesini anlatırken "Onu, basit, karanlık insanların balını getirdiği bir arı kovanı gibi düşünmeyi severim. Bu bal çoğu zaman kirli ve acıydı, ama her bilgi kırıntısı yine de baldı," der. İşte o bal, sosyalist gerçekçiliğin özüdür: Gerçeğin acısını saklamadan, ama insanın içinde daha iyi bir yarını arayan o inatçı ışığı da söndürmeden yazmak. O, serserilerin, işçilerin, annelerin, çocukların sesini duyurdu. Kitapları, okuyan herkese "kendi başına düşünmeyi" öğretti. “Fırtına kuşu”nun çığlığı gibi, bir çağın öfkesini ve umudunu taşıdı. Ölümünden neredeyse bir asır sonra bile, “Satin”in sözü hâlâ kulaklarda çınlar, hatırlayanlar için: “İnsan – bu gurur verici bir sestir”. Ve o ses, Gorki'nin kaleminden çıktığı günden beri, sosyalist gerçekçiliğin en derin, en insani taraflarının ileticisi oldu. Bazı satırlar için “Ne yani Gorki yazdığı gibi değil miydi?” diyecekler içinse şunu söyleyeyim: “Beşerdir, şaşar.” İnsan bir başına şaşırsa neyse de, başkalarını da şaşırtmaya meftun doğmuştur. İlk insan savanada aslan sanarak rüzgâra koşan çalıya tepki verdiğinde, bu “yanlış alarm” onu hayatta tuttu çünkü. Gorki de bazen aslan kovaladığını sanarak çalılara tepki vermiştir kişisel hayatında belki, ama zaten insanın en büyük özelliği de budur. İki arada bir derede kalmaya çok da dayanamaz, boğulur.

Fakat dünya edebiyatını kurcalayınca bizim edebiyatımızda da bu böyle olmuştur. Bugün bile.. Bu, böyledir. Parmağımla bile tek tek gösterebilirim. Ki benim korkacak bir şeyim yok, “korku” halkını, ülkesini satanda olur. Gücün dışındayken kalemini bıçak gibi tutanlar, gücün karşısında bulduklarında kendilerini bir başlarına, ona taraftar, ona taraf olurlar. (Sonra birgün inşallah bir tarafı da olurlar). Kalemleri de olur birden “çıt kırıldım” kürdan. “Ben yine bildiğim türküyü okuyayım, ama sana nağme yaparım” bile derler. Stalin, rejimin propagandasını güçlendirmek için Gorki'yi adeta bir "devlet yazarı" ve Sovyet edebiyatının simgesi haline getirmişti. “Komünistler yapmazlar öyle şeyler!” Onlar komünist değiller. Teoride belki, ama o kadar işte. Maddi imkânların yanı sıra bu siyasi bir kuşatmaydı ve Gorki bunu kabul etmişti dönerken. Gorki bu lüks içinde fiziksel olarak çok rahat etse de günlüğünde evin mimarisini "tuhaf ve barbarca" bulduğunu belirterek bu durumdan rahatsızlığını da dile getirmiştir. “Altın kafes”de bülbül gibi. Etrafındaki hizmetliler, sekreterler ve hatta doktorlar bile doğrudan Stalin'in gizli servisi (NKVD) tarafından atanmıştı. Gorki'nin yurtdışına çıkışı yasaklanmış, mektupları sansürlenmiş ve kiminle görüşeceği tamamen kontrol altına alınmıştı. Maksim Gorki hayatının son yıllarında maddi açıdan oldukça lüks ve konforlu bir hayat yaşadı; ancak bu lüks ona büyük bir psikolojik baskı ve özgürlük kısıtlaması da getirdi. Niye dersin? Sesler anlamlarını yitirince sadece gürültüdür. Gorki de böyle yapmıştır, “Ekmeğimi Kazanırken”de “Güzelliğin şarkı ihtiyacı yoktur” demişse de. Birden şerit değiştirenler kuraların kolay değişmeyeceğini de bilirler ama değil mi? Yazarları bilmem, ama yazanlar yazdıkları gibi kalırlar umarım. Çelişkiye düşünce kendiyle bile uzlaşamayanlar azapta kalırlar çünkü. Sonra birgün ölüm gelince “pişman oldum”un da faydası yoktur kimseye. Keşke herkes yazdığı gibi olsa, öldürmedikleri gibi oldurmuyorlar da ama değil mi? Ben olsam ölmeyi tercih ederdim. Mezar yaşıma durup baktıklarında birgün “Dünyada hiçbir şeyi yoktu ama haysiyeti vardı” desinler diye. Haysiyet, önemli.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler