Tek odalı mülteci evinden Berlin’in yönetimine: Elif Eralp’in göç öyküsü

Tek odalı mülteci evinden Berlin’in yönetimine: Elif Eralp’in göç öyküsü

Elif Eralp’in başarısında beni en çok etkileyen şey, seçim zaferinden ya da Mamdani’ye benzetilmesinden çok, anne ve babasının Türkiye’de bıraktıkları siyasi mücadeleyi Almanya’da da sürdürmüş olmaları. Göç sadece coğrafi olarak bir yer değiştirme değil, kendini yeni bir yere taşırken, inandığın şeylerden vazgeçmeden taşındığın yere katkıda bulunma hikâyesidir. Şimdi Elif için Berlin’in hikâyesini yeniden yazma zamanı

Tek odalı mülteci evinden Berlin’in yönetimine: Elif Eralp’in göç öyküsü

Almanya'nın başkenti Berlin, kentin yeni yönetimini belirlemek üzere 20 Eylül 2026 Pazar günü sandık başına gitti. Seçim gecesi sonuçlar açıklandığında ise kazanan herhangi bir siyasi parti ya da lider değildi. O gece kazanan, 31 Ekim 1961 tarihinde Türkiye ile Federal Almanya Cumhuriyeti arasında imzalanan İşgücü Anlaşması (Anwerbeabkommen) ile başlayan, 1980’lerde siyasi yasaklarla devam eden, çokça çile çeken Türk göçmenlerin torunları oldu. Elif Eralp’in liderliğindeki sol parti Die Linke’nin, Berlin Eyalet Meclisi seçimlerini yüzde 25’in üzerinde oyla birinci sırada tamamlaması ve partinin 2023 seçimlerine kıyasla oyunu yaklaşık 12 puan artırarak Berlin’de şimdiye kadarki en yüksek oy oranlarından birine ulaşması, bu nedenle beni çok duygulandırıyor.

Berlin’in özel bir statüsü var. Kent aynı zamanda bir eyalet olduğu için eyalet hükümetinin başındaki kişi, Berlin’in de belediye başkanı oluyor. Almanya'daki seçim sistemi gereği 47 sandalye kazanan partinin hükümet kuracak çoğunluğa ulaşması için 159 sandalyeli mecliste, 80 sandalyeye ulaşması gerekiyor. Dolayısıyla bu sonuç Elif Eralp’i otomatik olarak Berlin Belediye Başkanı yapmış değil. Die Linke’nin hükümeti kurabilmesi için koalisyon görüşmelerinin sonucunu beklemek gerekiyor. Ancak şimdiden kesin olan bir şey ver, o da Türkiye’den siyasi nedenlerle göç etmiş bir ailenin 45 yaşındaki kızının Almanya’nın başkentinde sandıktan birinci çıkan partinin başbakan adayı olduğu...

En Alttakiler’in çektikleri çileler

Alman araştırmacı, gazeteci Günter Wallraff, takvimler 1983 yılını gösterdiğinde saçlarını siyaha boyayıp, gözlerine koyu renk lensler takarak "Ali Levent Sinirlioğlu" adında bir Türk işçisinin kimliğine bürünmüştü. Onun iki yıl boyunca gizli kameralarla nükleer santral temizliklerinde, inşaatlarda ve fabrikalarda bizzat deneyimlediği o kölelik düzeni, 1985 yılında yayımlanan ve dünyayı sarsan "En Alttakiler" (Ganz unten) adlı kitabıyla tarihe geçti. Kitap, Alman toplumunun ve şirketlerinin yabancı işçilere karşı gösterdiği acımasızlığı, dışlamayı, ırkçılığı ve güvencesiz çalışma koşullarını tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermiş, milyonlarca satarak Almanya'da taşeron sisteminin değişmesine ve göçmen işçilerin haklarının iyileştirilmesine yönelik yasal düzenlemelerin yapılmasına önayak olmuştu.

“En Alttakiler”in torunlarının, bir zamanlar Nazi Almanyası’nın başkenti, ırkçı rejimin yönetim merkezi ve Avrupa Yahudilerinin yok edilmesine yönelik politikaların planlandığı Berlin’de, halkın oylarıyla siyasetin en üst basamaklarına çıkması, gözlerimi dolduruyor. Tarih bize yine “Keser döner, sap döner, gün gelir hesap döner” diyerek, müthiş bir ironi sunuyor.

