Robert Greene’in yazıları, insanın içindeki güç arzusunu günümüzün karmaşık ilişkilerine taşıyan bir zihinin ürünü. Fakat diyebilir misin ki, “Aynı hırs ve güç arzusu bir yazar olarak kendisinde yok?” Los Angeles’da 1959’da doğan yazar, klasik edebiyat ve antik düşünceye bağlı şekillenmiş bir zihinle yola çıkmış, onlarca farklı işte çalıştıktan sonra kalemini “stratej ve “insan doğasının gizli mekanizmaları”na yöneltmiş. Üniversite yıllarında Berkeley ve Wisconsin’de klasik çalışmalar üzerine eğilmiş, Antik Yunan’dan Roma’ya, Rönesans’tan modern çağa uzanan bir bilgi birikimi edinmiş. Bu birikimi eserlerinde salt bilgi yığını olmanın ötesinde, yaşayan bir organizma gibi hareket eder, yani her tarihî figür, her savaş, her entrika, okurun kendi hayatındaki güç mücadelelerinin de bir başka boyutunu temsil eder. Greene, gücün ahlaki bir mesele olmadığını, doğanın kendisi kadar tarafsız bir kuvvet olduğunu söylüyor, kendinden önceki birçok yazar, filozof vs. gibi. Ona göre güç, sahip olunacak bir nesne değil, sürekli akış halinde bir enerji alanıdır; kim bu alanı okuyabilirse, kim rüzgarın yönünü önceden sezebilirse, o ayakta kalır. Doğru, ama böyle şeyler için bizim insanımız “Müneccim boku yemeye gerek yok” demiştir. Zira kendi kendini günümüzün Machiavelli’si olarak gördüğünü de birçok röportajında dile getiren Greene de birçok yazar gibi bir başkasının muadili olabilir. Zaten İlk eseri olan “Güç Yasaları”, 1998’de yayımlandığında edebiyat dünyasında bir şok dalgası yaratmıştı. Kitap, Machiavelli’nin “Prens”ini çağdaş bir dil ve zengin tarihsel örneklerle yeniden yorumlamış bir eserdi. Bir şeyi yeniden yorumlamak yemi bir şey değildir. Greene burada kırk sekiz ayrı yasa üzerinden gücün nasıl elde edileceğini, nasıl korunacağını ve nasıl kaybedilebileceğini anlatır. Yasalar arasında en çarpıcı olanlardan biri, “asla efendini gölgede bırakma” ilkesidir. Bu yasa, tarih boyunca nice yetenekli danışmanın, komutanın ve sanatçının, efendilerinin egolarını inciterek yok oluşa sürüklenişini örneklerle gözler önüne serer ki bizdeki ilk örneği “Prens”in etkisiyle iyice yoldan çıkan İbrahim Paşa olmuştur. Louis XIV’ün sarayında parlayan yeteneklerin birer birer sönüşü, Napoleon’un mareşallerinin kaderi, Hollywood’un parlak, ama kısa ömürlü yıldızları da aynı mekanizmanın kurbanları olmuştur.
Greene, bu örnekleri soğukkanlı bir cerrah edasıyla kesip biçerken, okura da aynı soğukkanlılığı aşılar. Ama zaten Machiavelli’nin sözlerini doğrusu sadece tekrar eder. Güç oyununda duygusallık, en büyük zaaftır. Doğru, fakat bir yazar olarak kendisinin de yaptığı bu. Kitap boyunca tekrar tekrar vurguladığı bir başka nokta, görünmezliğin gücüdür. Gölgede kalmayı bilenler, ışığın altında parlayanlardan daha uzun süre hayatta kalır. Bu yaklaşım, modern iş dünyasında, siyasette ve hatta özel ilişkilerde pratik bir rehber haline gelmiştir. Birçok CEO, müzisyen ve sporcu, bu yasaları kendi stratejilerine uyarladığını açıkça da dile getirmiştir. Ancak kitap aynı zamanda en çok eleştirilen eserlerden biri. Benim gibi birçokları da onu “manipülasyon el kitabı” olarak damgalar, bazıları ise gücün gerçek yüzünü gösterdiği için tebrik sırasına girer. Greene bu eleştirilere karşı da kayıtsızdır. Kişi hakkında ortaya atılan iddialara ses çıkarmadığında bence her zaman haklı değildir. “Haklılık” nadir bir şeydir. Çok da alttan almaya lüzum yok.
