“Vakit azalmakta, gölgeler uzar,
Yalanlar gerçeğin üstüne örtülür.
Dün silinirken, yarın çalınır,
Uyanık olan, yalnız kalır.“
Siyasi ve entelektüel dünyanın halka anlattığı hikâyeler çoğu zaman gerçeğin kendisinden ziyade gerçeğin yönetilebilir bir versiyonudur sadece. Bu yönetilebilir versiyonlar zamanla o kadar yerleşir ki, insanlar onları sorgulamayı bırakır ve sorgulayanı da şüpheli bulmaya başlar. Oysa tarih hep tekerrür ile vardır. George Orwell’in “1984”ünde Winston Smith’in çalıştığı Bakanlık’ta geçmiş sürekli yeniden yazılır. Gazetelerdeki eski haberler silinir, yerine yenileri konur ve kimse bunu fark etmemiş gibi davranır. Orwell’in o ünlü cümlesi: “Geçmişi kontrol eden geleceği kontrol eder. Şimdiyi kontrol eden de geçmişi kontrol eder.” Bu cümle distopik bir romanın içinden çıkmış bir uyarı mıdır bir başına? Yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren siyasi iktidarlar ve onlara yakın entelektüel çevreler geçmişi yeniden yazma konusunda dikkate değer bir maharet geliştirmişler. Savaşlar, ekonomik krizler, toplumsal olaylar çoğu zaman tek bir anlatıya indirgenir. O anlatı da genellikle iktidarın ya da hâkim entelektüel kamunun çıkarlarına uygun düşer. Karşıt kanıtlar ya yok sayılır ya da “marjinal” diye etiketlenir. Edward Bernays’ın 1928’de yayımlanan “Propaganda” adlı kitabı bu mekanizmanın nasıl işlediğini görmeye kafi gelir... Bernays, halkın rızasının nasıl imal edilebileceğini anlatırken hiç de utangaç davranmaz. “Bilinçli ve zeki bir azınlığın, kitlelerin düşüncelerini manipüle etmesi demokratik toplumun vazgeçilmez bir parçasıdır” der. Bu sözler bugün birçok kişiye rahatsız edici gelebilir ama Bernays’ın yaşadığı dönemde ve sonrasında siyasi kampanyalardan tüketim alışkanlıklarına kadar her alanda uygulanmış ve kendini göstermiş bir düşüncedir bu. İnsanlar özgürce seçtiklerini sandıkları şeylerin aslında önceden tasarlanmış tercihler olduğunu fark ettiklerinde bir tür sarsıntı yaşarlar. Oysa Bernays bunu zaten itiraf eder. Onun kitabı, siyasi ve entelektüel elitlerin halka “sizin iyiliğiniz için” dedikleri birçok şeyin aslında kendi konumlarını koruma çabası olduğunu gösteren de erken bir belgedir.
Noam Chomsky ve Edward Herman’ın “Rızanın İmalatı” adlı çalışmaları bu geleneği daha da ileri taşımıştır. Medyanın nasıl süzgeçlerden geçtiğini, haberlerin hangi filtrelerden süzülerek halka ulaştığını gayet de anlaşılır anlatırlar. Mülkiyet yapısı, reklam gelirleri, kaynaklara erişim, flak ve ideolojik çerçeve… Bu beş süzgeçten geçen bir haberin tarafsız kalması neredeyse imkânsızdır. Chomsky’nin sıkça tekrarladığı bir nokta var mesela; Medya yalan söylemek zorunda değildir. Yeter ki doğru bilgilerin bir kısmını öne çıkarsın, diğer kısmını arka plana itsin. Böylece ortaya çıkan tablo teknik olarak yalan olmasa bile gerçeğin çarpıtılmış bir hali olur. İnsanlar bu tabloya bakıp “işte gerçek” dediklerinde aslında kendilerine sunulan çerçeveyi kabul etmiş olurlar çünkü. Bu çerçeveleme medyada olduğu kadar entelektüel dünyada da geçerlidir. Entelektüellerin ne kadar entelektüel olduğu konusu muğlak tabi. Üniversitelerde, düşünce kuruluşlarında, prestijli dergilerde üretilen bilgi çoğu zaman belirli bir dünya görüşünün ürünüdür. Thomas Sowell’in “Intellectuals and Society” kitabında işaret ettiği gibi entelektüellerin hatalarının maliyeti genellikle başkalarına ödetilir. Onlar teorilerini kurarken, o teorilerin uygulandığı toplumlar da bedel öder. Sowell, entelektüellerin kendi görüşlerine karşı çıkan ampirik kanıtları ne kadar kolay görmezden geldiğini de anlatır. Bir fikir bir kez “doğru tarafın” malı haline geldiğinde, onu sorgulamak ahlaki bir kusur gibi görülmeye başlar. Bu da entelektüel dünyanın kendi içinde bir tür dogma üretmesine yol açar. Zaten amaç da artık bu değiş midir?