Anne Hülya Eralp, 8 aylık hamileyken Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı

Elif’in annesi Hülya Eralp, Hacettepe Üniversitesi’nde hemşirelik eğitimi aldığı yıllarda sosyalist hareketle tanıştı. Siyasi faaliyetleri nedeniyle memuriyetten ihraç edilince konfeksiyon işçiliği yaptı ve burada da sendikal örgütlenme çalışmalarını sürdürdü. Sendikal faaliyetleri nedeniyle gözaltına alınan Hülya Eralp, o sırada hamile olduğu için adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. 12 Eylül 1980 askeri darbesinin hemen ardından, kızı Elif’e 8 aylık hamileyken eşi Selçuk Eralp ile birlikte Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı.

Elif Eralp'in annesi Hülya Eralp

Baba Selçuk Eralp, doktor ve sosyalist hareketin içinde bir figür

Elif’in babası Selçuk Eralp ise doktor, sendikacı ve Türkiye'deki öğrencilik ve gençlik yıllarında sosyalist hareketin içinde aktif bir figür. Hem tıp alanındaki mesleki duruşu hem de işçi haklarına yönelik sendikal faaliyetleri nedeniyle dönemin siyasi takibine uğrayan isimler arasındaydı. Hülya ve Selçuk Eralp çifti, yakalanma riskine karşı aynı trende ama farklı kompartımanlarda seyahat ettiler. Bulgaristan sınırında sahte pasaportlarının fark edilip delinmesine rağmen büyük zorluklarla Federal Almanya'ya (Münih) ulaşmayı başardılar ve siyasi sığınma talebinde bulundular.

Elif Münih’te tek odalı bir evde dünyaya geldi

Münih’e ulaştıktan sonra mülteci kamplarının tek odalı, zorlu şartlarında yaşama tutunmaya çalışan Hülya ve Selçuk Eralp çifti, karşılarındaki en büyük engel olan dil bariyerini büyük bir inatla aşarak ve diplomalarının tanınması için tekrar eğitim alarak zamanla Almanya’da kendi mesleklerini yapmayı başardılar. Selçuk Bey doktorluğa geri dönerken, Hülya Hanım da göçmen hakları ve mesleki eğitim projelerinin öncüsü oldu.

1981 yılında, bu zorlu varoluş mücadelesinin tam ortasında doğup büyüyen Elif’in çocukluğu, evlerinde ağırlanan işçilerin, gurbetçilerin, sığınmacıların ve ırkçılık karşıtı aktivistlerin adalet tartışmalarıyla şekillendi. Aile daha sonra Dortmund’a, Elif sekiz yaşındayken de Hamburg’a taşındı. 

Elif Eralp, annesi ve babası ile...

İlkokulda soyadı farklı ve gelir seviyesi düşük olanların ayrımcılığa uğradığını gördü

Evet, büyüdüğü ortam önemliydi ama o da bu haksızlıklara şahit oluyordu. Evde anlatılan hikâyeler, okulda gördükleriyle birbirini tamamlıyordu. Almanya’da göçmen kökenli çocukların karşılaştığı eşitsizlikler, ırkçılık ve toplumsal dışlanma onu daha çocukken rahatsız etmeye başlamıştı. İlkokul sıralarındayken soyadı farklı olan ve gelir durumu iyi olmayan ailelerin çocuklarının dışlandığını gördü; bu nedenle eğitimde eşitlik için kampanyalar yapmaya başladı. On yaşındayken, ailesinin kirada oturduğu apartmanın garajında iki arkadaşıyla bir “Çevre kulübü” kurdu. Kendi yaptıkları afişlerle çevreyi korumaya yönelik çağrıda bulundular.

Korkusu pasif kalmadı, adalet arayışının katalizörü oldu

1990’ların başında Almanya’da artan ırkçı saldırılar da onu derinden etkiledi. Solingen’de Türkiye kökenli Genç ailesinin evinin kundaklanması sonucu 5 kişinin hayatını kaybetmesi, Eralp ailesinin evinde de derin bir yasa ve infiale yol açtı. Anne ve babasıyla birlikte o dönem düzenlenen anma ve protesto gösterilerine katılan Elif, o günlerde annesine yönelttiği, "Sırf Türk olduğumuz ya da Türkiye'den geldiğimiz için bizi de mi öldürecekler?" sorusuyla toplumsal nefreti, korkuyu ve güvensizliği sonuna kadar deneyimlediğini gösteriyor. Ancak bu korku pasif kalmadı. Henüz 12 yaşında insan hakları avukatı olmaya karar vermesinde ve gençlik yılları boyunca nükleer karşıtı hareketlerden anti-faşist yürüyüşlere kadar kendisini adalet mücadelesine adamasında en büyük katalizör oldu.

