Pencereden bakıldığında, banliyödeki geniş bir toplu konut kompleksinin dördüncü katındaki dairenin penceresinden her sabah çekilen fotoğraflarda, genç bir kadın Tokyo'daki bir galerideki işine gitmek üzere evden ayrıldığı o birkaç saniye içinde görüntülenir. Bu kısa anlar, fotoğrafı çekenle fotoğrafı çekilen arasında zamanla rutinleşen bir vedadır. Fotoğrafı çeken, birlikte yaşadıkları evin içinde kalırken, fotoğrafı çekilen ortak hayatlarının sınırlarını aşarak dışarıdaki dünyaya doğru yol alır. Sokağın başında, bakışları bir anlığına buluşur. Kadının geride bıraktığı geride bıraktığı evine yönelttiği o son bakışlar, seri boyunca kimi zaman neşeli, kimi zaman oyunbaz, kimi zaman da mesafeli ve hüzünlü görünür. Karelere art arda baktığımızda, sanki bir ilişkinin yavaş yavaş çözülüşünü izleriz. Kamera tek bir sözcüğe ihtiyaç duymadan, her sabah aynı rutinin içine saklanan duyguları sessizce kaydeder. Aşk’a düşüş ve aşk’tan düşüş...
1974 yılında çekilen From Window (Pencereden) adlı 32 fotoğraflık seri internette tesadüfen karşıma çıkınca, Japon fotoğrafının en önemli isimlerinden Masahisa Fukase'yi, ikinci eşi Yoko Wanibe'yi ve on üç yıl süren evliliklerini araştırmaya başlıyorum. Fotoğraflar benimle adeta konuşuyordu. Her karede sadece bir kadının işe gidişini değil, bir ilişkinin değişimini de hissediyordum. Bu yazıyı, Yoko'nun hikâyesinden yola çıkarak uzun evliliklerde ya da ilişkilerde yavaş yavaş ışığını yitiren, rengini, sesini kaybeden, kendinden uzaklaşan bütün kadınlar adına yazmak istedim.

Sözcüklerini kaybeden resimli bir roman
Masahisa Fukase'nin 2012'deki ölümünün ardından, üretiminin farklı dönemlerine ait çalışmalar arşiv direktörü Tomo Kosuga ile sanatçının ailesinin titiz çalışmaları sayesinde yıllar içinde yeniden gün yüzüne çıkarıldı. Tozlu raflarda unutulmuş baskılar tek tek bulundu, eksik parçalar tamamlandı. Bunların arasında, 1970'lerde çeşitli dergilerde yayımlandıktan sonra uzun yıllar gözden uzak kalan From Window serisine ait 32 fotoğraf da vardı. Bu fotoğraflarda Fukase, iç dünyasını tüm açıklığıyla gözler önüne sermiş, yaşamı ile sanatının birbirinden ayrılmaz bir bütün hâline geldiği bir hikâye yaratmıştı. Sanki resimli bir roman, sözcüklerini kaybetmişti.
Bir kadının, sosyal deneye dönüşmesi
Galerici Michael Hoppen, From Window serisinin tamamını birkaç yıl önce zarif tasarımlı, sınırlı sayıda basılan bir kitapta bir araya getirdi. Serinin merkezinde Fukase'nin 1964-1976 yılları arasında evli olduğu Yoko Wanibe vardı. Yoko yalnızca bu serinin değil, neredeyse Fukase’nin tüm yaratıcı döneminin başkahramanıydı. Hoppen şöyle diyor: "Evlilikleri boyunca Yoko, Fukase’nin objektifinde pek çok farklı kimliğe büründü. Bir yanda birlikte yaşadıkları evde çekilmiş son derece mahrem sahneler, diğer yanda alışılagelmiş düğün fotoğraflarını tersyüz eden kurgular, bir mezbahada gerçekleştirilen dramatik çekimler ve hatta resmî bir ölüm portresi..." Her yeni seriyle birlikte Yoko, biraz daha Fukase'nin sanatının içine çekiliyor, onun sosyal deneyi oluyor ve iç dünyasının en güçlü yansımasına dönüşüyordu.