Siyasi alanda bu dogma daha da görünür hale gelir. Seçim dönemlerinde verilen sözlerin büyük kısmı seçimden sonra unutulur. Ekonomik vaatler, barış çağrıları, adalet söylemleri çoğu zaman iktidara geldikten sonra pratikte karşılık bulmaz. İnsanlar bunu fark ettiklerinde hayal kırıklığına uğrarlar ama bir sonraki seçimde yine benzer vaatlere inanmaya devam ederler. Çünkü alternatif anlatı ya yeterince güçlü değildir ya da yeterince duyulmaz. Hannah Arendt’in “Totalitarizmin Kaynakları”nda belirttiği, yalanın gücü bazen gerçeğin gücünden daha büyüktür; çünkü yalan, insanların duymak istediği şeyi söyleme lüksüne sahiptir. Gerçek ise çoğu zaman rahatsız edicidir. Tarihsel örnekler bu rahatsız ediciliği net biçimde gösterse de sadece hedef alınanın ortadan kaldırılması için mücadelede edilir. Yaban tabana zıt olmalarına rağmen büyük katliamlara imza atan Hitler ve Stalinci gibi yaklaşımlar, yirminci yüzyılın büyük ideolojik hareketleri, kendilerini insanlığın kurtarıcısı olarak sundular. Komünizm, faşizm, hatta bazı liberal ütopyalar… Hepsi halka daha iyi bir gelecek vaat etti. Sonuç? Milyonlarca insanın hayatını kaybetmesi, toplumların parçalanması oldu yalnızca. Toplum yönetenlerin ve onlara yancılık edenlerin arzuları yanında nedir ki? Sadece bir yığın. Karşılıksız üreten ve bu üretimi karşılığını vererek tüketen bir yığın. Başka hiçbir şey değil. Aleksandr Soljenitsin’in “Gulag Takımadaları”nda anlattığı gerçekler de Sovyet sisteminin resmi anlatısının ne kadar uzak olduğunu gerekli olan düzenden görüp anlamaya yeter. Soljenitsin, sistemin yalan üzerine kurulduğunu ve bu yalanın ancak zorla sürdürülebileceğini söyler dosdoğru. Benzer şekilde, Batı’da da Vietnam Savaşı sırasında ya da Irak’ın işgali öncesinde sunulan “kitle imha silahları” anlatısı gibi örnekler, siyasi elitlerin halkı nasıl yanlış yönlendirebildiğini göstermedi mi? Keşke “kalender kalacağım” diye medeni bir dil kullanmasam da hiç oturup “sabahtan akşama kadar upuzun bir adam” gibi söverek konuşup yazsam. “Ama efendimiz, yasalar…”
Entelektüel dünyanın bu süreçteki rolü hep meşrulaştırıcı olmuştur. Savaşlar “demokrasiyi yaymak” için yapılır, ekonomik politikalar “yoksulluğu azaltmak” için uygulanır, toplumsal mühendislik projeleri “eşitlik” adına savunulur. Sonuçları görmek istediğimizdeyse çoğu zaman vaat edilenin tersi olmağa gelir. James Burnham’ın “The Machiavellians” adlı eserinde, “Siyasi iktidar her zaman bir azınlığın elindedir ve bu azınlık kendi çıkarlarını evrensel çıkarlar gibi sunma eğilimindedir” der. Burnham’ın bu analizi soğukkanlı bir analizdir, çünkü ideolojik süslemeleri bir kenara bırakıp iktidarın doğasına bakarak konuşur. Bu bakış açısı, halka anlatılan hikâyelerin büyük kısmının aslında iktidarın kendini koruma stratejisi olduğunu konusunda kendisine kulak kesilenleri ciddi