Yaşanan tüm sorunsallara temsil işlevi gören bir kavram olsaydı eğer, problemlerin çözümü daha mı kolay olurdu? Kuşkusuz iyi olurdu. Şöyle ki, lafı dolandırmadan tüm musibetler, kavramın dile gelmesiyle anlaşılmazlık engelini atlayarak konunun özünü açığa çıkarırdı.
Fakat ne yazık ki böyle bir kavram yok!
Yok derken yanlış anlaşılmasın, literatürde yok!
Hem olsa bile şimdinin post-kapitalist sistemi buna izin vermezdi. Ama eskinin üretime dayanan kapitalist sistemi mi izin verir miydi? Hayır! Her şey bir yana, tek bir kavramla yürünen yolları hayatın kendisi kabul etmezdi.
Ama maalesef ki yaşadığımız yerde adı liyakatsizlik olan tek bir kavram, sözcük ya da saptama buna izin veriyor. Yani öyle ki, hem bilimin hem aklın hem de yaşam dinamiklerinin teslim ettiği gerçekleri yaşadığımız yer bir ironiye dönüştürüyor.
İroni derken hoş bir çıkarsama yapılmasın. Olgu ve süreçleri çelişkiler yumağına dönüştüren bir ironi bu. Böylelikle de içinden çıkılması zor bir atmosfer oluşturuyor.
Evrensel çerçevenin dışında seyreden çelişkiler olarak da, tedavisi neredeyse imkansız bir hastalığa benziyor. En önemlisi de yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya inip çıkarak kendini tahkim ediyor.
Tekrar başa dönersek yaşadığımız ülkenin anlatımını üstlenen liyakat/liyakatsizlik kavramı, haksızlıkların temel bileşeni olarak güç denilen yapıya ayna tutuyor.
Nepotizimden beslenen liyakatsizliği kendi yaşam pratiklerimizde ezberlerken, liyakati unutmak da normallik ölçüsüne giriyor. Sahiden de nedir liyakat? Yüzeysel de olsa ortamı taradığımızda her kesim ve herkesin uzlaştığı sonuçlarla karşılaşıyoruz. Tabii hemfikir olmamak mümkün değil.
Şöyle diyor Al Bakış: “Liyakat, bir kişinin bir işi yapmak için gerekli bilgi, beceri, yetenek ve tecrübeye sahip olması, yani ‘işi ehline (uygun kişiye) vermek’ anlamını taşıyan Arapça kökenli bir kavramdır. TDK'ya göre lâyık olma, yaraşırlık ve ehliyet anlamına gelir. Kamu ve özel sektörde yükselme/atanmanın başarıya dayalı olması, hak etme ilkesidir.”
Nasıl da kuru bir açıklama ama!
Liyakat, -diğer bir deyişle nepotizm de olan- liyakatsizlik olarak tersine dönüştüğünde tüm sevimsizliğiyle nasıl da sırıtıyor. Bu haliyle etkide bulunduğu hayatları yıkıp geçerken hiç de üstüne alınmıyor.
Yani öyle ki haksızlık, adaletsizlik gibi unsurları da içine alarak öyle bir büyüyor ki, yarattığı/yaratacağı tahribatla birlikte bir atom bombasının neden olacağı yıkımı bile kat be kat aşıyor (aslında aştı bile).
Ne kapitalizm ne de post-kapitalizm bize sökmez artık!
Zira tüm bu yıkıntılar içinden şekillenen kabullenmişlikle gelişen yanlışları doğruymuş gibi yaşama tavrı, değil kavramları hayatı bile dümdüz ediyor.
Bir de bakıyoruz ki kabahatin çoğu bizdeymiş!
Ne tasadüf ama!
Bu tesadüf, yukarıda ayarlanan mekanizmanın aşağıda tıkır tıkır işlemesinden olabilir mi acaba (?)
Mikro yaşam alanı ve kurumlarında kapasitesi tartışılır küçük insanların bir karar mercii olarak diğer küçük insanların sosyal varlığıyla ilişkilenen varoluşu üzerinde karar verici konumda olması, hiç de üstünden geçilecek gibi değil.
Sıradan insanların sıradanlaşan ve artık kabul edilmiş bir gerçekliği bu!
Yayınevlerine kitabının basımı için başvuran yazarlar, yetileri ve eğitimi doğrultusunda görev almak isteyen beyaz yakalı, bir işçi ve daha niceleri Bne küçük bir örnek sadece.
Haksızlık, adaletsizlik kendi başına hareket etmiyor yani. Büyük çoğunluk içinden bunları hayata geçirenlerle yürüyor.
Bu yüzden sıradan hayatların ortasına kurulmuş çarkların başında olanları görmekte yarar var!