Göç ve iltica hukuku alanında çalıştı

Elif Eralp, 2001-2007 arasında Hamburg Üniversitesi’nde hukuk okudu. Kriminoloji üzerine yoğunlaştı. Staj döneminde göç ve iltica hukuku alanında çalıştı; Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nde ve Ottawa’daki Almanya Büyükelçiliği’nde de görev yaptı. 2009’da ikinci hukuk sınavını tamamladı. Ama meslek hayatının önemli bir bölümü mahkeme salonlarında değil, siyasetin içinde geçti.

2010’da Berlin’e taşındı ve Die Linke’nin Federal Meclis’teki grubunda hukuk politikaları danışmanı olarak çalışmaya başladı. Sendikal faaliyetlerde yer aldı. 2017’de Die Linke’ye üye oldu. 2018’den itibaren Berlin teşkilatının yönetiminde yer aldı, 2021’de Berlin Eyalet Meclisi’ne seçildi ve 2025’ten beri partinin Berlin örgütünün başkan yardımcılığı görevini yürütüyor.

Peki neden Die Linke?

“Sol görüşlü bir ailede büyüdüm” diyor Eralp. Solculuğu, insanların nereden geldiklerine ya da yoksul ya da varlıklı bir ailede doğup doğmadıklarına bakılmaksızın iyi bir yaşam sürebileceği dayanışmacı bir toplum için mücadele etmek olarak tanımlıyor. Die Linke tam bu mantalitede bir parti; yoksullukla mücadele ediyor, göçmenlerin siyasi katılımına, eşit haklara ve uluslararası dayanışmaya destek veriyor. Elif’in hayat hikâyesiyle siyasi çizgisi arasında doğrudan bir bağ olması elbette tesadüf değil.

Berlin’in Mamdani’si olarak tanınan Elif Eralp nasıl kazandı?

Elif Eralp Berlin’in Mamdani’si olarak tanınıyor. Kendi deyimiyle, bir erkekle karşılaştırılmak hoşuna gitmese de, Mamdani’nin başarısını, sosyal taleplere odaklanmasını ve farklı toplulukları bir araya getirmesini çok önemsiyor. Die Linke, Mamdani’nin New York kampanyasını incelemek üzere bir heyeti New York’a göndermiş; Eralp de Mamdani’nin kampanya ekibiyle fikir alışverişinde bulunduklarını söylemiş. Berlin’deki kampanyada kapı kapı dolaşmak, sosyal medya kullanımı ve özellikle konut krizini kampanyanın merkezine koyma gibi yöntemlerde de Mamdani kampanyasından esinlenilmiş.

İki kentin sorunları ve siyasi sistemleri elbette aynı değil, ama seçmenin önüne konan gündemlerde dikkat çekici bir ortaklık var: pahalı konutlar, yükselen kiralar, ulaşım maliyetleri ve giderek ağırlaşan hayat pahalılığı.

Daha fazla konut, daha az kira

Eralp’in seçim kampanyasının merkezinde de aslında yıllardır konuşulan ama giderek ağırlaşan bir sorun vardı: konut. Kendisinin de Berlin’de kirada yaşadığını söyleyen Eralp, özellikle artan kiralar nedeniyle kentte insanların yaşadıkları mahallelerden ve evlerinden uzaklaşmak zorunda kalmasına karşı çıkıyor. Seçim kampanyasında daha fazla sosyal konut yapılması, kiraların düzenlenmesi ve büyük konut şirketlerinin elindeki konutların kamu mülkiyetine geçirilmesi öne çıktı.

Ulaşım tüm Berlinlilerin hakkı

Ulaşım konusunda ise Eralp’in önerisi, Berlin’de toplu taşımayı herkesin karşılayabileceği bir hizmet haline getirmek. Bunun için dar gelirli yurttaşlara 9 avroluk sosyal ulaşım bileti getirilmesini ve genel olarak toplu taşıma ücretlerine zam yapılmamasını savunuyor. Böylece ulaşımın yalnızca işe ya da okula gidebilenlerin değil, geliri ne olursa olsun bütün Berlinlilerin hakkı olması gerektiğini söylüyor.