bir biçimde düşünmeye çağırır. Bugün bu strateji daha sofistike bir halde. Eskiden açık sansür varken şimdi daha çok “anlatı kontrolü” var. Yasasısı bile var bunun, “Etki Ajanlığı.” Belirli konular tartışılmaz hale, belirli sorular “tehlikeli” hale getirildi böylece. İnsanlar kendi gözleriyle gördükleri şeyleri bile sorgulamalılar artık, çünkü “hâkim anlatı” onlara başka bir şey söylüyor hep. Orwell’in “çifte düşünce” kavramını hatırlayalım... İnsan aynı anda iki çelişkili şeye inanmayı öğrenir ve bunu normal karşılar. Siyasi liderler bir gün söylediklerinin tam tersini ertesi gün söyleyebilir ve bunu tutarlılık olarak da sunabilirler. E öyle yapmıyorlar mı zaten? Entelektüel çevreler de bu tutarsızlığı çoğu zaman “bağlam” diyerek savunuyorlar ama. Toplumların sorunu siyasilerin konuşma biçimleri değil zaten. Nasıl olmuşsa olmuş bir entelektüel çevrenin bütün bunları savunuyor olması, kendi çıkarlarına göre yorumlayıp.
Kitaplar bu tutarsızlıkları belgelemek için vardır ama. Christopher Lasch’ın “The Revolt of the Elites” adlı çalışması, modern elitlerin halktan nasıl koptuğunu anlatır mesela. Lasch’a göre elitler artık kendi toplumlarına karşı bir tür küçümseme geliştirmişlerdir. Bizim toplumuz bu kısmı da geçti hızla. Onlar yani elitler, global bir sınıfın üyesi gibi davranırken, sıradan insanlara yerel ve sınırlı bir yaşam dayatırlar. Bu kopukluk, elitlerin halka anlattığı hikâyelerin neden bu kadar inandırıcılıktan uzaklaştığını da açıklar. Çünkü anlatanlar ile dinleyenler aynı dünyada yaşamamaktadır. Zira bu anlatıcıları ekranlara çıkarıp onları köşelerinde konuşturanlar da bir başka elit kesimi temsil ederler. Açıkçası herkesim her topluluk kendine itaat ettikçe var olacak bir başka alt sınıf yaratmayı başarmış. Bizim toplumumuz bunun bugün en iyi örneklerinden biri. Üstelik bu itaatkar kesimler en iyi eğitimi almış sınıflara mensup da kimseler. “Aman karpuzum yerinde çatlasın da suyum gene kendi dibime aksın” zihniyeti. Benzer bir eleştiriyi Michel Foucault’nun iktidar analizlerinde de gördük, okuduk. Foucault, bilginin iktidarla nasıl iç içe geçtiğini anlatırken üniversitelerde, düşünce üretim merkezlerinde üretilen “doğru” bilgi, çoğu zaman mevcut güç ilişkilerini pekiştirir. Bu bilgi tarafsız bir bilgi olmadığı için belirli bir düzeni doğal ve kaçınılmaz kılar. Hani nerde muhalif gazeteciler mesela? Foucault’nun çalışmaları, entelektüel dünyanın kendi iddia ettiği nesnelliğin ne kadar sorunlu olduğunu da göstermiştir. Biz bu sorunlu nesnelliği kendi YouTube kanalımı kurmuş gazetecilerin bugün birden ne olduysa yandaş medyayı bile geride bırakan taraflılıklarından da anlayabiliyoruz. İnsanlar bir uzmanın ağzından çıkan her sözü mutlak gerçek sanırken, aslında o sözün de bir iktidar pratiğinin parçası olabileceğini çok çabuk unuttukları için belki de.
