“Bize kendinden haberler ver!” İyi bize yar olacak değil ya, haberler kötü. “Onu da tutalım, bunu da kurtaralım” derken, dünya karası suya gömülecek bir şey gibi ayan mı oldu bana da birden? Bir şarkı duyuyorum kendi evimin penceresinden, kuş kadar bir kadın, diyor ki: ”Yârim keskin bıçak!” Parmaklarımı şıklatıp duruyorum, babamın ellerinin sesini duyuyorum. İşte şimdi oturup insanın içini rahatlatacak gözyaşlarını dökebilirim. Mesele şarkı da değil zaten. Konuya nasıl gireceğimi düşünüyorum. “Yazarlar böyle şeyler söylemezler! Yazıya nasıl gireceklerini yani…” Ben yazar değilim ki, ben yazan biriyim. Başkalarına kalem ile kelam ile yaralara pansuman, kendime hançer çeken biriyim. “Ah! Acımadı ki…” Benim gibisini hayatta komamak gerek ve böylece de ayakta da beklememiş olurum. Bir kere çocukken bir pencereden dışarıya baktım. Pencere devletin penceresi, oldum olası da hep köle pazarına bakar ve “ziyan” olsun diye insanla dolu bir nehir gibi akar, bütün hükümetlerin bütün insanlardan beklediği gibi. Durup dururken bile ölmeye başladı insanlar. Ama haykıran da haykırana: “Çocuk sesi gelmez oldu evlerden!” Dur, Türkçeye çevireyim bunu hemen. Aslında diyorlar ki: “Zenginlere hizmet edecek kimseler kalmadı.” Boşal da semerini ye! Çocuk senin neyine! Ben? Ben kim ki? Kimim ki? Bugün bile benden hariç iki yüz bin küsür çocuk o pencerelerden dışarıya bakıyor. Tıpkı bir zamanlar benim de baktığım gibi. Ve ben, hâlâ devletin şefkatli elleriyle sırtıma indirdiği sopanın altındayım. Şaşkınım, nasıl oldu da kötü bir şey yaparken yakalanmış gibi utançtan ikiye ayrılmadım. Bahçe duvarının dibinde oturmak nasıl da gelmişti içimden. Yazı sevmediğim kadar gölgede oturmayı severdim çünkü ben. Ağaç mı olurdum, taş mı olurdum bilmem. “Bir olurunu bulalım da orada duralım” diye bir duaya kalkışmıştım. Dua nedir, bilmeden. Orada bir an bile olsun bulunsam, her şey geçip gidecek sanmıştım. Yaslayınca sırtımı duvara. Hatta o vaziyette yumuversem gözlerimi birkaç dakika. Sanki beni itip duvara çarpsalar arkasına geçecektim, duvarlardan da geçen bir şey gibi.
Prangalarım, zaaflarım, dökülüp kemiklerimden etim gibi kalıverecekti duvarın diğer tarafında. Cezaya kaldığım için çıkamamıştım ama dışarıya. Devletin şefkatli kolları arasında, sırtında sopa kırılacak kadar, beş yaşında çocuk ne yapmış olabilirdi ki ama? Pencereden dışarıya bakmaktan başka… Hâlâ da cezalıyım galiba. Bir türlü çıkamıyorum kendimden dışarıya. “Kafka’nın bedenle ruh çatışması gibi mi?” Değil... “Evi Nepal’de kalmış Slovakyalı salyangoz” gibi düşün. Tek bir kamışın diğer bütün çalgıları susturduğunu… Düşün! Allah’ım, konuşmamız lazım… Bir şey yuttum da geri çıkaramıyorum gibi. “Söküp atamıyorum içimden” repliğini duyduğumdan beri, ileri ve geri, sökülmesi gereken bir şey varmış gibi hissediyorum ben de hep içimde. Ama “Böyle şeyler sadece filmlerde olur, canımın içi!” Çarpıla çarpıla da mı cin oluyormuş insan? Yaralı bir kurt bile böyle konuşuyorsa eğer, bir daha bir daha düşün… Koşup aynaya bakayım hemen, anneme mi benziyorum, babama mı yoksa? Kendimi kıyaslayacak, tutup boyunu boyuma kendi ölçümü alacak kimsem de yok aslında. Dışarıya bakarken camda gördüğüm, eski bir fotoğrafa benzeyen hem de bazen sanki capcanlı, aksime benziyorum ben. Aksiyim de doğrusu. “Sen aslında kafanda başka bir şey yaşıyorsun?” Ya sen, ayakların yere değiyor diye kendini var mı sanıyorsun? Ayakların. Onlar bile senin değil, bırakıp gidebilselerdi seni, mutlak ki anlardın beni. “Hayvan olan anlamaz bizi.”
