19 Aralık 1910’da bir fahişenin gayrimeşru çocuğu olarak dünyaya geldi. Annesi Camille Gabrielle Genet, onu yedi aylıkken kimsesizler yurduna bıraktı. Bu terk ediliş, Genet’nin tüm varlığını damgalayan ilk ihanet oldu. Yetimhanelerde, çiftçi ailelerin yanında, sonra da Mettray Islahanesinin karanlık hücrelerinde geçen çocukluğu, onun için hem laneti hem de bir ilham kaynağı haline geldi. O, toplumun dışına itilmiş bir adam olarak, suçun, eşcinselliğin, ihanet ve hayatının şiirini yazdı. Eserleri, ahlakın ters yüz edildiği bir arenaydı; kötüyü yücelten, çirkini estetize eden, iktidarı tiyatro sahnesine çıkarıp maskelerin indiği bir arena. Genet’nin hayatı, bir roman gibi de okunabilir. On yaşında hırsızlık yaparken yakalandı. Islahhanelerde dayak, tecrit ve erkekler arası yoğun, yasak ilişkilerle dolu yıllar geçirdi. Mettray, onun için hem cehennem hem de ilk gerçek okul oldu. Orada bedenler birbirine karışır, iktidar oyunları oynanır, yalnızlık insanın içini oyarken kelimeler yavaş yavaş şekillenirdi. Orada şüphesiz insan şekillenirdi. 1926’da ıslahevinden kaçtı, Fransız Yabancı Lejyonu’na yazıldı, uzun sürmedi ama kısa süre sonra firar etti. Avrupa’nın yollarında serseri, hırsız, fahişe olarak dolaştı: Barselona, Antwerp, Brüksel… Sahte kimlikler, ufak tefek kaçakçılıklar, polislerle tuhaf yakınlaşmalar. Bu gezgin yıllar, Hırsızın Günlüğü’nde de olduğu gibi anlatılır. Orada Genet, hırsızlığı bir sanat, ihaneti bir erdem gibi sunar. “Ben hırsızım,” der adeta, “çünkü siz beni böyle yarattınız.” “Haklıdır” diyemem, a hakkı var. Herkes içinde yaşadığı toplumun ona verdiği biçimi alır, toplumlar “Biz onlardan bunu istemedik” deseler de nafile. Doğrusu, toplumlar gerçekten de böyle olsun istemişlerdir.
Jean Genet
1942’de yeniden hapse düştüğünde, Fresnes Cezaevi’nin hücresinde kalem kâğıt buldu ve yazmaya başladı. İlk şiiri “İdam Mahkûm”nu (Le Condamné à Mort), 1942’de kaleme aldı. Bu şiir, idamlık bir mahkûmun celladına duyduğu tutkuyu, ölümün erotizmini anlatır. Genet, pek kolay uslanacak biri de değil zaten. Dil, barok imgelerle doludur; çiçekler, erkek bedenleri, zincirler ve öpücükler iç içe geçer. Mazoşist bir üslup. Şiirleri genel olarak azdır, ama yoğun ve çarpıcı şiirleridir. “Cenaze Marşı” (Marche Funèbre), “Galera” (La Galère), “Aşk Şarkısı” (Un Chant d’Amour) gibi uzun şiirlerinde hapishane erotizmi, yalnızlığın acısı ve erkekler arası arzunun kutsanması hep ön plandadır. Şiirleri, roman ve oyunlarına göre daha az bilinir, ama aynı şiirsel yoğunluğu taşırlar. Kelimeler onda her zaman bedene dönüşür, bedense kelimeye. Ben olsam dokunmam, ama dokunmak bedava!