“Baştan Çıkarma Sanatı”, Greene’in ikinci eseri olarak 2001’de yayımlandı. Bu kitap, gücün en incelikli formunu, yani insanın iradesini rızasıyla teslim etmesini ele alır. Greene, baştan çıkarmayı yalnızca cinsel bir eylem olarak değil, bir sanat ve strateji olarak da tanımlar. Tıpkı yine Machiavelli’nin gibi. Tarihteki büyük baştan çıkarıcıları tipolojilere ayırır: Siren, rakip, idealist, doğal, yıldız, flört, rüya satıcısı ve şövalye. Her tip, kendi silahlarını kullanır. Cleopatra’nın Julius Caesar ve Marcus Antonius üzerindeki etkisi, Casanova’nın Avrupa’yı kasıp kavuran macerası, Josephine Baker’ın sahne sanatlarıyla yarattığı büyü, hepsi bu tipolojilerin canlı örneklerinden biri. Greene, baştan çıkarmanın temelinde merak uyandırmanın yattığını savunur. Ne büyük keşif! İnsan merak etmediği şeyle zaten niye ilgilensin ki? İnsan, bilmediği şeye doğru çekilir ve fazla açık olan, fazla ulaşılabilir olan, çekiciliğini yitirir. Bu yüzden mesafeyi korumak, belirsizlik yaratmak, idealize edilmeye izin vermek gerekir. Kitap, modern flört kültürüne, reklamcılığa ve hatta siyasete uygulanabilir stratejilerle dolu. En sevmediğim yazın türü olan klasik “motivasyon kitapları”ndan hiçbir farkı yok. Bir liderin halkını baştan çıkarması ile bir aşığın sevgilisini etkilemesi arasında yapısal bir fark yoktur ki, her ikisi de arzu, hayal ve ihtiyaç üzerine kuruludur. Greene’in üslubu burada daha şiirsel bir tona bürünürse de tarihî anlatılar, psikolojik gözlemlerle iç içe geçer. Okur, sayfalar arasında ilerlerken kendi arzularının ve zaaflarının da haritasını çıkarır. Bunun için gazete okumak, gündelik olayları takip etmek bile kafidir.
“Savaşın Otuz Üç Stratejisi”, 2006’da yayımlanmış ve Greene’in askeri tarih tutkusunu en yoğun biçimde yansıtan kitabı olmuştur. Ağır bir nevroz geçiriyorsanız size yapılacak yazılı soruları arasında “Başka bir hayatta Sunay olmak ister miydiniz?” sorusunu yazara yönetilmiş olsaydık herhalde hiç tereddüt etmeden “evet” derdi. Yani o denli bir askeri tutkusu olan yazarın her şeyi kontrol etme duygusuna sahip ve baskın olma arzusu olduğunu da bu kitabından anlamak zor değil. Bu kitapta savaş, yalnızca silahlı çatışma değil, hayatın her alanındaki mücadele olarak da ele alınıyor. Hayat için bir savaş demeyen insan var mı ki? Greene, Sun Tzu’dan Clausewitz’e, Hannibal’dan Napoleon’a uzanan bir yelpazede stratejileri incelerken, bunları günlük hayata da uyarlar. Savunma stratejileri, saldırı stratejileri, düzensiz savaş taktikleri ve zihinsel savaş yöntemlerini ayrı ayrı işler. En dikkat çekici yaklaşımlardan biri, düşmanı kendi hızıyla yormaktır. Büyük İskender’in Pers İmparatorluğu’nu aşamalı olarak tüketmesi, Mao’nun gerilla savaşı, hatta modern iş dünyasında rakipleri yavaş yavaş pazar payından etmek de zaten aynı mantığın ürünüdür. Greene, savaşın yalnızca fiziksel olduğu kadar psikolojik bir alan olduğunu ısrarla belirtiyor. Düşmanın moralini bozmak, panik yaratmak, yanlış bilgi yaymak, bazen ordulardan daha etkilidir. Yime bir yazar olarak kendisinin kitaplarında izledi yollar da yine kendisinin bu sıralamasına uygundur. Kitap, okura kendi hayatındaki savaşları tanımayı öğretmekle ünlendirilmiş, bir iş görüşmesi, bir aile tartışması, rekabet ortamı, hepsi birer muharebe alanı. “Strateji bilmeyen, rastgele hareket eden kişi, ne kadar güçlü olursa olsun kaybetmeye mahkûmdur” diyor. Greene’in anlatımı burada daha sert ve disipline edicidir, duygusal tepkilerin yıkıcı sonuçlarını tarihî felaketlerle örneklendiriyor. “Tamam da kanka”, felaketin tellala ihtiyacı yoktur ki. İlk insandan beridir bu böyle.