Siyasi yalanların en etkili olanları genellikle en büyük vaatleri içerenler olur. “Bu sefer farklı olacak”, “artık her şey değişecek”, “eski düzen bitecek” gibi söylemler her seçim döneminde yeniden üretilir. Oysa “yapısal” sorunlar nadiren seçimle çözülür. Ekonomik eşitsizlik, bürokratik katılık, çıkar gruplarının gücü… Bunlar bir gecede ortadan kalkmaz. Buna rağmen siyasi aktörler halka hızlı çözümler sunmaya devam ettikleri kokusunda mütemadiyen bir ısrar içinde olurlar. Tek başardıkları stabil ve istikrarlı eylem de bu olmuştur sadece. “Francooo! Kemiklerin sızlasın, kemiklerin…” Çünkü hızlı çözüm vaadi, sabır isteyen gerçekçi analizlerden daha çok ve kolay oy getirir. Bu ne anlama gelir peki? Sözümona “demokratik” sistemlerin kendi içinde bir tür yalan üretme mekanizması taşıdığını gösterir. Bunu bir bilgi olarak da tarihte ilk yazıp söyleyen ben değilim.
Entelektüel dünyanın bu mekanizmaya katkısıysa çoğu zaman “ahlaki bir dil” kullanmak oldu. “Bennu Hanım’ın kolyesi” olayında olduğu gibi. Belirli politikalar “ahlaki zorunluluk” olarak sunulmazsa istenen samimi ortamın kurgusal olduğu ayan olur çünkü. Karşı çıkanlar ise buna, sadece yanlış değil, kötü olarak damgalanır. Bu karşı kutup da bu sistemin yarattığı bir kesim olarak vardır. “Kesin mi?” Kesin. Bu damgalama, tartışmayı imkânsız hale getirse de tartışmalar artık fikirler arasında değil, iyiler ile kötüler arasında yapılıyormuş gibi görünse de bir kurgunun ürünüdür sadece. Bu da entelektüel dürüstlüğün erozyona uğramış olmasından başka bir şey değil. Karl Popper’ın açık toplum savunusu da tam da bu noktada önemlidir. Popper, fikirlerin eleştiriye açık olması gerektiğini, dogmaların toplumları kapalı hale getirdiğini vurgularken bugün birçok entelektüel çevre kendi dogmalarını eleştiriden koruma konusunda oldukça başarılar elde ettiğini de ima eder. Ama bir kere takke düştü, keş göründü. Bugün dünyayı anlamlandırmakta ve hayatlarımızdaki durumumuzu bütün insanlık bu yüzden sabitleyemiyoruz. Geçenlerde bir yazar yeni kitabını tanıtırken dünden bugüne “yazarken yazdığımız şeyin nasıl yazılması gerektiğini bilmiyoruz” gibi laflar etti mesela, dinledim. Belirsizliğin artık söylemde ve yazıda değil insanın benliğinde yer edişini, edilişini böyleyece kabullenmiş bir yazar gördüm böylece. Kimse de şunu demedi ama “Bilmiyorsan yazma kardeşim!” Değil mi ama?
Tarihin farklı dönemlerinde benzer kalıplar hep tekrarlanmadı mı?. Fransız Devrimi’nin “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganı kısa sürede “Terör Dönemi”ne evrilmedi mi?.Rus Devrimi’nin işçilere vaat ettiği “cennet”, gulaglara dönüşmedi mi? Her seferinde entelektüeller ve siyasi liderler halka büyük hikayeler anlattılar. Sonuç? Hayal kırıklığı olmadı mı?Bu tekrarlar tesadüf olmadığına göre; insan doğası, iktidar arzusu ve kendini aldatma eğilimi bu döngüyü besledi durdu sadece.. Eric Hoffer’ın “The True Believer” kitabında, “Kitle hareketleri çoğu zaman hayal kırıklığına uğramış insanları bir araya getirir ve onlara basit, mutlak hikaye anlatır” der. Bu anlatılar, bu hikayeler ne kadar basit olursa, o kadar güçlü olur. Karmaşık gerçekler ise bu basitliğin yanında nefes alıp verir. Neden? Nefes alıp vermek karar vermekten daha kolaydır. Günümüz dünyasında bu basit anlatıla, bu hikayeler medya ve sosyal platformlar aracılığıyla çok daha hızlı yayılıyor. Hiçbir şey bir kitapta okunduğu gibi bir kimya-simya yaratmıyor insanda. Bir olay meydana gelir, birkaç saat içinde “resmi” yorum belirlenir ve alternatif yorumlar kenara itilir. Bunları bir kitaptan okumak elbette daha çok vakit alır. Ekranlar bu yüzden insanlara daha büyülü geliyor, ama nasıl bir büyü? Kara büyü!İnsanlar bu hızlı çerçevelemeyi sorgulamadıklarında, zamanla kendi gözlemlerine bile güvenmemeye başlıyor. Bu güven kaybı, siyasi ve entelektüel elitlerin en büyük başarılarından da biridir. Çünkü sorgulamayan bir halk, yönetilmesi daha kolay bir halktır. Üstelik sözlerin insanı büyülemesi olayı da sadece panik pimi çekilmiş sesiz el bombaları gibi etkilidir.
