Şimdilerde ortam bir borsa faciasıyla (“Dijital fon krizi”) çalkalanıyor. Tera Yatırım Şirketi ve ona bağlı ya da onun uzantısında yer alan borsa şirketlerinden hisse alımı yapan küçük yatırımcıların nasıl büyük zarara uğradığı konuşuluyor.
Ama kısa bir süre önce de -sekiz şiddetindeki bir deprem niteliğinde- Üsküdar Belediyesi faciası yaşanmıştı. Daha öncekilerle birlikte eş zamanlı olarak başka facialar da…
Öyle ki bir felaketler yarışı yapılsa, yıkıcılıkta hangisi birinci gelecek diye saçma sapan iğretilemeler yapmak zorunda kalıyor insan.
Öte yandan bir olay, salınması gereken sürecin henüz başındayken yeni gelen tarafından arka plana itilse de, etrafa yaydığı pis kokularla varlığını hissettirmekten geri kalmıyor.
Yani en can alıcı durumlar, gereken tepki ve etkiyi alamadan silinip gitmese de sıradanlaşarak alışıldık hale geliyor.
Zihin, peş peşe düşen meteorları atlatabilir belki; çıkarsamada bulunarak olasılık hesapları yapabilir. Komplo teorileri dışında kalıp, gelişmeleri gözlemleyerek varsayımda bulunabilir. Ancak zamansal süreçlerin doğal akışının önünün kesilmesi buna izin vermiyor.
Dolayısıyla ardı ardına gelen serbest radikaller, geldikleri anda yerini hemen arkasındakilere bırakarak gerçek failleri kamufle ederken, ön haberci işlevi gören araçları da yok ediyor.
Dolayısıyla Andy Warhol’ın “Gelecekte herkes 15 dakikalığına ünlü olacak” sözü de boşa düşmüş oluyor.
Tabii içinde yaşadığımız günümüz coğrafyasında.
Zaten Warhol da bu sözü 1968 yılında, uzaklardan söylemiş. Bu söylediklerini de İsveç’in Stockholm kentindeki Moderna Museet müzesinde düzenlenen ilk büyük Avrupa sergisinin kataloğu için kaleme almış.
Ama artık “Herkes” değil on beş dakikalığına, birkaç dakikalığına sadece ünlü olmakla kalmayıp (her ne kadar Can Yücel “Ne kadar rezil olursak o kadar iyi” dese de) bir de üstüne rezil rüsva oluyor.
Şimdi şehir ve kasabaların en ücra yerlerinde ya da merkezlerinde yaşlı, genç sıradan yaşamların özneleri olan kadın ve erkekler, birkaç dakikalığına ünlü olup ardından da rezil olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşamaktalar.
Tüm bunlara hayatın dansı demek de mümkün pekala.
Ama nasıl bir dans?
Zombilerin dansı elbette.
Anlaşılacağı üzere birkaç dakikalığına da olsa -her halukarda-, ünlü ve rezil olma durumunun tam içindeyiz.
En kötüsü de “Herkes”, sırası geldiğinde ortaya çıkıp ünlü ve rezil olduktan sonra, “Ben ne yaşadım şimdi?” demiyor.
Böylelikle de neden-sonuç zincirinin halkaları eklendikleri yerlerinden kopuyor.
Dolayısıyla muhakeme denilen bir terazi, bir sağduyu ve bir matematik yok.
Suç ve ceza kavramı ise yan yana geldiğinde orantısız bir denklem oluşturuyor.
Bilindiği gibi Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı, 1876 yılında yayımlandığında tüm dünyada karşılık bulmuştu.
Niye?
İnsanlık üzerinde kader işlevi gören bu kavramın felsefi, psikolojik temeline indiği için.
Coğrafya gözetmeksizin hayata ve varoluşa zemin teşkil eden temel yasaların insan ilişkilerine ayna tutan yüzüne baktığı için yani.
Şimdi bu zemin, fena halde kayıyor.
Böylelikle gösterenin gösterilenden kopmasının hızıyla aşamalarını yitiren zaman, süreçleri dakikalara indirgeyerek gerçeği yerinden ederken, hakikati bulunması güç bir kayba dönüştürüyor.
Tıpkı “Herkes”in sadece ünlü olmakla kalmayıp, birkaç dakikalığına aynı anda hem ünlü hem de rezil olması gibi.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