“Ellinci Yasa”, 50 Cent ile birlikte yazılmış ortak bir çalışmadır ve korkusuzluk temasını merkezine alır. Greene, 50 Cent’in hayat hikâyesini, sokaktan stüdyoya uzanan yolculuğunu bir korkusuzluk modeli olarak sunuyor mesela bu kitabında. Kitap, korkunun insanı nasıl felç ettiğini, nasıl yaratıcılığı öldürdüğünü ve nasıl fırsatları kaçırttığını anlatıyor. Ve bunu yaparken de tıpkı bizim sanat (ne kadar sanatsa artık) ortamımızdaki birçokları gibi popüler isimlerin gereksiz hayat hikayelerine dayanarak, bu hayatları dayanak olarak ele alıyor. Tarihten ve günümüzden örneklerle, korkuyu aşmanın yollarını anlatıyor güya. Greene’e göre korku, evrimin bir mirasıdır, ama modern dünyada çoğu zaman işlevsiz hale gelmiştir. Orta Doğu’da sığmadığı gibi Orta Doğu”da bir müddet olsun yaşamadığı da ne kadar belli değil mi? Tipik bir Amerikalı yani. 50 Cent’in vurulduktan sonra sahneye çıkması, risk alarak kendi şirketlerini kurması, bu korkusuzluğun somut örneklerinden biri onun için. Kitap, okura kendi korkularıyla yüzleşmeyi, onları stratejik bir avantaja dönüştürmeyi öğretiyormuş bu “örnek hikaye” ile. Ortak yazarlık, Greene’in üslubuna sokak dili ve pratik bir canlılık katmış evet, akademik ton ile gerçek hayatın sertliği bir arada akmış, ama bu tür yazarların “gerçeklik” algısı toplumların gerçekliğiyle paralel akmıyor hayatta.
Ve “Ustalık”, Greene’in en kişisel eseri. Bu kitapta güç ve strateji arayışı, yerini uzun vadeli ustalaşma sürecine bırakıyor. Greene, büyük ustaların hayatlarını incelediği bu kitapta (hep böyle olur zaten, bir yerde tıkanırlar da kişilere yönelirler “tahlil” başlığı altında): Leonardo da Vinci, Mozart, Einstein, Temple Grandin, Freddie Roach. Her birinin ortak noktasının yıllarca süren yoğun pratik, mentörlük ilişkileri, sabır ve tutku olarak niteler. Oysa örneğin, atom bombasının ardından Einstein’in bir dahi değil gerizekalı olduğunu hepimiz anlamıştık. Greene, ustalaşmanın üç aşamasını tarif ederken de: “Çıraklık, yaratıcı-aktif dönem ve ustalık” diye tasnifler. “Çıraklıkta ego terk edilir, temel beceriler inşa edilir. Yaratıcı dönemde kurallar bozulur, özgün yollar aranır. Ustalıkta ise bilinçaltı ile bilinç birleşir, sezgi devreye girer” der. Niçin bu kadar tarife utanç hissetmişse, bu zinciri bilmem, sanayide yeni iş başı yapmış ortaokuldan terk çocuklar bile birkaç ayda bu lafları tekrar edebilir. Kitap, “Modern toplumun sabırsızlığına karşı bir başkaldırı” olarak niteleniyor yanı sıra. Herkesin hızlı başarı peşinde koştuğu bir çağda, Greene derinliğin ve zamanın değerini hatırlattığını savunuyor. Okur, kendi alanındaki ustalaşma yolculuğunu planlarken, tarihî örneklerden zaten ilham alır. Greene de pek çok yaşam koçu yazarı gibi gücün karanlık yüzünden ziyade, insanın potansiyelini gerçekleştirmesine odaklanıyor. Bunu yaparken de kendi karanlığını diğerlerinin karanlığından daha pragmatist buluyor. Onun karanlık odasındaki kedi beyazdır belki de. Amerika’nın yerlileri daha koyu tenli doğduğu için midir nedir, kediyi bırak kendileri de kayboluyor bu karanlık odanın içinde.