İleride kanayacak yaraların habercisi
1963 yılında Fukase ve Yoko’nun henüz ilişkilerinin en başında mezbahada gerçekleştirilen çekimlere uzun uzun bakıyorum. Yoko, kesilmiş hayvanların kanı ve yağıyla kararmış tuhaf metal aletlerin yanında oturuyor; soğuk ve ürkütücü atmosfer, fotoğrafların her köşesine siniyor. Ortaya çıkan kareler, kuşkusuz güçlü birer sanat eseri. Ama bir yandan da insanın âşık olduğu kadını, ilişkilerinin daha en başında ölümün ve şiddetin bu kadar yoğun hissedildiği bir mekânda fotoğraflamasına şaşırıyorum. Fotoğraflar ister istemez bana sadece bir sanat projesi gibi görünmüyor. Sanki ikisinin de henüz bilmediği bir sonun, ileride kanayacak yaraların habercisi gibi duruyorlar.
Saplantı mevsimi
Hoppen sözlerini şöyle sürdürüyor: "1973'e gelindiğinde Fukase ile Yoko'nun evliliği ciddi sınavlardan geçmişti. Fukase, Şincuku'da başka bir daireye taşınmış ve projelerinde farklı modellerle çalışmaya başlamıştı. Ancak aynı yılın ilkbaharında, anne ve babasının cenaze portrelerini çekmek üzere memleketi Hokkaido'ya gitti. Döndükten sonra ise Yoko'ya yönelik yoğun bir saplantı dönemine girdi; yaz boyunca banliyödeki evlerinin penceresinden onu durmaksızın fotoğrafladı.” From Window, Hoppen'ın "saplantı mevsimi" diye tanımladığı bu dönemin ürünüydü. Her sabah aynı pencere, aynı kadın, aynı bakış... Değişen tek şey, o bakışların taşıdığı duygular...

Mezbahada takılan kancada asılı kalan bir kadın...
"Saplantı mevsimi"... Ne ağır bir ifade. Saplanan var, bir de saplanılan. Bir yanda sevdiği kadını her sabah aynı pencereden teleobjektifiyle uğurlayan bir adam, diğer yanda yıllar önce mezbahada çekilen fotoğrafların görünmez kancasına asılı kalmış bir kadın. Dışarıdan yürümeye devam etse de, uzaklaşsa da, içinde bir parça hep aynı yerde asılı kalmış gibi... Yoko kimi karelerde el sallıyor, dil çıkarıyor, bağırıyor; sanki kocasının değil de objektifinin ilgisiyle oyun oynuyor. Belki de merceğin ardından nasıl göründüğünü merak ediyor. Sonraki karelerde ise şemsiyesinin altından hüzünle bakıyor; kimi gün coşkulu, kimi gün yorgun, kimi gün huzursuz, kimi gün umutsuz... Fotoğrafları ilk gördüğümde bu değişimin yıllara yayıldığını sanmıştım. Oysa hepsi yalnızca bir yıl içinde çekilmiş. Bazı karelerde yüzü olduğundan çok daha genç, bazılarında ise yıllarca yük taşımış gibi görünüyordu. İnsanı yaşlandıran şeyin yalnızca zaman olmadığını düşünüyorum. Zorlu bir ilişkinin içinde olmak bazen insanın bedeninde yılların bırakamayacağı izi aylar içinde bırakabiliyormuş.
“Bana hep objektifin ardından baktı”
Gri asfalt zemin üzerinde günlerin ve mevsimlerin akışı, Yoko’nun değişen ifadelerinden ve kıyafetlerinden anlaşılıyor. Aşka tutunmak ile onu kaybetmek arasında salınan bu sanat ve hayat performansı, fotoğrafın yalnızca gördüğünü kaydetmediğini; bakanın arzularını, beklentilerini ve hayallerini de kadraja taşıdığını gösteriyor. Yıllar sonra Yoko bu fotoğraflar için şöyle söyleyecekti: “Boğucu bir tekdüzelik ile şiddetli, neredeyse intihara varan coşku patlamalarının birbirini izlediği anlar yaşadık. On yılı aşkın bir süre birlikte yaşadık ama bana hep objektifinin ardından baktı. Çektiği fotoğraflar aslında beni değil, kendi yansımasını gösteriyordu. Ben, onun yaratıcı ruhunu ortaya çıkarmaya çalışırken kendini ifade ettiği bir aynadan ibarettim. Bu bir bakıma onun için iyileştirici bir şeydi."