Çocukların geleceği anne ve babalarının gelir durumuna bağlı olmamalı

Eğitim Eralp’in seçim programının bir başka önemli başlığı. Önümüzdeki yasama döneminde Gemeinschaftsschuleolarak bilinen ve öğrencilerin farklı eğitim düzeylerinde birlikte öğrenmesini öngören okul modelinin sayısını iki katına çıkarmayı vaat ediyor. Eralp’e göre bu model, bir çocuğun eğitimdeki başarısını anne babasının gelirinden ve sosyal geçmişinden bağımsızlaştırmanın en etkili yollarından biri. Çocukların geleceğinin, doğdukları ailenin ekonomik koşullarına göre belirlenmesine karşı çıkıyor.

Ayrımcı polis kontrollerine son

Sosyal politikalar alanında ise mahallelerdeki yemekhanelerde 3 avroya öğle yemeği sunulmasını öneriyor. Eralp’in diğer başlıkları arasında Berlin’i “dayanışmacı bir kent” haline getirmek, mültecilerin kabulünü ve toplumsal yaşama katılımlarını güçlendirmek, göçmen kökenlilerin siyasi ve toplumsal temsillerini artırmak ve ayrımcı polis kontrollerineson vermek bulunuyor.

Gitmişsin Kanada’ya; memleketin derdinden, tasasından sana ne?

Tüm bunlar harika, ancak Elif’in hikâyesinde beni en çok etkileyen şey seçim vaadleri değil, anne ve babasınınTürkiye’de bıraktıkları siyasi hayatı Almanya’da geride bırakmaması oluyor. Öyle ya, ben de bu köşeyi yazarken “Gitmişsin Kanada’ya memleketin derdinden tasasından sana ne, bağını kopart, sıfırdan başla, sen bu kafayla zaten Kanada’da yapamazsın, geri dönmekle iyi yapıyorsun” diyen çok oldu. Ben bildiğimden hiç şaşmadım, o ayrı. Türkiye’deki haksızlıklar karşısında sesimi çıkarmaya hep devam ettim, öğrendikçe ve okudukça Kanada’da yerli halkların yaşadıkları haksızlıkları da gündeme getiren birçok yazı yazdım.

Göç coğrafya olarak yer değiştirme hikâyesi değil, kendini ve inandıklarını o coğrafyaya taşıma hikâyesi

Çünkü insan yer değiştirdiğinde, göç ettiğinde huyu, suyu, inandığı şeyler değişmiyor. Göç sadece coğrafya olarak bir yer değiştirme hikâyesi değil, tam tersi kendini yeni bir coğrafyaya taşırken, varlığınla taşındığın yere katkıda bulunma, ona kendi renklerini katma ve onu olumlu olarak değiştirebilme hikâyesidir. İnandıkları davalardan hiç vazgeçmedikleri, zorluklar içinde yeni bir hayat kurarken adalet arayışına sahip çıktıkları, yardım ellerini ihtiyacı olan göçmenlere uzattıkları için, dünyanın birçok yerinde yaşayan göçmenler adına, en çok da “En Alttakiler” adına önce Hülya Hanım ve Selçuk Bey’e sonra da Elif’e can-ı gönülden teşekkür eder, onları tebrik ederim.

Şimdi Elif için doğduğu ülkenin hikâyesini yeniden yazma zamanı

Berlin’de şimdi koalisyon görüşmeleri başlayacak. Eralp’in bu seçim zaferinin Berlin yönetimine nasıl yansıyacağını zaman gösterecek. Ama onun hikâyesindeki asıl yolculuk bence çoktan tamamlandı. Bir zamanlar Almanya’ya sığınmak zorunda kalan bir ailenin çocuğu, bugün Almanya’nın başkentinin nasıl yönetileceğine dair söz sahibi. Seçim gecesi Elif’in destekçilerine söylediği bir cümle, aslında bütün yazdıklarımın özeti: “Bugünden itibaren Berlin’i birlikte değiştireceğiz.” Şimdi Elif için geldiği ülkenin hikâyesini yeniden yazma zamanı... Kendi çocuklarım için de bir gün çalıştıkları alanlarda aynı başarıyı yakalamalarını diliyorum. Geldiğiniz toprakları unutmadan, renklerinizi bulunduğunuz ülkeye verin, canlarım...


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

 

İlgili İçerikler