İlk romanı “Çiçeklerin Meryem Anası” (Notre-Dame des Fleurs), 1943’te yayımlandı. Hapishanede yazılmış, yetkililer tarafından yok edilmiş, Genet’nin hafızasından yeniden yarattığı bir başyapıttır. Demek eseri ortadan kaldırmak yetmez miymiş onu yok etmeye? Yetmezmiş tabi ya. Montmartre’ın yeraltı dünyasını, travestileri, fahişeleri, katilleri anlatır bu metinde. Anlatıcı, hücresinde mastürbasyon yaparken hayaller kurar; Divine adında bir travesti kahraman yaratır. Kitap, erotik sahnelerle doludur, ama asla pornografik değildir. Genet, cinselliği ritüele, ihaneti kutsala çevirmiş biridir. Jean Cocteau ve Jean-Paul Sartre bu kitabı okuduklarında şok olmuşlardır. Cocteau, Genet’yi korumuş, Sartre ise ileride “Aziz Genet” (Saint Genet) adlı devasa bir kitap yazacaktı onun üzerine. 1948’de, onuncu mahkûmiyetinde ömür boyu hapis cezası alması gündemdeyken, Cocteau, Sartre, Picasso gibi isimlerin dilekçesiyle affedildi. Böylece Genet, kalemiyle özgürlüğünü kazandı. Bugün kim kurtarabilir, elini taşın altına kim koyabilir kim için?

“Gülün Mucizesi” (Miracle de la Rose), Mettray yıllarının şiirsel bir anısıdır. Oradaki delikanlılar, gardiyanlar, ritüeller ve şiddet dolu aşkları anlatır. Genet burada suçluyu azizleştirir ve hapishane, bir manastıra dönüşür; tecavüz ve ihanet, mistik bir deneyime. Yer altı kültürü böylece onun edebiyatındaki biçimini de almıştır. Ardından “Cenaze Merasimi” (Pompes Funèbres) gelir. Bu roman, II. Dünya Savaşı sırasında bir direnişçiye âşık olan anlatıcının hikâyesidir. Naziler, işbirlikçiler ve yine ihanet… Genet, sevgilisinin ölümünü bile erotikleştirir. Politikayı dahi bir bedene indirger. “Denizci” (Querelle de Brest), liman kasabasında geçen, cinayet, denizciler ve yüzleşmelerle dolu bir başka başyapıt. Querelle (kavga) Genet’nin alter egolarından biridir çünkü; güçlü, yakışıklı, katil ve baştan çıkarıcı karakterlerde kendi varoluşunu koyar ortaya. “Hırsızın Günlüğü” (Journal du Voleur), otobiyografik niteliğiyle en meşhur metnidir de aynı zamanda. Genet burada kendi hayatını stilize eder. “Kötülüğü seçtim,” der. Toplumun ahlakını reddeder, hırsızlığı, fahişeliği, ihaneti bir varoluş biçimi olarak addeder. Bizim bugünki toplumumuz gibi. Kitap, varoluşçulukla, estetikle ve nihilizmle yüklüdür. Sartre’ın yorumuyla Genet, “kötülüğün azizi”dir zaten. Bu eserlerde Genet’nin dili benzersizdir: Uzun, kıvrak cümleler, beklenmedik metaforlar, argodan aristokratik Fransızcaya geçişler. Hayatın bir parçası olarak düşündüğümüzde gayet tabii, fakat bu duyarsız akışta bir isyan ateşi. Okuyucu hem iğrenir hem büyülenir. O, marjinal olanı merkeze taşır zira. Pisliği, güzelliğin kaynağı yapar. Oyunları tiyatro tarihini değiştirmiştir. “Hizmetçiler” (Les Bonnes), iki hizmetçinin hanımlarını öldürme hikayesi anlatır. Rol değişimi, sınıf mücadelesi, kimlik oyunları… “Balkon” (Le Balcon), genelevde geçen bir başka eseri. Müşteriler, yargıç, general, piskopos rollerine bürünür. Devrim olur, roller gerçek hayata sıçrar. İktidarın “tiyatro” olduğu de fikri burada doruğa ulaşır. Hangi hükümet, hangi iktidar zaten ne zaman oyunun dışında var olabilmiş ki? “Paravanlar “(Les Paravents), Cezayir Savaşı’nı epik bir dille ele alır. Ölüler, diriler, sömürgeciler…