“Dert değil, bent değil. Aşılır. Tutamaz beni hiçbir şey, hiç kimse” diyen ben bile bazen aşamıyorum. Aşamadığım duvarların içinden geçmek istiyorum. Yapmıyorum ama! Gemiyi batırıp çocuğu öldüren, ama ille de “yıkılmasın” diye yıkılacak duvarı onaran Hızır’ı düşünüyorum. O da şimdi gelir bitiverir yanı başımda, eli omzumda. Yaşatır mı beni, öldürür mü yoksa? Varsa canı, nasıl arzu ederse… Odasından çıkınca içeride bir başına kalıp ellerini masanın üzerinde bağlayıp yüzünü pencereye dönen hekimin çaresizliğini biliyorum. Yoğun bakımlarda ağzında solunum cihazı, ama uyanık ve çevresine korkuyla bakan hastayı camdan bir duvarın arkasından izleyen hemşirenin içinde kopamayan fırtınayı… “Keşke bir şeyler yapabilsem.” Yapamazsın. Zaten izin de vermem. Bir zamanlar, eğilip ayakkabılarımı bağladıkları zamanlar, doğrulup gözleri dolu dolu baktıklarında yüzüme, bana da fazla gelmişti yaşamak. Kapının ağzında tahta bir valiz gibi içini de bomboş hissediyor insan. Yerinden kıpırdamaya mani olan o ağırlık? Yine insanın kendisi tabi… Koridor boyunca yürürken odalardan gelen sesler öyle alelade sesler değiller. Her biri bir hayat hikâyesi... İçinde başka hayatların da olduğu... Bir kız çocuğu, -bana oranla çocuk çünkü- hasta babasına bir şeyler anlatıyordu: “Bu da geçer, üzülme.” Sanki birden Şeyh Galib’i işitmiş gibi olmuştum. “Ağabeyimi aradım. Biraz sıkışıkmış, ama merak etme mutlaka bir miktar bulup bir yerlerden gönderecekmiş. Yetişir babacığım, yetişir. Üzülme.” İçim nasıl param parça. Bu tok karnım sırtımda yara gibi açılmıştı. Kendi kendime ölemiyorum diye de. Görenler de beni ayakta, sağ salim selamet içinde sanır. Girsem odaya kim olarak, ne diyeceğim ki onlara? Hemşirelerin gülüşüp durduğu vezneye yaklaştım hemen. Cebimde, cüzdanımda ne varsa bir zarf isteyip koydum içine. “Şu oda” dedim. Önce odaya sonra bana bakıp durdular öylece. “Ben giremeyeceğim içeriye. Bu zarfı şu odaya verir misiniz?” dedim. “Kim?” diye sorarlarsa?” dediler. “Pencere kenarından biri” dersiniz… Hemşirelerden biri dişleriyle alt dudağını ısırdı. Zarfı alan hemşire hayat kurtarmış kadar mutlu. Bu yaptığımı neden yaptığımı anlamasa bile. Yürürken dünyanın en güzel şarkısı gibi odadan gelen sesler içimden geçip durdu: “Yetişir babacığım, yetişir. Üzülme.” Zarfın üzerini okuyunca belki içi sızlayacaktı, ama yazıp verdim işte, babacığımı düşünerek: “Yetişti babası, yetişti. Üzülme.” Simone de Beauvoir’ın dediği gibi “Yıllar bütün omuzlara aynı ağırlıkta çökmüyor”du. Bazıları bu ağırlıkla beraber çöküyordu. Bazıları da zaten benim gibi yürüyor, ama ölü doğuyordu.
