İyi ki eski çağlarda yaşamıyoruz. Bizden öncekiler, yani önceki yüzyıllarda yaşayanlar nasıl da bahtsızlarmış öyle!
Teknoloji yokmuş, hak hukuk yokmuş, çoğunluğun kaderi bir kralın, tanrısallaştırılmış bir kişinin iki dudağının arasındaymış.
Hatta geçmiş yüzyılların içinden bir tanesini özellikle çıkarıp bütün boyutlarıyla incelemişler; evirmişler, çevirmişler adına da Karanlık Çağ demişler.
Karanlık Çağ, literatürde şöyle yer almakta: Batı Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden (MS 476) Rönesans’a kadar olan dönem...
Ama sakın ola ki bu Karanlık Çağ, Orta Çağ olarak anlaşılmasın!
Zira sanıldığı gibi Orta Çağ; durgun, ilkel, renksiz bir dönem değil. Aksine, bin yılı kapsayan bir süreçte bugünün dünyasının prototipini oluşturmakta.
Hatta Lewis Mumford’un Tahir Boyunca Kent’de altını çizdiği gibi; bu günün kentsel yapılanması, Orta Çağ’ın yakaladığı düzeyin ötesine geçemediği gibi, taklit kıvamında onu tekrar etmekte.
Öyle ki Orta Çağ; ilk kez kurulan üniversiteleriyle birlikte matematik, felsefe, mimarlık, mühendislik ve sanat alanında yaptığı ataklarla öne çıkmakta.
Bu durumda, özellikle gelişmemişlikle ilintilendirilen olumsuzluklara yönelik “Orta Çağ’da mı yaşıyoruz” diye serzenişte bulunanlar yanlış ata binmiş oluyorlar.
Haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlikle birlikte sosyal yaşamın ve iş yaşamının köleleştirilmesi; bilimin, eğitimin, sanatın ve kültürün önünün tıkanması durumlarının altı çizilmek istendiğinde "Karanlık Çağ’da mı yaşıyoruz" diye tepki gösterilebilir ama.
Fakat yine de yeterli olmaz!
Zira önde bin beş yüz elli yıl gibi bir zaman dilimi bulunduğundan bu dönemin dinamiklerini, “Karanlık” denilerek kastedileni anlamak gerekir.
Karanlık Çağ, “Avrupa’da toplumsal, kültürel ve ekonomik gerilemenin yaşandığı dönem” olarak adlandırılıyor. Ama onlarca yüzyıl uzaklığına rağmen bugünün dünyasına sesini duyurmakta neden güçlük çekmiyor?
En önemlisi de, bu karanlık nereden geliyor?
Bu karanlığın kaynağı ekonomik, siyasi, kültürel, sosyal uygulamalardan geliyor. Bu uygulamaların bazıları (cümle yapısına dokunmadan alıntılandı) aşağıda şöyle sıralanıyor:
Siyasi ve ekonomik gücün toprak sahipleri (derebeyler) elinde toplandığı, halkın toprağa bağımlı köleler (serf) haline geldiği bir sistem hâkim olmuştur.
Katolik Kilisesi ve ruhban sınıfı siyaset, bilim ve toplumsal yaşam üzerinde mutlak bir otorite kurmuştur. Özgür düşünce ve kilise karşıtı fikirler yasaklanmıştır.
Okuryazarlık oranı düşmüş, antik dönemden kalan pek çok bilgi, felsefi eser ve teknolojik birikim göz ardı edilmiş veya kaybolmuştur.
Ticaret yolları zarar görmüş, şehirler küçülmüş, kıtlık, salgın hastalıklar (örneğin Jüstinyen Vebası) ve güvenlik sorunları nedeniyle nüfus azalmıştır.
Kişi özgürlüğü, mülkiyet hakkı, ifade özgürlüğü veya adil yargılanma gibi temel haklar mevcut değildi; hukuk, güçlünün (senyör veya kral) iradesine bağlıydı.
Toplum; asiller, ruhban sınıfı (din adamları) ve köylüler olarak kesin çizgilerle ayrılmıştı. Sınıflar arası geçiş neredeyse imkansızdı.
Kilise öğretilerine karşı gelen, farklı düşünen veya dini sorgulayan kişiler "heretik" (zındık) ilan edilerek işkence görür, yakılır veya sürgün edilirdi.
Kadınlar hukuki ve toplumsal olarak tamamen erkeklerin (babaları veya eşleri) kontrolü altındaydı; mülkiyet ve miras hakları son derece kısıtlıydı.
Köylülerin büyük kısmı "serf" statüsündeydi. Serfler köle gibi alınıp satılamazdı ancak bağlı oldukları toprağı terk etmeleri, evlenmeleri veya iş değiştirmeleri senyörün (derebeyinin) iznine bağlıydı.
Üretilen ürünün çok büyük bir kısmı vergi olarak derebeyine ve kiliseye (öşür vergisi) giderdi. Ayrıca köylüler, senyörün tarlalarında ve kalelerinde hiçbir ücret almadan zorunlu olarak çalıştırılırdı…
Şimdi bütün bunların neresi karanlık?
Tabii bu tepkisel ifade, karanlık bir yere daha da karanlık bir yerden bakıldığında oluşan bir şey.
Öyle ki bin beş yüz yıl öncesini bugüne dönüştürmek için senyör, serf, kale, derebeyi, köle gibi üretim ilişkisi ve biçimine özgü sıfatları değiştirmek yetiyor.
Böylelikle Karanlık Çağ’ın güç ilişkisi, sömürü mekanizması, despotizmi, hurafeleri, kadına bakışı, adaletsizliği döneme özgü biçiminden arınarak bugüne rahatlıkla oturuyor.
Yine aynı rahatlıkla bin küsur yıl öncesinin karanlıkta kalan insanıyla, bugünün yapay ışıkları altındaki insanı bir araya geliyor.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