1950’lerden sonra edebiyattan uzaklaşır gibi olur. Sartre’ın kitabı onu etkilemiştir. Bir süre sessiz kaldıktan sonra ise politikaya yöneldi. 1968 öğrenci hareketlerini destekledi, Kara Panterler’le ABD’de zaman geçirdi, Filistin direnişine katıldı.” Şatila’da Dört Saat,” Sabra ve Şatila katliamından sonra yazdığı güçlü bir tanıklıktı. “Sevdalı Tutsak” (Un Captif Amoureux), Filistinlilerle geçen günlerinin anısıdır mesela. Artık roman değil, “tanıklık” yazıyordu. Ezilenlerin yanında duruyor, ama romantik bir şekilde değil, kendi marjinaliliğinden gelen bir öfkeyle. Genet’nin hayatı, sürekli bir kaçışla ivme kazanmıştı. Kaçak, firari, hırsız, âşık, yazar, aktivist… Hiçbir role tam yerleşmemişti. Alberto Giacometti’nin atölyesine gidip onunla saatlerce konuşmuştu. Giacometti’nin heykellerini, ölüme adanmış nesneler olarak görmüştü. Son eserlerinden biri de bu yüzden “Giacometti’nin Atölyesi” olmuştu. Ve hayatının son yıllarında bedeni, kanserle mücadele ediyordu. Gırtlak kanseri, sesini yavaş yavaş ondan alıyordu. 15 Nisan 1986’da Paris’te Jack’s Hotel’de ölü bulundu. 75 yaşındaydı. Başını yere çarpmış olabileceği düşünüldü. Cenazesi Fas’ta, Larache Hristiyan Mezarlığı’na defnedildi. Mezarı sade, ama etrafı zeytin ağaçlarıyla çevrili bir yerde şimdi. O, Fas’ı sevdiği bilinirdi ve belki orada huzur bulmuştur, dünyada olmadığı kadar.
Genet’nin kişiliği de hayatı da eserleri de tartışmalıdır. Tartışamaya yaratmayan hiçbir şeyim bir anlamı olup olmadığı kadar tabi. Bazıları onu ahlaksız bulur, bazıları da azizleştirir. Sartre gibi. Eserleri hâlâ provokatiftir. Okuyunca içiniz bulanır, ama pek de kolay unutamazsınız. O, kötülüğü estetize ederek aslında toplumu sorguladı hep. “İyi” dediğimiz her şeyin altında yatan şiddeti, rol yapmayı, maskeleri gösterdi. Eşcinselliği, suçluluğu, yoksulluğu bir varoluş manifestosuna çevirdi. Dilinde çiçekler kanar, kan çiçek olur sonra ama. Hizmetçiler efendilerini, zenciler beyazları, hırsızlar toplumu taklit ederken aslında gerçek yüzlerini ortaya çıkarır. Onun kitaplarını Türkçe okumak da ayrı bir zevktir. Sansür yasasından yakasını kurtarabilirse! “Çiçeklerin Meryem Anası”, “Gülün Mucizesi”, “Cenaze Merasimi”, “Denizci”, “Hırsızın Günlüğü”, “Hizmetçiler”, “Balkon”, “Zenciler”, “”, “Her biri kendi evrenini kurmuş metinler, kelimelerle bir dünya kurmak, o dünyada olsun olmayasıya karşı durmak da öyle kolay iş değil nasılsa. Kime pek hoş gelmese de böylesi bir hayattan böylesi bir yazar olarak çıkmak için lanetlenmiş bir topluma ya şair olmak lazım yahut deli. Genet, hayatı boyunca yalnızdı. Sevgilileri oldu – denizciler, suçlular, Abdallah gibi ip cambazları – ama kalıcı bağ kuramadı hiçbir zaman hiç kimseyle. Belki de en büyük ihaneti hayata karşı bizzat kendisi işledi, çünkü o hayata “hayır” diyerek yazdı. Ölümü de sessiz ve yalnız oldu. Otel odasında, kitaplar ve fotoğraflar arasında, zaferlerle dolu trajik bir hayat. Bugün hâlâ de serleri bütün tartışmalara rağmen sahneleniyor, okunuyor, tartışılıyor. Çünkü Genet, marjinal olanın evrenselliğini savunmuştu bu metinleri yazarken. Her toplumun bir Genet’si de vardır her zaman; dışlanan, yazan, lanetlenen.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


