Bundan 9 yıl önce Kanada’ya göç ettiğimde, Kanada gündemi hayli sinirlerimi bozuyordu. Günlük gazetelerde Trudeau şunu söyledi, bunu yaptı türünden klasik bürokratik haberler dışında, taksilerin gecikmesi, rakunların aniden yola fırlaması gibi memlekette haber statüsüne girmeyecek olaylar genişçe yer buluyordu. Hatta hiç unutmam, Vancouver Akvaryumu’nda ölen iki yunus günlerce manşetlerden inmemiş, ölüm nedenleri üzerine seçim sonucu tartışılır gibi hararetli analizler yapılmıştı. Kadın cinayetlerinin ya da çocuk ölümlerinin iki sütunluk, kibrit kutusu kadar haber olduğu bir coğrafyadan gelince, içimden "Acınızı paylaşıyorum kardeşim, ancak siz hayatınızda haber görmemişsiniz!" diye söylendiğimi hatırlıyorum.
O sıralar Türkiye gündeminde ise tam anlamıyla bir toplumsal cinnet yaşanıyordu. Sokak ortasında katledilen kadınlar, kaybolan ve tacize uğrayan çocuklar, şehrin farklı yerlerinde art arda patlayan bombalar, silahlı saldırılar, raydan çıkan trenler, tarikatlarda cinsel istismar vakaları, darbe girişimleri... Yine Kanada’da günlük gazetelere bakarken, “Bunların hiçbiri neden burada olmuyor. Tüm bu felaketlerden uzak durmak demek ki mümkün,” dediğimi, Kanada’nın skandaldan, şiddetten ve terörden uzak, politik olarak ise etliye sütlüye bulaşmayan haber gündemini kıskandığımı, hatta biraz da sıkıcı bulduğumu hatırlıyorum. Memlekette bünye yüksek adrenaline alıştığı, sinir sistemimiz devamlı dış felaketler nedeniyle uyarıldığı için kendimi bu olaysız yerde huzursuz hissediyorum.
Güvende olmak ile güvende hissetmek aynı şey değil
Psikolojide bu duruma “Paradox of Calm, Rahatlık Paradoksu” deniyor. Yıllarca baskıya, tehlikeye göre ayarlanmışbir zihin ve beden, güvenli ortamı yabancı ve dolayısıyla tehditkâr algılayabilirmiş. Sürekli tetikte yaşamaya alışmış kişi, ortada bir tehlike olmadığı halde çevresini taramaya, insanların ve kurumların niyetlerinden şüphe etmeye, “bir şey olacak” beklentisiyle yaşamaya, olmayınca da şaşırmaya devam edermiş. Malum, güvende olmak ile güvende hissetmek aynı şey değil. Kanada’ya çocuklarıma iyi bir eğitim ve huzurlu bir gelecek sağlamak için göç etmiştim. Ancak ne acı bir ironidir ki, kaosun içinde yaşamayı öğrenmiş bedenimin barış ve huzurun içinde yaşamayı öğrenmesi yıllar alıyor.
“Emin misin, kızım?”
Yıllar içerisinde, Kanada’da barış ve huzur içinde yaşamayı öğrensem de, işim ve belki de yaşım gereği memleket gündeminden de hiç uzak kalamadım. On binlerce kilometre öteden yaşananlara dertlenmeye, uykusuz kalmaya devam ettim. Bu yıl Türkiye’ye dönüş kararı aldım; ailem, arkadaşlarım, hatta bir kısım okurlarım dahi kararımı sorguladı. Dizinin dibinde olmamı isteyen 84 yaşındaki annem bile “Emin misin, kızım?” diye sordu.
Kadın katilleri bir Deniz değil ki hemencecik tutuklanıversin
Haklı bir soru. Çünkü Türkiye’deki baskı ortamı 9 yıl önceye göre oldukça arttı. Memleketin Zaytungvari gündeminde, sadece son birkaç hafta içinde, Mabel Matiz’e “Ha Leylim” şarkısının klibi nedeniyle “müstehcenlik” soruşturması açıldı ve yurt dışı çıkış yasağı getirildi. Komedyen Deniz Göktaş “Cumhurbaşkanına hakaret” ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamalarından tahliye edildi; cezaevi koridorunda bilmeden birkaç dakika özgür kaldı, akabinde aynı stand-up gösterisindeki başka esprileri yüzünden "suçu ve suçluyu övme" iddiasıyla tekrar tutuklandı. Menajer Tolga Akış ise uyuşturucu kullanımı ve kara para aklama iddialarıyla gözaltına alınıp, en nihayetinde “müstehcen yayınlara aracılık etmek” gibi muğlak bir suçlamayla cezaevine gönderildi. Öte yandan, 2026'nın ilk 7 ayında en az 231 kadın erkekler tarafından katledildi. Ve hiçbir katil yukarıdaki isimler kadar hızlı bir şekilde tutuklanmadı. E tabii, kadın katilleri bir Deniz değil ki hemencecik tutuklanıversin.