Ben de isterdim yek hamlede birden çıkıp gidebilmek dünyadan. Ama inançlarım... Hükümet devirecek kadar da sağlam. Çocukken baktığım pencereden gördüğüm dünyaya heves ettim, masanın üstündeki cam şişeden o büyük denize kendimi attım. Yapabileceğim şeyleri yapmak uğruna yaşamak zorundayım. Bu, “bir söz” verdiğim anlamına da gelmez tabi. Büyük konuşanlar hem kolay hem de çabuk ölür. Kendi kendine durmadan nasihat veren biri de oldum galiba bu yüzden: “Ölüm vaki olmayınca bir türlü dolmayan vade… İsyan etme, ölüm hak. Hadi bakalım toparlan, ayağa kalk!” Ayağa kalkmak istemiyorum, ama yürümek zorundayım. “Otursak konuşacak geçer…” Cahit Zarifoğlu’yla oturup konuş öyleyse. O da öyle derdi. “Otursak konuşsak geçerdi.” Geçmez. Geçiyormuş gibi olur ama... Geçmez. Her gün bir sürü ölüm ilamı okuyorum. Kısacık hasret dolu romanlar gibiler. İnsanlar da yakıcı tek şeyin ateş olduğunu zanneder. Cinayet haberleri? Onlar da bir nevi “olay hikâyesi”. El sıkışıp sarılmak yok. “Kapılır giderim” diye korkuyorum… Bir kere başımı göğsüne bastı biri, başımı gövdemin üzerinden aldı sanki. O boş kafayla eğlenip dursun şimdi. Bir tecellinin peşi sıra senelerdir sürükleniyorum, oradan oraya. Neye baksam, kime baksam “orada mıdır?” diye iç geçiriyorum. İç geçirmek, iç çekmek, Stefan Zweig’in bir kitabında “… şayet ağzından bir sözcük olsa çıksa, bana doğru bir adım atsa, beni anlamayı denese, o an ona tüm kalbimi verirdim” dediği şeye karşılık nefes alışlarla dolu. Bazı şeyleri kabullenemesem de taziyeleri kabul ediyorum tabi. Teselliden güzel başka büyük nimet yok.
Sokulamam ama kimselere, hiç uyuyamasam da yatağıma mezarıma yatar gibi giriyorum. Allah bana sabır versin. Başka da bir şey istemiyorum. Bir gün bir hata, bir yanlış olur da “biri gelir yanıma yatar” diye de çok korkuyorum. İnsan insana alışınca tek başına mezara girmek yine kolay da tek kalmak saat sesleri arasında birgün birdenbire hem de kolay olmasa gerek. Aslında güzel ölmek istiyorum. Ben mi ona hoş görünürüm, o mu bana hoş gelir, bu “güzel”den ne kast ettiğimi de bilmiyorum. Her şey yazıya sığar, her şey. Yazı yetmiyor ama. “Konuşsak” desen, vakit yetmiyor. “Alıp başını git öyleyse”, insan gitmek istediği yerin neresi olması gerektiğine karar veremiyor. Dünya da düşer bir gün insanın kirpiklerinden aşağıya. Ama kirpikleri kaşına değecek de karar verecek bir şeye. Ooooo… Sonra kirpikleri de dökülür nasılsa. Akıp giderken gözleri, çürür göz kapakları. Nereye gideceğini bilen de gidip vardığı yerden sanki memnun mudur? “Böyle şair gibi yazma.” Dur şimdi! Konuşuyorum. Neleri neden söylediğimin “bir kronolojisi olsun” da istemiyorum. “Nasılsa hiç yan yana gelmeyeceğiz, kimseler gözleriyle göremeyecek” diye beni diri diri, istediğimi istediğim gibi söyleyebilirim ama değil mi? “Ama yasalar efendimiz…” Daha kaç kere söyleyeceğim, tasalar yasalardan ileri. Hitler öldükten sonra başka biri olan Heidegger’e de sor istersen. Bugün Müslümanlar bile onun kulübesine giriyor. Hayat nedir bilmeyen, bildiği halde doğruyu temsil etmeyen sözlerinin arkasında hakikat mi aranıyor? Bilmem. Ben bilmem. Ben zaten bilmemekten tarafım. Bilmek, cehennemde yanan ateşin sesini duymaya benziyor. Bilseydim, belki de söylerdim. Kesin söylerdim, ama sen dayanabilir miydin duyacaklarına… Sen yine de dinleme. Üç harfli marketlerde reyon dizen yüksek lisanslı çocukları dinle. Bazıları kendilerini çoktan unutmuş bile… Ama sen onlara da söyle, saydam perdelerin arkasında tarihi geçmiş peynirleri kutulara yerleştirirken hayatlarının başarısızlıklarla dolu olduğunu düşünüp de utanmasınlar. Onlar da kimse de olmayan haysiyet var. Sonra… Hastaneleri, yetimhaneleri, yoksul kenar mahalleleri dolaş. Bitiremeyecekleri halde tabaklarını tıka basa dolduranlara da az yemenin mide kadar ruha da iyi geldiğini söyle. Kendinden vermenin başkalarına, insana iyi geldiğini falan… Hele o bir giydiğini bir daha giymeyenler var ya, onlara da söyle: Kıyamet kopacak olup mahşerde divanlar kurulunca herkes aynı elbiseyi giyecek. Söyle söyle, git onlara böyle söyle, o gün herkes “pişti” olacak. Dünyada pek gülmedimse de o gün buna çok gülerim herhalde. Fakat sen yine de bana da söyle: “Kendine bu kadar çok güvenme!” Ama bakarsın ki ben de sırf güleyim diye onlara kefeni yırtar da üryan gelirim. Sırıtma! Oku… Hemen de heves etme unutup vereceğin hesabı, hiç de olmayacak öyle bir şey!