“İnsan Doğasının Yasaları”, Greene’in en kapsamlı eseri olarak niteleniyor. Hiç Spinoza yahut Nietzsche okumamış birinin yorumu olsa gerek bu da. On sekiz yasa üzerinden insan davranışlarının evrensel kalıplarını çözümlüyor bu kitapta. Narsisizm, kıskançlık, agresyon, konformizm, rasyonelleştirme gibi konular, hem bireysel hem toplumsal düzeyde. Greene, insanın kendini yanıltma eğilimini, başkalarını yanlış okuma alışkanlığını, duygusal tepkilerin yıkıcılığını acımasız bir netlikle ortaya koyduğunu iddia ediyor. Ne var ki bu iddiasını da yine tarif ettiği insan tiplemesiyle yapıyor. Her yasa, tarihî ve güncel örneklerle destekleniyor, yine evet. Bir yasa, insanların karakterlerinin değişmezliğini vurgular; bir başkası, grup psikolojisinin tehlikelerini anlatır. Greene, bu kitapta insan doğasını değiştirmeye çalışmanın nafile olduğunu, asıl meselenin onu anlamak ve stratejik olarak yönetmek olduğunu söylüyor. Yine burada “yönetmek” dediği eylemi de yazdıklarıyla hakimiyet kurduğu okur zihni üzerinde gerçekleştiriyor da. Bu yaklaşım, okuru bir tür psikolojik savaşçıya dönüştürüyor; duygusal tuzaklara düşmeden, rasyonel bir mesafe koyarak hareket etme yetisi kazandırma vaadiyle. Herhalde sonra da durup bir de şunu mu diyor acaba: “Yine bizim banka kazandı!” E herhalde.
"Günlük Yasalar” ise, Greene’in önceki eserlerinden derlenen kısa metinlerden oluşturulmuş bir çalışma. Her gün için bir yasa, bir düşünce, bir uyarı içeriyor. Bu format, okurun strateji ve insan doğası üzerine düzenli düşünmesini sağlamaya yeter mi bilmem, ama bence de uyumadan önce herkes dişerini fırçalasa iyi eder. Kitap, yoğun temposu olan modern insana hitap ediyor, bu tür kitaplar kendini yoğun zanneden insanların kendilerini önemli ve zeki zannetmeleri üzerinde değerli hale geliyor zaten. Uzun teorik anlatılar yerine, günlük hayata entegre edilebilecek “özlü dersler” içeriyor. Greene’in üslubu burada daha meditatif bir hale bürünür; her madde, bir tür zihinsel egzersiz gibi sunuluyor. Sokağı görmüş birinin daha elit bir kesim içinde barınabilmesinin, “gerçek hayat”ta gördüklerini daha “akademik” bir biçimde pazarlamasının da bir ürünü haline geliyor bu yüzden bu tür kitaplar. Greene’in tüm eserlerini bir arada düşündüğümüzde, tutarlı bir dünya görüşü ortaya çıkmaz fakat. İnsan, evrimsel mirasıyla yüklü, duygusal ve çoğu zaman kendini kandıran bir varlıktır zira. Güç, bu varlığın en temel arzusudur. Ahlak, toplumun uydurduğu bir katman olsa da, güç dinamikleri her zaman her koşulda işler. Tarih, bu dinamiklerin en zengin laboratuvarıdır. Aynı zamanda bir arşiv. Greene, bu laboratuvardan kopyaladığı her şeyi, soğukkanlı bir üslupla aktardığı için kendine bir yer edindi diyebiliriz yani. Üslubu, akademik ağırlık ile romanımsı akıcılığı birleştirir. Cümleleri uzun ve kıvrımlı olabilir, ama her biri bir amaca hizmet eder. Örnekler, yalnızca süslü olduğu kadar her biri bir ilkenin de somut kanıtıdır. Ama bu ilkeler kimin ilkesi? Okur, kitabı bitirdiğinde yalnızca bilgi edinmez, bir bakış açısı kazanır. Her kitap okuruna farklı nir açı kazandırır. Bu bakış açısı, bazılarını rahatsız edebilir, idealist yanılsamaları yıkabilir. Fakat bazıları ise özgürleştirir, çünkü “gerçekliği olduğu gibi” görmeyi sağlar. Greene’in kitapları ve benzer kitaplar ise, “irade kontrolü”nü ele geçirmeye yönelik kitaplardır.