Komedyen Deniz Göktaş
Öğrenilmiş çaresizlik
Türkiye’de “insan hakları”, “özgürlük”, “adalet” kelimeleri artık cümle içinde bile pek kullanılamıyor. Üstü kapalı“Alışın” mesajı veriliyor halka... “Ayağınızı denk alın, kabullenin.” Psikolojide bu duruma ise “Learned Helplesness, Öğrenilmiş çaresizlik” deniyor. Martin Seligman tarafından ortaya atılan bu kavram, halkın baskıya karşı direncinin kırılarak "ne yaparsak yapalım hiçbir şey değişmeyecek" duygusuna kapılmasını ve baskıyı kabullenmesini açıklıyor.
Haşlanmış kurbağa sendromu
Durumumuzu açıklayan bir diğer psikolojik kavram, “Boiled Frog Syndrome, Haşlanmış Kurbağa Sendromu”. Bir kurbağa kaynar suya atılırsa hemen dışarı fırlar; ancak soğuk suya konup su yavaş yavaş ısıtılırsa değişimi fark edemez ve tepki vermediği için sonunda can verir. Totaliter rejimler, özgürlükleri bir anda kısıtlamak yerine baskı dozunu zamana yayarak artırır. Halk, her aşamada "bu kadarına katlanılabilir" diyerek yeni normale alışır ve tepki eşiği kademeli olarak azalır.
Anormalin yeni normal haline gelmesi
Bu süreçlere ek olarak sosyolojide “Shifting Baseline Syndrome, Değişen Referans Sendromu” denen bir durum yaşanır. Her yeni nesil, bir önceki dönemin yarattığı tahribatı normal kabul eder. Toplumsal hafıza kaybedilir, anormal sayılabilecek durumlar yeni normal haline gelir. Sonunda ise bireylerde bir tür “Desensitization, Duyarsızlaşma” gelişir; bir zamanlar sokakları ayağa kaldıracak skandallar, birkaç saatlik bir sosyal medya öfkesinin ardından kanıksanıp hayatın sıradan bir fon gürültüsüne dönüşür.
Kanada sen dur bari, zaten ortalık karışık
Tam Türkiye’ye döneceğim, Kanada’ya da nihayet aradığım politik heyecan geliyor. Trump’ın tekrar gelişi ve Başbakan Mark Carney’nin delikanlı çıkışlarıyla Kuzey Hattı geçtiğimiz hafta resmen alev aldı. Gözler gazetelerde taksi gecikmeleri ve rakun kazalarını arıyor ama nerdeee... Eski Kanada o. Şimdiki manşetlerin iki yunusu Trump ve Carney. Geçtiğimiz hafta, Washington’ın haraç keser gibi koyduğu yüzde 50’lik vergilere Carney’nin rest çekip aynı oranda karşı vergi uygulamasıyla Kanadalılar kendilerini 90 bin kişinin işsiz kalabileceği bir ekonomik pembe dizinin tam ortasında buluyor! Trump’ın, hızını alamayıp 400 yıllık Ontario Gölü’nün adını haritanın üzerinde “Amerika Gölü” yazarak değiştirmeye kalkması, kibarlıklarıyla ünlü Kanadalıları iyice zıvanadan çıkarıyor. Kanada sen dur bari, zaten memlekette ortalık karışık...
Mark Carney (solda) ve Donald Trump
Kanada’nın pasif “pardon” siyaseti tarihe gömüldü
Trump’ın kameralar önünde "Kanada bizim sayemizde hayatta kalıyor, bunu unutma Mark!" diyerek parmak sallaması karşısında Başbakan Mark Carney, Kanadalıların o meşhur pasif “pardon” siyasetini tarihe gömüyor. "Saldırıya uğradığınızda savaştasınız demektir. Biz Amerika sayesinde yaşamıyoruz, Kanadalı olduğumuz için parlıyoruz!" diyerek resti çekiyor; yetmiyor, yönünü Avrupa’ya çevirip Kanada’nın Eurovision’a katılacağını ilan ediyor.
Musk’ın 100 milyon dolarlık Starlink sözleşmesi “Bitti ve gitti!”
Fakat asıl Kanada nezaketini rafa kaldıran, Ontario Eyalet Başbakanı Doug Ford oluyor. Trump’a canlı yayında açıkça “diktatör ve zorba” deyip, Elon Musk’ın SpaceX şirketiyle yapılan 100 milyon dolarlık Starlink uydu-internet sözleşmesini tek kalemde “Bitti ve gitti” diyerek feshediyor. Üstüne sınırın dibine kocaman puntolarla “Lake Ontario. Now and Always, Ontario Gölü. Şimdi ve Daima” tabelasını diktirip, ekranlarda Trump’ı Saturday Night Live skeci karakterlerine benzeterek dalga geçiyor.