Ölüm size ne kadar yakınsa, bana da o kadar yakın. Belki ben sizden daha da yakınımdır ona. Düşüncelerin beni boğmaya kalktığı ilk çocukluğumdan beridir en yakın arkadaşım nasılsa o benim. Aman kimseler duymasın, anadan üryan soyunup beraber girdiğimiz de oluyor yatağa. O varken sahi, kiminle yatıp kalkacaktım ki! “Bu kadar kafayı neden taktın ki sen şimdi buna?” Kapı aralandı, ışık sızdı içeri. Canı yok, ruhu var bir tahta at, herkesi gelir alır bir gün. Sessizce ölenlere, ölümüne başını önüne eğip yürüyenlere bile sesleniyor olabilir. Ben de çok merak ediyorum, ne söylüyor da milleti peşine takıp götürüyor?. Çirkinmiş güzelmiş, şairmiş meczupmuş, kralmış uşakmış onun için fark etmez. Alır basar sinesine herkesi, hem çok şefkatli hem de hiç affetmeyen biri gibi. Aynı pencereden bakıyorum hâlâ her şeye, fakat ölüm bile nedir ki? O bile yalan. Bir başka evrende buradan hatıralar içimizde, yaşarız yine. “Ölüm” diye bir şey yok. Bazen yavaş bazen de birden öldürürler ama. Bir ayrılık var ebedi, onun bile düğünü var, ağlayanı yok. Koyarlar bir tahta kutuya, alırlar omuzlara. Salonlar tıklım tıklım, törenler, şiirler, şarkılar. “Beğenmedim, değiştir!” Onu da hak ettinse tabi… Ben hiç böyle şeyler istemem. Bekleyemem salonların ortasında bir tahta kutunun içinde, canım çabuk sıkılır benim. Sıkılır sıkılır şişerim, çatlarım. Elim kolum çözülüverse birden içinde tabutumun, parmaklarımla bir müddet tahtaya “tıkır tıkır” vururum. Çok da uzun sürmez, daralırsam iter kapağı “Hadi kardeşim hadi, sıkıldık çabuk olun!” diye de haykırırım.” Ne güzel olur, dehşetli ama komik bir hatıra da geride kalacak olanlara… Hızlıca yüklensinler yürekleri kaburgalarının arkasında olanlar. Hem bildiğini de bilsinler, aralarında bir Fatiha okumayı bile bilmeyenler var. Zekaları gibi yoksa artık insanların belki de kalpleri de mi yapay? Hızlıca çabuk çabuk yol alsınlar yine de kabristana doğru. Hep bugünü beklediğimi bilerek… Ve daima da bir tecellinin arkasında sürünüp giderek… İnanıyorum, biliyorum, ancak o gün dolacak, kırılan kemiklerin arasındaki gibi içimdeki boşluk. Nasıl da rahat içim. “Ama bu sıkıntı…” Sıkıntı yok, ben varım. “Bu kadar bir sürü şey dedin, ama aslında ne dedin?” Sen beni ancak umutla girdiğin yoldan hüzünle geri döndüğün zaman anlarsın. Gör bak, o zaman buna bile zam gelecek. “Yani hiç mi anlaşılmayacak?” Anlamak kolay. Senin asıl, idrak etmeye kudretin mi var? Yalnız bu idrak, sözden eyleme geçirir insanı. İdrak etmeye bak. “Sen yalnızca şiir yazmalısın!” Hayır efendim, ben de bundan sonra fetva vereceğim. Zorla değil, parayla değil. Alan alır, almayan da şöyle bir bakınır.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