Greene’in etkisi, kitap satışlarıyla da ölçülemez. Müzik endüstrisinden iş dünyasına, hapishanelerden üniversitelere kadar geniş bir yelpazeye stratejik olarak sorulmuştur. Bazı cezaevlerinde kitaplarının yasaklanması, gücün tehlikeli olduğunu düşünenlerin korkusuna dayansa da Greene, “Gücün tehlikeli olmadığını, onu yanlış anlamanın tehlikeli olduğunu” da kendisi söyler. Onun eserleri, okuru pasif bir izleyiciden aktif bir oyuncuya dönüştürmeyi amaçlar: “Hayat bir sahnedir ve herkes rolünü bilinçli oynamalıdır. Rastgele hareket eden, duygularına teslim olan, tarih bilmeyen kişi, başkalarının stratejilerinin kurbanı olur” diyen Greene, yazdığı metinlerde okuruna “okuru tavsiyeler” verirken bile bu etkileme sanatını büyük ustalıkla kullanır. Yazarın kendi hayatı da bu felsefenin bir ürünüdür aslında. Klasik eğitimden sonra uzun yıllar farklı işlerde çalışmış, Hollywood’da senaryo yazmış, Avrupa’da yaşamış, ancak asıl sesini “strateji” kitaplarıyla bulmuştur. Bu yolculuk, “Ustalık” kitabında anlattığı çıraklık döneminin de dosdoğru bir çıktısıdır. Mentörlük, sabır, gözlem ve sürekli öğrenme, onun başarısının temelini oluşturmuş örneğin. Kitaplarının birçoğunda sıkça vurguladığı gibi, evet “hiçbir başarı tesadüf değildir, arkasında yıllarca süren bilinçli bir çaba yatar.” Çok klasik bir arttan tabi bu, fakat kendi kariyeri ve hayatı üzerinden değerlendirilirse, evet “başarılı.” Çünkü bir insan, kendi hikâyesini stratejik bir gözle yazıp okumayı öğrendiğinde, artık kurban olmaktan çıkar, “yazar” haline gelir. Düşünenin silahı düşüncesidir ve düşünen kişi elbette silahlı bir kimsedir. Modern dünyanın hızı ve gürültüsü içinde, insanın kendi doğasını unutmasına karşı “düşünmeye davet” elbette ki önemli. “Güç”, “baştan çıkarma”, “savaş”, “ustalık” ve “insan doğası” üzerine yazdığı her satır, her paragraf da aynı temel soruya cevap arıyor: “İnsan, bu karmaşık ve çoğu zaman acımasız sahnede nasıl ayakta kalır, nasıl ilerler, nasıl ustalaşır?” Cevap, bilgi, strateji, sabır ve soğukkanlı bir öz farkındalıkta saklı. Greene de bu cevabı tarihî anlatılarla süsleyerek veriyor kitaplarında, demeçlerinde. okur, sayfalar arasında ilerlerken hem geçmişi hem de kendi hayatını yeniden okur. Bu yeniden okuma süreci, belki de onun en büyük katkısıdır. Fakat bunların hiçbiri Greene’in çözdüğü bir sır değildi. Machiavelli’den beri. Yani yeni dünyada yeni bir şey tok, zira felaketin tellala ihtiyacı yok.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