Elon Musk
Davut ve Golyat Sendromu
Psikolojide buna da “David and Goliath Syndrome, Davut ve Golyat Sendromu” ya da siyaset psikolojisindeki adıyla “Asimetrik Meydan Okuma” deniyor. Orta ölçekli güçlerin, kendilerinden büyük bir güçle karşı karşıya kaldıklarında uyguladığı bir tür savunma mekanizması bu. Büyük ve güçlü tarafın (Golyat), küçük veya zayıf görünen rakibini (Davud) küçümsemesi sonucunda, kendi büyüklüğünden ötürü hantal kalıp yenilgiye uğramasını ifade eden mecazi bir kavram. Carney, ABD ile kaba kuvvet yarışına giremeyeceğinin farkında. Bu yüzden zorbanın kurallarıyla oynamayı reddedip “stratejik bir rest” çekiyor; yalnızlaşmak yerine “yeni dünya düzeni” mesajı veriyor, etrafına yeni müttefiklerden örülü bir kalkan kuruyor ve kendini güçlendiriyor.
Kanada’nın Eurovision’a katılması kusursuz bir “Güç Kaydırma” örneği
Kanada’nın bu hamleleri aynı zamanda “Soft Power Displacement, Yumuşak Güç Kaydırması ” stratejisinin de kusursuz bir örneği. Koskoca Kuzey Amerika ülkesinin kalkıp Eurovision’a katılacağını açıklaması ilk bakışta absürt görünse de, stratejik bir konum değiştirme hamlesi. ABD, gümrük duvarlarıyla Kanada’yı ekonomik olarak boğmaya ve Ontario Gölü’nün adını silerek kimliğini gasp etmeye çalıştıkça, Kanada küresel sahnede kendine yeni bir alan açıyor. Avrupa’nın o devasa kültürel platformuna ve ekonomisine adım atarak dünyaya şu mesajı veriyor: "Amerika bizim ticaretimizi engellerse, biz de kendimize daha büyük ve küresel bir aile buluruz."
Psikolojim sendromdan sendrom beğeniyor
İki ülkemde de ortalık bir güzel karışmışken, benim psikolojim de sendromdan sendrom beğeniyor. Artık kaynayan suda pes eden kurbağa mıyım, yoksa zorbaya meydan okuyan Davud mu, inanın bilmiyorum. Bildiğim, üzgün ve öfkeli olduğum. Hani insanın içinde "Yahu bu kadarı da olmaz, adalet nihayetinde yerini bulur" diyen saf ve temiz bir çocuk vardır ya, işte içimdeki o çocuğun sistem tarafından evire çevire dövülmesi karşısında son derece kızgınım. Ha, psikolojide buna da “Moral Injury, Ahlaki yaralanma” deniyor. Çocukken doğruya doğru, eğriye eğri demeyi öğrendiğimiz o canım ahlaki değerlerin, koskoca otoriteler tarafından göz göre göre çiğnenmesi ruhumu yaralıyor. Her haberde yeniden alevlenen kronik bir kalp ağrısıyla baş başa kalıveriyorum. Ne diyelim... Bu da bizim payımıza düşen sınavmış.
İthal depresyon yerine yerli ve milli depresyonu tercih ediyorum
Annemin “Emin misin, kızım?” sorusuna ise cevabım şöyle; Evet, Türkiye bıraktığım 9 yıl öncesine göre katbekat kaotik ve vitesi artırılmış yeni bir deliryumun içinde ama hiç değilse bizim buraların deliliği tanıdık! Kanada’da “Affedersiniz ama bu huzur ülkesinde ticaret savaşının ne işi var?” ya da“90 bin kişi işsiz kalırsa bu kibar ekonominin hali ne olacak?” şaşkınlığıyla “Buralar da bozuldu, kardeşim” diyerek ithal bir depresyona girmektense, memleketin yerli ve milli kaosunda yaşamayı tercih ediyorum.
Spotify’ımın ayarını “Ha Leylim”e getiriyor, içimden “Sanat güneşimiz Zeki Müren iyi ki bugünleri görmedi, vallahi çok üzülürdü.” diye geçiriyor, memleketimin alıştığım öz hakiki cinnetini bağrıma basarak 9/8’le oynuyorum! Sonuçta burası günahıyla, sevabıyla, derdiyle, neşesiyle ve her şeye rağmen sımsıcak kültürüyle benim ülkem... Kanada da Amerika’nın 51’inci eyaleti olmasa bari...
Mabel Matiz'in “Ha Leylim” şarkısının klibinden bir kare
İmza: Kaynayan tencereden bildiren Leylim Davut...
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