İnsanlar kitap okudukça, farklı kaynaklara baktıkça, kendi deneyimlerini hesaba kattıkça perde yavaş yavaş incelir. “Kitaplarıyla buna hizmet edenler yok mu?” Var tabi, bir uyanık biz miyiz ki? Orwell, Chomsky, Bernays, Soljenitsin, Sowell, Lasch ve daha niceleri bu incelme sürecine katkıda bulunmuş yazarlardı evet, ama onların hizmet ettiği bir sistem yok muydu? Onların eserleri, halka anlatılan hikâyelerin ardındaki mekanizmaları görünür kıldılar. Siyasi ve entelektüel dünyanın yalanları her zaman kasten söylenmez. Bazen inançtan, bazen çıkar hesabından, bazen de sadece alışkanlıktan kaynaklanır. Ama sonuç aynıdır: Halk, kendisine sunulan tabloyu gerçek olarak algılar. Bu tablo bozulduğunda ise ya öfke ya da umursamazlık ortaya çıkar. Her iki tepki de sistemi biraz daha korur hale gelir. Çünkü öfke çoğu zaman yeni bir yalanın yaratılmasını sağlar, umursamazlık ise mevcut yalanların sürmesini. İnsanlar bir gün gerçekten sorgulamaya başladıklarında, ilk fark edecekleri şey belki de şu olacaktır: Onlara anlatılan birçok şey, anlatanların kendi konumlarını korumak için ürettikleri hikâyeler olduğu. Bu fark ediş kolayca gerçekleşmeyecek tabi. Çünkü hikâyeler rahatlatıcıdır, kimlik verir, aidiyet sağlar. Gerçekse çoğu zaman yalnızlaştırır. Yine de yalnızlığın ağırlığı, yalanın hafifliğinden daha değerlidir. Yalnızlık, en azından kişilerin kendi aklıyla baş başa kalmasını sağlar.
Bu yüzden propaganda üzerine yazılmış eserler, distopyalar, iktidar analizleri ve entelektüel eleştiriler hala çok önemli...Onlar, siyasi ve entelektüel dünyanın halka söylediği yalanların ne kadar eski ve ne kadar tekrar eden bir hikâye olduğugerçeğini de kendileri üzerinden görünür hale getirir. İnsanlara sunulan büyük anlatıların, hikayelerin çoğu zaman gerçeğin tamamı olmadığını kabul etmek de bir tür uyanıştır. Bu uyanış kimseyi kahraman yapmasa bile. Belki böylece bunlar biraz daha dikkatli, biraz daha şüpheci ve biraz daha kendi aklına güvenen insanlar yaratır. Ve belki de siyasi veentelektüel dünyanın en çok korktuğu şey de kendini yaratmaya cesaret edebilir: Kendi aklına güvenen, anlatılan her şeyi hemen yutmayan, soru sormaya devam eden insanlar… Çünkü soru soran bir halk, yalanın en doğal düşmanıdır. Fakat bu cesaret tohumunu kısırlaştırdılar. “Sen niye bu kadar cesursun?” Bilmem, öleceğimi bildiğim için galiba. “İnsan” demek “vakit” demek. Vakit azalmakta. “Rejim?” Yapıyorum yapmam mı? Şu kelimenin içindeki “i” ne zaman düşecek onu bekliyorum. Kelimeler de zayıflar çünkü. İlle de bir şey düşecek ya, hükümet değilse “i”, Şimdi haberler: “TBMM'de şehit aileleri ve gazilerin haklarına ilişkin kanun teklifi yasalaştı: Yeterli midir? Elbette değildir.”
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