Kendini başkasının gözlerinden görmek
Peki Yoko için... Sanat tarihi her zaman dâhileri anlatır; ama o dehanın etrafındaki insanların ödediği bedeller pek az konuşulur. Galerici ve daha sonraki yıllarda performans sanatçısı olan Yoko da, elbette gönüllü olarak bu oyunun bir parçası olmuştu. Mezbahada görüntülense de, belli ki kurban değildi. Ama bir sanatçının karanlık ruhunun aynasıolmak, bir kadını nasıl etkiler diye düşünmeden edemiyorum. Bir insan, kendi yaralarını sanatla sararken, en yakınındaki insanın yaralarını derinleştirebilir miydi? Bir insanı yıllarca objektifin önünde tutmak, onun her ruh hâlini belgelemek, onu ölüm, ayrılık ve melankolinin simgesine dönüştürmek... Büyük bir aşkın bazen nasıl boğucu bir sahiplenmeyedönüştüğünü düşünüyorum. Yoko’nun bir başkasının hikâyesi içinde kendi hikâyesini kaybettiğini... Zamanla onun da karanlığa sürüklendiğini... Sanki bulaşıcı bir hastalığa yakalanmışcasına yavaş yavaş ruhunun hastalanma ihtimalini... Günün sonunda kendine değil, başkasının gözlerinde gördüğü hâline inanmaya başlayan biri haline geldiğini...
“Göz yalnızca zihnin anlamaya hazır olduğu şeyleri görür”
Sevdiği kişinin gözünde silikleşmeye başladığında, aynaya baktığında bile kendini seçememeye başlayan tüm kadınları düşünüyorum. Bir kadının ışığı, ona bakılmadığında değil, yıllarca bakıldığı hâlde hiç görülmediğinde söner. Bakmak, bir insanın yüzünü ezberlemektir; görmek ise kalbini, ruhunu, arzularını fark edebilmektir. Fukase belli ki görmeye hiç hazır değildi. Henri Bergson’un “Göz yalnızca zihnin anlamaya hazır olduğu şeyleri görür” diye nefis bir sözü vardır. Fukase, yıllar sonra Bergson’u şu sözleriyle haklı çıkartacaktı: “Fotoğraf adına, sevdiğim insanları hep kendi benmerkezci dünyamın içine çektim. Ama ne onları mutlu edebildim ne de kendimi. Hep kayboldum; üstelik başkalarını da peşimden sürükledim. Fotoğraf çekmenin gerçekten bir sevinci var mı?”
Kendi kadrajında yaşamayı seçmek
Masahisa Fukase ile Yoko Wanibe, 13 yıllık birlikteliğin ardından 1976 yılında yollarını ayırdı. Yoko'nun boşandıktan sonraki yaşamına dair elimizde çok az bilgi var. Belki de bu bilinçli bir tercihti. Yıllarca bir başkasının objektifinde yaşayan bir kadın, hayatının geri kalanını kendi kadrajında yaşamayı seçmişti. Eğer 1970'lerde kadınlar için başarı; yıkıcı ve istikrarsız bir ilişkinin içinden çıkabilmek, kendi hayatını yeniden kurabilmek ve yaşamını kendi seçimleri doğrultusunda sürdürebilmekse, Yoko bu anlamda güçlü bir başarı hikâyesi yazdı. Ne büyük bir oyuncu olma, ne de kamuoyunun tanıdığı bir figüre dönüşme çabası içinde oldu. Yıllarca maruz kaldığı objektiften sonra, sadece kâğıt üzerinde görünür olmaya değil, gerçekten var olmaya ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum içimden.
Kargalar Japon mitolojisinde kaosu simgeler
Yoko onu terk ettikten sonra Fukase ağır biçimde içki içmeye başladı ve derin bir depresyona sürüklendi. Tam da bu dönemde objektifini gökyüzüne çevirdi. Yıllar boyunca kargaların peşinden gitti. Artık pencereden dışarı bakan bir adam değil, içindeki boşluğu doğaya yansıtan bir fotoğrafçı vardı. Gri gökyüzünde ağır ağır süzülen siyah kargalar, karla kaplı arazilerde beliren karanlık siluetler... Sanki ne kadar peşlerinden giderse gitsin, hiçbirini elinde tutamıyordu. Japon mitolojisinde kargalar, kaosu ve çalkantılı zamanları haber veren canlılar olarak kabul edilir. Michael Hoppen'a göre ise Fukase'nin fotoğraflarında onlar, kaybedilmiş aşkın, yalnızlığın ve neredeyse katlanılamayacak kadar büyük bir kalp kırıklığının simgesidir. Ne pencerenin ardındaki kadın geri döner, ne de gökyüzündeki kargalar...

Pencereden
1992 yılının Haziran ayında, 60’ıncı yaş gününden kısa bir süre önce Fukase, sık sık gittiği bir barın merdivenlerinden düşerek ağır bir beyin travması geçirdi. Yirmi yıl sonra, 2012'de bilincini hiçbir zaman geri kazanamadan yaşamını yitirdi. Fotoğraflarında ölümle yüzleşmekten hiçbir zaman kaçınmayan Fukase’nin bu acı sonu, kimsenin öngöremeyeceği şekilde fotoğrafla ömür boyu süren hesaplaşmasının da sonu oldu.Yoko ise o uzun belirsizlik yılları boyunca onu ayda iki kez ziyaret etmeyi sürdürdü. "O hâlâ kimliğimin bir parçası" derken, acısının yanında Fukase’ye derin bir bağlılığı olduğunu da gösterdi.
Hiçbir mecburiyeti olmadığı halde Yoko’nun bir zamanlar sevdiği adama karşı gösterdiği vefa içimi ısıtıyor. Yüreğimi burkan ise, Fukase'nin büyük olasılıkla onun varlığını bir daha fark edememesi oluyor. Artık ne bakabiliyor, ne de görebiliyordu. Belki de zihninin ebediyyen mahkûm olduğu karanlıkta o hâlâ pencerede bekliyordu. Yoko her sabah evden çıkarak ondan biraz daha uzaklaşıyor, kargalar ise gri gökyüzünde sonsuzluğa kanat çırpıyordu.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|



